10 Aralık 2012 Pazartesi

Væ Victis!


“Ayrılık taş duvar 
Ayrılık Çin Seddi aramızda 
Çin Seddi ne kadar uzun, Allah kahretsin”

Diyor şair. Akgün Akova…


Ruhumu keşfetmemle insanlardan nefret etmem aynı zamana denk gelir. Kendimi tanıdıkça insanları tanıdım, insanları tanıdıkça kendimde bir şeyler keşfettim. Hoş olmayan şeyler. Yalan dolan, dalavere, alçaklık, iki yüzlü olmak vs. bunlar her insanda olan şeyler. Ben de bir insanım. Yeri geldiğinde bu tür şeylerden olabiliyorum. 

Her neyse.

Kış ne kadar güzel bir mevsim değil mi? Sokaklar daha az kalabalık oluyor çünkü. Hiçbir şey olmamış olsa bile sırf bu yüzden güzel. Üstelik gri gökyüzü, -bazan bakırçalığı- yağmur, soğuk, is, kömür kokuları, bereli insanlar, mantolu insanlar falan. Sırf bu yüzden bile çok güzel. Sadece kış mevsimini barındırdığı için sevebilirim bu gezegeni. 

Başkalarına da oluyor mu bu bilemiyorum, bir insanın hislerinin kuvvetli olması o kadar aptalca ki. O kadar zararlı ki. 13 yaşımdan beri sigara içiyorum, erken yaşta birtakım maddelere bulaştım, zaman zaman madde kullanımlarım çok yoğun oldu, alkol, sigara stres, kendimi bildim bileli düzensiz uyku, düzensiz beslenme vs. 25 yaşındayım ama daha fazlası var vücudumda. Kendimi yıpratmak adına bulaştım bunlara hep. Çünkü hüzünlüydüm. Böyle bir mizaç hiç iyi bir şey değil ama… Bazı gerçekler var insanın hayatında işte, engelleyemiyorsun. 

His konusuna değineyim biraz. Bazan medyum muyum acaba diye kıllanıyorum kendimden. Hani böylesine bir yeteneğim var da ben mi keşfedemedim henüz acaba? Eskiden kahve falı falan bakardım. Herkese bakamıyorum ama nedense. Bir keresinde Ankara’da bir falcıya gitmiştim beni görür görmez “Sen mükemmel bir medyum olursun, eğitim al bunun için” demişti. Bu şüphelerimi destekleyen bir anektod bu da. Neden böyle düşünüyorum aslına gelecek olursak eğer, bugüne kadar neyi düşündüysem, “ulan acaba?” dediysem. Başıma geldi. Bunun negatif enerji ile bir bağlantısı olduğunu sanmıyorum çünkü en pozitif anlarımda bile bunu düşündüğümde ileriki bir tarihlerde o pozitifliğin içindeki ufak soru işaretinin gerçek olduğunu gördüm. 

Mesela bir sevgilim vardı, aldatıyor mu acaba? Dedim. Çok ağır şeyler oldu o dönem. 3 yıl önce. 7-8 ay boyunca ağır ilaçlarla ayakta durabildim. Sonra geçti tabii. Ne geçmiyor ki hem? İnsanoğlu işte, en büyük laneti bu… Alışmak. Unutmak değil ama. Bak 3 yıl sonra bunu buraya yazabiliyorsam, unutmamışım demektir. Sadece alıştım. Kimse hiçbir şeyi unutmaz, unutamaz. Doğa unutturmaz ama alışmayı emreder. Sen de alışırsın. Seve seve ya da sike sike alışırsın. Dedim ya, laneti bu insanın. Her şeye alışmak. Ona alışmak, buna alışmak, şuna alışmak, şuradakine de alışmak. Sonra da alışmaya alışmak. İşin bu evresi sokak ağzıyla “işin orospusu olmak” deyimine denk geliyor. Alışıyorsun her şeye işte. Alışmaya da alışıyorsun. Sancılanmadan, etrafında olan biten her şeye umursamaz bir hale geliyorsun. Sevgilin mi aldattı? Amaaaan ya, insan işte, yapar yani. Diyebiliyorsun. En yakın dostundan kazık mı yedin? “Sikeyim ya, insan bu oğlum her şeyi yapar” diyebiliyorsun. Pis bir durum. Folloş olmak da denebilir tabii. 

Eylül ayıydı. Çok parasız bir geceydi. Bu kadar çok darbeden sonra, bu kadar çok bıçaktan sonra hayatımda bir değerli bulmuştum, ama ne değer… Ben bile kendime tarif edemiyordum. Böylesine bir değer. Bütün tanıdığım insanlardan, bütün tanıdığım canlılardan hatta metafizik ötesi varlıklardan bile üstün bir değer. Sandım ki o hayatıma demir attı, hiçbir yere gitmeyecek, giderse beni de götürürdü zaten. Öyle şeyler sandım işte. Aramızdaki çelikten bir bağ idi sanki. Ruhunu ruhuma düğümlemiş gibiydi. Böyle güzel şeyler düşünüyordum. Kendimden geçmiştim neredeyse, öyle değer vermek… Kendimi daha insan hissediyordum, daha insancıl. Her sabah sokaktaki kedileri seviyordum işe giderken, o kadar mutluluk işte. Gerisini sen hesap et. Yolda falan kimseyle tartışmıyordum. Hatta bir sabah metroda biri ayakkabıma kustu, normal şartlarda o kadını orada yatırıp sikmem gerekirken, “önemli değil” diye gülümsemiştim. Bu kadar insan olmuştum. Hatta sert şeyler yazmayı bırakmıştım. Bukowski bile okumuyordum, vedalaşmıştım. Cemal Süreya olmak istiyordum. Cemal Süreya’laşmıştım. O tür şeyler işte. 

Bir gece bir haber gelmişti. Bu kadar değerli bir insan benim için, hastaneydi. Kafayı yedim evde. Çıldırdım. Ölüyorum sandım. Cebimde gidecek param yoktu çünkü başka bir şehre. Ne yapıp edip buldum gidecek para. Yola çıktım. O gece Ketamin çekmiştim. Kafam acayip flu idi. Önce annemlerin evine gittim, ablamdan para aldım, oradan da Esenler’e, Otogar’a… Otobüsü beklerden aşağı linkini vereceğim parça çalıyordu kulağımdaki mp3 çalardan. Bu parçayı çok seviyorum. Sadece bu halini ama. Bir rap şarkısının altyapısı. Ben rap sevmem. Ama bu müzik, gerçekten çok başarılı. Arka fondaki piano, dünyanın en acı verici şeyi olabilir bence. Ki yazdığım bir senaryo var biliyorsunuz, yakında film olacak umarım, senaryoyu yazmamı sağlayan, başlamamı sağlayan bir müziktir, o derece. neyse… O müzik çalıyor, kafam güzel, sigara içiyorum, otobüsün gelmesini bekliyorum. Gece 04:00 otobüsüne bineceğim. Yıldızlara baktım. Serin ve bulutsuz bir Eylül akşamıydı işte. Anlam veremediğim şekilde ağlamaya başladım. Aslında anlam verebiliyordum da, neden bu şekilde olduğuna anlam veremedim. Yıldızlara baktığımda aklımın içinde bir ses konuştu, şöyle demişti o değerlimi baz alarak; “Sen ne zaman nankörlük edeceksin acaba? Sen ne zaman diğer insanlar gibi olacaksın, davranacaksın. Korkuyorum.” Bu cümlelerin akabinde ağlamaya başladım. Başta bunun dinlediğim müziğin ve damarlarımda dolaşan ketaminin etkisi sandım. Duygusal bir boşluktu bu maddenin yol açtığı. Ama yol boyunca hiç susmadım. Kendimi sıktıkça daha çok ağladım. Gecenin 4’ü, otobüsün içindeyim, insanlar uyuyor. Biri ağlıyor hıçkıra hıçkıra. Muavin durmadan gelip gidiyor “abi bir şey mi oldu, iyi misin?” diye. En sonunda yalan söylemek zorunda kaldım. “Cenazem var kardeş” dedim. Ama öyle bir ağlamak ki, Esenler – Çorlu arası hiç susmadım. Gözlerim balon gibiydi indiğimde. Sonra Hastaneye gittim. Sabah 6 gibi. Bir ara bir hemşire kontrol için gelecekti, ziyaretçi yasak olduğundan odadaki tuvalete saklanmam gerekiyordu. 15 dakikalık bir bekleme olacaktı tuvalette. Orada da aynı şekilde ağlamaya başladım. Bu sefer müzik yoktu ama. Hala aklımın içinde o geceki cümle yankılanıyordu. “sen ne zaman nankörlük edeceksin?” hemşirenin işi bitti, içerden gel diye sesleniyorlar ama ben çıkamıyorum gözlerim kıpkırmızı oldu çünkü. Sonra elimi yüzümü yıkadım ve çıktım dışarı. Ağladığım belli oldu tabii. Orada da yalan söyledim. Dedim ki; “yolda gelirken Babam ve Oğlum’u izledim, düşündüm babam ölürse ne yaparım diye, ona ağlıyorum…” Yediler. Ama içimde öyle pis bir huzursuzluk vardı ki… Akşam hastanenin bahçesinde oturup sigara-çay keyfi yaparken yine aklıma bunlar geldi. Artık bunun ketamin  ve müzikle alakası olmadığı kesindi. Kanımda ketamin kalmamıştı, kulağımda müzik yoktu. Yine ağlayacak gibi oldum durduk yere. Sonra zekam devreye girdi. Baskı altında olduğumda beynim daha hızlı fikir üretiyor benim. Hemen babamla aramda olan hüzünlü bir anıyı anlatmaya başladım. Sonra ağladım. Kamufle bir şekilde ağladım. Görünürde babamla aramda olan şeylere ağlıyordum ama arka planda “Sen ne zaman nankörlük edeceksin acaba?” kelimesine yas tutuyordum ben…

Neyse, zaman geçti işte.

Öyle şeyler geldi başıma. Kafamın içindeki ses haklı çıktı. Bana bir sürü mektup kaldı yazdığım ve bir sürü mektup daha yazacağım... Bu nankörlük kelimesi katı bir kelime ama öyle kedi nankörlüğü değil yani kötü bir anlamda değil. Sıfat olarak geçiyor orada. 

Sonra, 25 Ekim Perşembe Saat 19:44’te, kendimi bu dünyadan soyutlamak istedim, altıncı his midir artık ne tür bir özellikse bu sahip olduğum şeyleri bıçaklayıp öldürmek istedim, sonra kendimi öldürmek istedim. Bir kurşunla beynimi delmek. 25 Ekim’i 26 Ekim’e bağlayan gece ve sabahında neler oldu? Bu sadece tanrıyla aramda kalacak, ben ölene kadar. Bir gün mahşer yeri dedikleri yerde dev ekrandan gösterirlerse o saatleri, ancak o zaman haberiniz olur. Ve o gece/sabahtan hatıra olarak sakladığım bir adet kurşun var, yarısı kullanılmış…

Sonra naptım? Kinyas ve Kayra’daki gibi, oksijenle intiharı seçtim. Ağır ağır. Ortalama 63 yıllık bir zehirlenme süresi. Overdose’ların, beynimi delip geçecek bilmem kaç kalibrelik insan yapımı kurşunların amına koyim dedim, tanrı yapımı oksijenle zehirlenmeye karar verdim. Ağır ağır, daha acı bir şekilde. Çünkü bunu hakkediyorum. Acı çekerek ölmeyi, sürünerek ölmeyi.

Her neyse…

Yani özet geçecek olursam, “kurşunlar asla yalan söylemez” der Man On Fire filminde Denzel Washington reyiz. 

Not: 2011 Şubat ayından beri piyasada olmayan ilk kitabım Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları, Ocak ayından itibaren 6.45 Yayıncılık aracılığı ile tekrardan raflarda…

Batuhan Dedde

**Væ Victis - Yazık Yenilenlere

Al bak bu da bölüm sonu canavarı, o bahsettiğim müzik…





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder