19 Aralık 2013 Perşembe

Hayal Kırıklıkları, Dedem ve Tükürdüğüm Kan

Orospunun yemini yarrak görene kadardır” der leş gibi kaldırımlara ait bir atasözü. Bunu imamından tut, cerrahına kadar herkes hayatında bir kere de olsa duymuştur. Tavuk götü tövbe tutmaz gibi türevleri de mevcuttur. İnsan kendine acı vermekten hoşlanan bir gerizekâlı çeşididir.

Bir sürü şeyler oldu bu zamana kadar. Çoğunuz bunları yüzeysel de olsa biliyorsunuz. Bir sürü şeyler güzel şeyler ve kötü şeyler olarak iki eşit gibi görünen ama eşit olmayan kategoriye bölündü. Çoğunuz buna yıllardır şahit oldunuz. Bazılarınız yeni öğreniyor. Merak edip kurcaladıkça bu bloğu… “Hassiktir lan dalyarak” diyen de vardır elbet, “Lan adam neler çekiyor” diyen de. Bu güzel olan. Yani çeşitliliğin olması. İçeride neler yaşadığımı bir ben bilirim…

Bazı insanlar doğuştan lanetlidir. Böyle olduğuna inanılır. Ya da uğursuz deyip ötelerler durumu. Mutlu olmamak gibi bir lanet. Huzurlu olmamak gibi bir lanet. Ne yaparsan yap ulaşamayacağını bilmek bunlara. Çok kötü. Ne kadar küfür ediyorum değil mi sosyal medyada? Ne kadar kabayım. Ne kadar çok argo kullanıyorum. Bir yazara hiç yakışmayacak şeyler. Ama bu kırılganlık neden gitmiyor? Ben kalas olmaya çalıştıkça, nasırlaştırmaya çalıştıkça kendini. Aslında kendime itirafı zor ama… Sakalları olan 7 yaşındaki bir çocuğum belki de. Dudağının bir kısmı hep aşağı doğru bakan. Olduğundan 20 yaş küçük gösteren içinde…

Ne kadar çok kalbimi kırdılar değil mi? Eşim, dostum, arkadaşlarım. Sadece aşk meşk değil bu. Ki zaten derdim de aşk falan değil. Sen bu zamana kadar öyle mi sanıyordun? Hayatıma hiç gitmeyecek bir arkadaş aradım. Zaman zaman bulduğumu da sandım. Sandığım zamanlar ağzımın  ortasına öyle bir sağlam yanarlı dönerli tekme çaktılar ki. Kan tükürdüm. Kendi kanımı yuttum. Ellerimi suratıma geçirdim geceleri ağlarken. Yorganı yastığı ısırdım da oldu kimseler duymasın diye. Bunlardan sık sık bahsettiğim oluyor gibi bir durum oluşuyor burada ama bunlar sık sık olduğu için sık sık bahsetmek gereği duyuyorum. Kendi kendime kaldığım zamanlarda kendimle muhabbet edecek başka bir konum yok çünkü yalnızlığımdan başka. Arkadaş ortamlarında başka şeyler anlattığım da oluyor ama sıkılmasınlar diye rol kesmek benimkisi.

Ve ne kadar acı değil mi insan sığlığı? Bir gün intihar ettiğimde, planladığım o büyük gün geldiğinde buraları okuyup “Adam bağırmış abi resmen”, “Resmen yalvarmış beni kurtarın diye çocuk” gibi cümleler kuracaklar. Ne kadar acı. Ve hassiktirin ulan oradan. Ben bu yapış yapış yavşaklığınızı görmemek için keseceğim bileklerimi. Belki de siyanür içerim. Bunu yaptığınız da amacımı ve sonuçlarını hiçe çıkartacaksınız. O yüzden yapmayın.

Neyse. Kalp kırıklığından, mutsuzluktan, huzursuz olmaktan ve bunlara asla sahip olamayacağımızdan bahsediyorduk…

İnsan kalbi değişik bir organ bence. Beyinden daha karmaşık çünkü beyin bilimsel olarak kısmen de olsa çözümlenebilmiş karmaşık bir yapı. Kalp ise görünüşte çözümlenebilmiş ama yaşadığın bütün soyut şeyler orada gerçekleşiyor. Soyut olduğu için sağlıklı veri elde edemiyorsun. Belki orospudur kalp. Giriş cümlesinde bahsettiğim türde bir orospu. Hiç ders almıyordur. Stockholm Sendromuna yakalanmıştır belki.

Bir insan kalbini defalarca kırdırtıp (ki hiç aşağı seviyede olmayan kalp kırıklıkları) sonra yeminler edip tövbeler çekip ağlayıp sızlayıp tedavi biter bitmez yine döner mi eski durumuna. Eski durumuna düşürmek için kendini yollara atar mı daha doğrusu bir kalp? Atıyor işte amına koyim. Yaşadığım onca şeyden sonra bırak aşkı meşki, kadınları öldüren bir seri katil olmam lazımken hala bir şeyleri umut ediyorum. Bu da benim düşük bir duygusal zekaya sahip olduğumun kanıtıdır belki de. Her şeye rağmen hayal kurmak ne tür bir denyoluktur bilmiyorum. Her şeye rağmen elini ateşin içine sokmak. Ateşe olan sevda mı bu yoksa dingilliğin sıcak hali mi?

Ne kadar ezdiler kalbimi ve ben ne kadar vazgeçmedim hayal kurmaktan… Sanki hiç azabı tatmamış, hiçbir yerinde ateş yarası olmayan bir adam gibi.

Evet. O kadar batıyor ki şu anda. Her şey. Kendimi sokaklara atayım dedim birkaç saat önce. Üç beş sokak yürüdükten sonra içinden geçtiğim sokaktaki apartmanlar da beni sıkıştırmaya başladı. Eve geri kaçtım. Artık ait olduğum sokaklar bile dar geliyorsa moruk, anasının amına kadar yolu var bu bedenimde hapsettiğim ruhun. Sonra kahve yaptım kendime kocaman bir kupa. Açtım oyun oynayayım da biraz kafam dağılsın dedim. O sinirli kuşların olduğu oyunu açtım. O kadar içime işlemiş ki üzülmek. Ekrana boş boş bakıp kuşları rastgele sağa sola fırlattım. Sonra bir baktım ağlıyorum. "Aa lan ne oldu da şimdi ağlıyorum?" Bilmiyorum. Belki de biliyorum ama işime gelmiyor.

Hayal kırıklığı kalp kırıklığının yakın akrabasıdır. Önce hayaller kırılır, keskin olan tarafları kalbe batar, baskı uygular ve kalbi kırar. Sonra da insan kendi kırılır. Belki darmadağın olur.

Böyle anlarda kendimden o kadar nefret ediyorum ki. Acı çektikçe “İyi oluyor sana orospu çocuğu” diyorum. “İyi oluyor amına koyim. Daha beter ol” diye söyleniyorum kendi kendime. Ciddi ciddi diyorum bunları. Belki de ayak parmaklarım deliliğin sınırından içeri girmiştir birkaç santim. Bilemiyorum. Şu anda başıma kötü şeyler gelsin istiyorum mesela. Anasını sikeyim kanser olayım, verem olayım da acı içinde kıvranarak gebereyim gibisinden şeyler. Ne kadar kötü değil mi. Şu anda kötü olduğunu düşünmüyorum. Nefretim pistir çünkü. Kendime bile acımam. Zaten bir gün kanser olacağım. Banko bu. 1.10 ganyan veririm en fazla. Çünkü ataerkil toplumumuzun ataerkil bir ailesindeyim. Babam ve genleri bu kanseri taşıyor. Ne kanseri olur bilemem bu benim vücudumun yaratıcılığına bağlı ama genlerini taşıdığım kabilenin erkeklerinde kalıtsal bir şey bu. Bu zamana kadar kabilemizde ölen herkes kanserden öldü. En çok gözlemlenen de bağırsak kanseri oldu. Bakalım torbadan bize ne çıkacak. Ölüm grubunda mı yer alacağım yoksa hafif bir grup mu bilemem. Ama kanser olacağım ve bu hastalıktan ölmeyeceğim %90’ları gecik bir ihtimal. Çünkü ölümüm kendi elimden olacak. İrademle öleceğim. Eğer bir yerde aniden araba çarpmazsa, kalp krizi geçirmezsem falan.

Kanser için de bütün şartları yerine getiriyorum aslında bu zamana kadar neden olmadım şaşırıyorum. Hayatımda doktora gidişim sayılıdır. 14 yaşımdan beri günde en az bir paket sigara içiyorum. Stres, keder, dert gibi kavramlar zaten bende içorgan oldu. Bunun üzerine alkol, düzensiz ve sağlıksız beslenme, uyuşturucu, düzensiz bir hayat, uykusuzluk problemleri falan. Ben artık beni tanrının değil şeytanın hayatta tuttuğuna inanıyorum. Çünkü onun işine daha çok yarıyorum gibi.

Hayal etmek ne kadar zararlı bir eylem aslında…

Her şey dedem öldükten sonra başladı. Dedem öldü. Hayatım bir otobüsün altında kaldı sanki. Sağ kurtuldum ama artık yatalak bir hastaydım. Ölmemiştim ama yaşamıyordum da. Dedem öldü. Yolumu aydınlatan kimse kalmadı. Kurduğu cümlelerle beni koruyacak kimse kalmadı. Sonra bir kadına aşık oldum. Dedem ölmüştü. Ve beni kadınlardan da koruyamazdı. Sonra biraz hayal kurdum. Biraz şiirle tanıştım. İlk kez bir şiirle tanışmam da yine kalbimin kırık olduğu bir ana denk düşer. Sonra hayallerimi kırdılar. Sonra hayallerim kalbimi kırdı. Sonra ben kırıldım. Dedem yine yoktu. Yine koruyamamıştı. Sonra bu olaylar hep tekrar etti. Kısır döngüye girdim. Belki arafta kayboldum. Bilemiyorum. Uyuşturucuyla tanıştım. alkolle tanıştım. şarkılarla tanıştım. kadınlarla tanıştım. her yangının ortasında kalıştan sonra kül olup yavaş yavaş doğrulmayla tanıştım. sonra yine kendimi yangınlara karıştırdım. Belki bağımlısı olmuştum bu tür şeylerin. Bir uyuşturucuya bağımlı olmayı tercih ederdim ama ondan bile çabuk sıkılıyorum. Ama hayal kurmaktan, aşık olmaktan falan. Sonuçlarını bile bile. Neler başıma geleceğini bildiğim halde hayal kurdum çünkü;

İnsan kendine acı vermekten hoşlanan bir gerizekâlı çeşididir.

Ha bak bunları diyorum falan ama kısır döngünün kilidi kırılmayacak. Bir zaman sonra yine buna benzer şeyler söyleyeceğim burada. Yalnızlık yakamıza paçamıza yapışmış bok gibi. Çıkmıyor.

Keşke biraz ölsem ve yalnız…

Batuhan Dedde

Fotoğraf aslında belki de hayatımın doğduğum günden intihar edeceğim vakite kadar olan özeti.

Bu da bölüm sonu canavarı olsun bakalım. Leş gibi varoş kültürümüzün has adamlarındandır kendisi. Cezaevi görmüşlüğü, semt berberinde elinde tespihiyle sakal traşı olmuşluğu vardır.



"iyi ve güzel hakikate bel bağlamış saf dillerden bihabersin
belki çıldırmak üzeresin, hayati vurguların tükenmekte
gazete manşetlerinde aristokrat bir ferman olurken ölüm ilanım
karanlığın ardı sıra, çığlıklar ve uğultular eşliğinde
sevdamdır uğurladığım..."


25 Kasım 2013 Pazartesi

Hesap Özeti

Hayatım bir şeyleri sevmeye çalışmakla geçti. Yirmi yedi yıl. Bir kısmı bir şeyleri sevmeye çalışmakla, bir kısmı bir aileye sahip olma uğraşıyla. Çünkü aile güzel şeydir. Sevginin en somut halidir. Birlikteliğin. Orada öğrenirsin sevmeyi, merhameti, yardımlaşmayı falan. Tabii eğer şanslıysan. İşe kendi ailemden başladım. Onları sevmeyi denedim. İlk bilincim oluşmaya başladığından ergenliğimin son çeyreğine kadar. Sevmeyi denedim diyorum çünkü neden olduğunu yirmi yedi yıldır anlamadığım bir şekilde sıkıntılı durumlar mevcut. İster bağ kopukluğu de, ister aidiyet hissi duyamama de, ister sosyolojik sorunların sosyolojiyi var kılan toplumun en temel taşı olan “çekirdek” dediğimiz aile kavramını şiddetle sarsması de... Ne istersen de. Ne dersen de işte. Bir bağ yok. Olmuyor. Çatışıyorum bir bağın olması için. Sonra da olmaması için. Bu çatışmalar karşılıklı elbette. Tek taraflı değil. Neyse. Çok betimleme yaptım. Düz anlatayım.

İşe ailemi sevmeye çalışmakla başladım. Hazır elde duran ve onarabileceğini düşündüğün bir şey varsa onu onarmaya çalışırsın gidip yenisini almak yerine. Çok kan kaybettim bu uğraşta. Bağzen onlar beni kırıp geçtiler tank gibi, bağzen de ben onları. Bir süre sonra o kadar negatif yüklü oluyorsun ki karşılıklı olarak… Yaptığın hamlelerin ne kadar çirkin olduğunu görmüyor bile gözlerin. Olsun.

Baktım bu iş böyle olacak gibi değil. Bir sırt çantasına birkaç kıyafet, birkaç kişisel eşyayı doldurdum. Montumu giydim. Sigaram ve çakmağımı alıp çıktım evden çocuk aklımla. Rotam belliydi. Madem elde olanı onaramadım kendim yenisini inşa edeyim. Bu gücü buluyordum. Çocukluğun da verdiği bir cahil cesaretiyle… O kapıdan çıktıktan sonraki amacım kendi ailemi kurmaktı. Ne kadar güzel. Hiçbir zaman o kapının arkasında hissettirdiklerimi hissettirmeyecektim ne “eşim” dediğim kadına ne de çocuklarım dediğim varlıklara. Ne görmediysem onu yapacaktım sevgi adına, şefkat adına. Bir sürü manevi hadiseler işte. Paranın ve maddiyatın kıyametin kopmasına kadar olan vakitte satın alamayacağı şeyler. Devir öyle bir devir değil belki ama. Kalbi kırık adamlar hala Yeşilçam filmlerine ağlıyor. Anladın mı?

Yeni rotamda yapmam gereken şey basitti. Bir kadını sevecek, ona bağlanacaktım bütün damarlarımla. Bütün damarlarımı onun damarlarına bağlayacaktım. Tek bir yaşam formu olacaktık. Çocuk aklı işte. Basmıyor bağzı şeyleri ve tecrübesizlik çok kötü biri. Zaman geçtikçe bir sürü şey yaşadım. Kadınları sevdim. Kadınlara aşık oldum. Onlarla tek bir yaşam formuna dönüştüğümü tasarladım. Mutlu oldum. Sonra sırtını dönüp gittiler. Düğümlediğim damarlarımı çözmeme izin vermeden. Pek çok damarım koptu. Parçalarını götürdüler. Sonra kafamın içinde biri yaşamaya başladı. Bir ses. Sürekli bana “O işler öyle olmuyo hacı!” der gibiydi. O zaman tecrübenin ne kadar gerekli bir şey olduğunu anladım. Tecrübe bu siktiğimin vahşi doğasında hayatta kalmanı sağlayacak tek şeydi. Ne para, ne sırtını yaslayabileceğin bir insan ne de başka bir şey. Gereken tek şey tecrübeydi. Paran olmayabilirdi, kimsen olmayabilirdi ki bunlara da ihtiyacın yoktu. Yok olup gitmekle arandaki tek bariyer, “Tecrübe” idi.

İlk kez bir kadını öptüğümde çocukluğumun çok uzakta, geride kaldığını anladım. Sonra başka çok kadınları öptüm. Her öptüğümde de o sarı kafalı, dişleri çürük piç kurusu çok geride kaldı. Ama her öptüğüm kadından da büyük tecrübeler kazandım. Sonra anladım ki bir kadını öptükçe tecrübe sahibi oluyorsun ve tecrübe sahibi oldukça, yani büyüdükçe o küçük piç kurusu ağırlığının altında eziliyor. Çocukluk, doğada hızla eriyip yok olan maddelerden biridir.

Her insan gibi bende aptalca hayaller kurdum. Bunu yapmayan yoktur sanırım? Varsa da yalan söylüyordur. Utanıyordur bu tür hayaller kurduğu için. Kim çocuk olmadı ki? Ya da çocukların sahip olabileceği bir duyguya, kocaman bir insanken bile…

Evliliğimi bir kır düğünü ile taçlandırmayı, alyans yerine parmağa dövme yaptırmayı, bir kız bir erkek çocuk sahibi olmayı, mutlu bir evlilik geçirmeyi ve bunun gibi daha birçok klişe, aptalca ama çocuksu hayaller işte. Bunları kurmayan yoktur. Eminim. Emin olamayan varsa 16-20 yaş arasında tükettiği o 1460 günü bir tarasın zihninde.

Sonra gerçek hayatın, yani pratikte yaşadığın zamanın bu tür naif şeylere yer vermediğini öğreniyor insan. Hayatın literatüründe temiz şeyler yok. Vahşi bir ormanın içinde avlanmak, kan, ölüm ve hayatta kalma savaşı gibi kavramların olması gibi.

Rahmetli dedem, daha ben küçüktüm beni karşısına alıp “Yirmi yaşına girdiğin gün hayatın bitti demektir. Anlamazsın nasıl geçtiğini. Bir bakmışsın elinde baston, camiye gidip geliyorsun!” demişti. Sonra dedem öldü. Sonra ben on dokuz yaşına kadar geldim ve tedirgin olmaya başladım çünkü o adam pek çok kez doğru şeyler söylemişti gerçekleşen. Öyle de oldu yine. Dedem bir kere daha haklı çıktı. Yirmi yaşındayken ne zaman yirmi yedi yaşıma geldim. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Sanki yirminci yaşımı kutlayıp gece yatağa girdim ve sabah uyandığımda yirmi yedi yaşına girmiştim.

Neyse konu çok dağıldı.

Bütün bu evrelerden geçerken artık kendi ailemi kurup onları sevme hayalimden de vazgeçmiştim çünkü teoride güzeldi ama pratikte çirkin şeyler oluyordu. Bir kadını sevip bir aile kurmaktan vazgeçince bu sefer hazır bir aileyi sevmeye karar verdim. Burada da pek çok yanlış yaptım. Bir tanesi hariç. Figen annem. Basri de var ama şimdi konumuz o değil. Gerçi ergen gibi söylenir şimdi ama. Neye. Beni yanıltmayan iyi ki dediğim tek kişi. Ondan önce çok denedim bir aileyi sevebilmeyi. Deneme yanılma, en öğretici bir yöntemdi. Hepsinde de öyle oldu. Ama Figen annem, Deneme-Haklı çıkma yöntemiydi. Ona anne dediğimde Basri henüz orta ikinci sınıfa gidiyordu ve şu anda Basri üniversiteden mezun olacak birkaç yıl sonra. Ebcet hesabına gerek yok yani. Anladın?

Yıllar geçtikçe insanın alışkanlıkları, huyları falan değil ama gerçekten düşünceleri değişiyor. Mesela artık ailemi özlüyorum. Beni dünyaya getiren insanları. Ama uzaktan özlüyorum. Yakınlaşamıyorum. Yakınlaşırsam bu özlem yerini yine eski duygulara bırakacak biliyorum. Soğukluk, öfke, dışlanmışlık, kahrolmak, karışıklık, kaos, nefret, üzülmek ve buna benzer bir sürü kelimeyle ifade edilebilecek duygular. O yüzden özlemek güzel. Yirmi yedi yılda bu duyguyu oluşturabildim. Uğraştım. Şimdi bu duyguyu fiiliyata dökersem yirmi yedi yıllık emeğim boşa gidecek. Bir çuval incir berbat olacak. Bundan adım gibi eminim. O yüzden kurcalamıyorum hiç. Platonik olan duygular, en güzelidir. Çok ciddi diyorum. O kadar yaşanmışlıktan sonra söylüyorum bunu. Başta söylemiştim, tecrübe en önemli şey. Bilgiden, bilmekten bile önemli bence. 

Bunca sene tek başımayken bu ormanın içinde. Normal olarak bir sürü tehlikelerle karşılaştım. Bazıları ölümcül oldu, bazıları öldürmedi ama sakat bıraktı, bazıları da öldürmedi, sakat bırakmadı ama keşke sakat bıraksaydı veya öldürseydi dedirtti. Yanlış insanlara güvenmek, yanlış insanlar tanımak, yanlış şeylere bulaşmak. Bir de açık alanda dolaşıyorsanız çeşitli yırtıcıların hedefi haline gelirsiniz. Ormanda hayatta kalmanın en birinci kuralı iyi kamufle olmaktır. İster av ol ister avcı. İyi saklanamazsan ölürsün ya da aç kalırsın. Bu kelimeleri hep neyşınıl ceyrofik izleyerek öğrendim.

Dolandırdılar. Üzerimden para kazandılar. kalbimi kırdılar, parazit yaşamaya çalıştılar. Yaptılar da bunların hepsini. Başarılı oldular. Bir gün bunların hepsini de anlatacağım ve o sevdiğiniz saydığınız insanların nasıl kimseler olduğunu göreceksiniz. Hatta onlar üzerinden yürüyerek bana ettiğiniz küfürlerden, arkamdan kurduğunuz cümlelerden ve kötü düşüncelerinizden utanacaksınız. Daha evvel bunun örnekleriyle karşılaştım çünkü. Şimdi çok sevdiğim kardeşlerim oldu o daha önceki örnekler de. Çünkü bir şeyin gerçek kısmını görüp gelip kırdığı adamdan pişmanlıkla özür dileyen adam, gerçekten geçmişte yaptığı yanlışın farkında olmayan adamdır. Samimidir. Böyle düşünüyorum.

Aklıma geldi. O sevdiğimi söyledim kadınlar var ya… Onların bir kısmını belki tutunacak bir dal, o aile boşluğunu kapatacak bir çimento olarak gördüm. Bazılarını da ama gerçekten o kadar çok sevdim, o kadar çok inandım ki onlara bu davada bana yoldaş olacaklar diye… İnandığımla kaldım. Ne tutunacak dal olarak gördüklerim ne de gerçekten yoldaş bellediklerim. Hepsi gitti. Sevmek güzel bir şey. Ve kadınlar da öyle. Cemal Süreya bu düşüncelerimi öyle güzel söylemiş ki işte;

“Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum.” 




Neyse çocuklar. Çok uzar bu mevzu…


Hiç yapmam diye düşündüğüm bir şeyi yaptım. Bir karar verdim. Ocak ayında askere gidiyorum. Devletin zorla dayattığı bir görevi yapmak adına. Eğer vatanı benim gibi bir adamın koruyacağına inanıyorsa bu devlet. Bir şey demiyorum. Bunu düşünebilen bir kuruma zaten yüzyıllar boyunca anlatsan sadece anlatmış olursun. Oradaki “benim gibi bir adam” kelimesi yurt düşmanlığı falan değildir. Ben ne anlarım askerlik yapmaktan? Ben ne anlarım silah tutmaktan. Tamam hoyrat bir serseriyken kurusıkıdan bozma tabancalar kullanmışlığım, adam bıçaklamışlığım var ama ben kendimi bile koruyamıyorken koskoca bir toprak parçasının korunmasına nasıl yardımcı olurum? Kadınlardan koruyamamışken göğsümün altında saklı olan bir organımı üstelik. Koskoca memleketi nasıl koruyayım? Ki ben aptalım yani düşman gelse kanıma girse güzel şeyler söylese umut verse alırım içeri hepsini. İnanırım çünkü. Kanmak çok tehlikeli bir hastalıktır. Sonrasında çok kanar insan. Mantıklı şeyler değil hiç bu kurumun yaptığı şeyler. Tamam mantığın bittiği yerde başlıyor bu olay, böyle bir klişesi var ama…
     
İşin özeti benim korumama kalmış bir vatan zaten artık korunamayacak kadar düşmüştür.



Rasyonel Şizofreni var ya. 2 senedir baskısı olmayan o şerefsiz. Yılbaşından sonra (sanırım) raflarda olacak. Yepyeni hali ile ve yine 6.45 kıyağıyla. Yepyeni bir hali var çünkü içinden pek çok yazıyı çıkardım. Beğenmediğim çünkü. Bazılarına “ulan oha ben bunu nasıl beğenip de bastırmışım bu kitaba” bile dedim. İnsan büyüdükçe kendini beğenmeyen şerefsiz bir nankör işte… Ama bu beğenmemenin şerefsizlikle alakası yok. Alakası kendini geliştirmeyle var. Evet. Çok geliştirdim ben kendimi ilk kitaptan son kitaba olan macerada. Siz belki farkında olmayabilirsiniz ama beni en iyi ben bilirim. Yazılar çıkarttım, tekrardan koyacağım yazıların da üzerinden geçtim. Gereksiz cümleleri çıkarttım, bazı cümleleri değiştirdim ve bu kez kitabı iki bölüme ayırdım. Birinci bölüm daha önce Rasyoneli alan insanların bildiği ama bu baskıda değiştirilmiş yazılardan oluşan bir bölüm. İkinci bölüm ise belki (en azından takip edenlerin) merak ettiği o Tahta Putun Mektuplarından bir kısmı var. Bilmeyenler için Tahta Putun Mektupları benim bir kadına yazdığım mektuplardır. Ben öldükten sonra basılacak metinlerdir. Daha önce belirtmiştim bir yerlerde. Baktım millet “Öl de okuyalım” diyor, bunun için dua eden sapıklar bile var. Birkaç tanesini yayınlayayım da götü sağlama alayım dedim. Bu öleyim diye dua etme kısmında ciddiyim. Var öyle sapıklar. Bu da “Kırmızı Eroin” adlı ilk ve son şiir kitabımın tanıtım metnindeki “…daha çok müridi andıran okurları…” kısmını acayip destekliyor.


Şimdi yarım kalan bir roman üzerinde çalışıyorum işte. Rasyonel baskıya hazır bir halde. Birkaç gün içinde göndereceğim Şenol abiye. Yılbaşından hemen sonra da basılır. Yarım kalan romanı tamamlayıp da askere gidiyorum. Ocak dememin sebebi de bu. Belki daha erken biter ve giderim hemen. Hemen gitmeyi istiyorum çünkü. Ocak sonuna kalmaz. Bırakmam. Bitiririm romanı. Öncesi olur ama sonrası olmaz.

Yani askere 6 tane hatta 6.5-7 kitabı olan bir yazar olarak gidiyorum. İyi bir rakam bu bence.

Ve işte zurnanın “zııırtt” dediği son delik…

Sağım solum hiç belli olmuyor. Yirmi yedi yıldır ben bile alışamadım buna. Bugün yaşam enerjisiyle doluyken sabah yatağımdan bir ceset olarak uyanabiliyorum. Ve barut, tabanca, mermi gibi ve buna benzeyen bir sürü ölümcül patlayıcının olduğu bir yere gidiyorum. Sağım solum belli olmaz. Belki giderim ve gelmem. Belki giderim ve çok başka bir adam olarak gelirim. Belki giderim ve bir mayına basarak bacağım olmadan dönerim. Belki bir sikim olmaz. Pirelenmenin lüzumu yok. Bunu diyorum çünkü samimiyet güzel şey biliyorsunuz.


Gelmezsem beni özleyin lan.



Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun;

"Yani benim güzel annem 
Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken 
Oturup yıldızlar içinde kendi buruk kanımı içtim 
Ne garip duygu şu ölmek 
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma" 

diyor...




* Fotoğraftaki sarı saçlı, çürük dişli ve donsuz piç kurusu benim işte. Öptükçe kadınları, geride kalan ben.


11 Kasım 2013 Pazartesi

Eve Dönmek

Selamlar,

Epeyce zaman oldu buralara yazmayalı. Bunun birkaç sebebi var. İlki yeni bir şehir, yeni bir hayat. Huzurum yerindeydi, çok sıkılmadım, sıkıldığım zamanlarda da cepten yedim. Bir şey yazma ihtiyacı duymadım yani.


Kısa bir özet geçeyim, belki bilmeyenler vardır. Geçen yıl Aralık ayında İstanbul'dan kalkıp Eskişehir'e taşındım. Başıma hoş olmayan şeyler gelmişti çünkü. Son 3 yılda kusursuz bir sırayla olduğu gibi. Bu sefer ki daha sancılı ve etkili oldu çünkü evimden uzaktaydım. Yani İstanbul'dan. Ve geldiğim şehirde toplamda 6-7 insan tanıyordum. Bir düşünsene... Bu kez şans bana gülmüştü ama. Güzel insanlarla karşılaştım. Sevdiğim, yaşamaktan keyif aldığım bir şehirde, bir avuç güzel insan tanımak, çok huzurlu bir şeydi. Kalabalık yoktu, az ama öz dostlar vardı. Yaralarımı da sarmaya başlamıştım.

Buraya geldikten bir süre sonra tanıdığınız bir şahıs, daha önceden bozduğu ve tamir için arkadaşına verdiği bilgisayarımı çaldı. Evet, çaldı. Tamir için arkadaşına verdiğinde biz onunla çıkıp buraya yani Eskişehir'e geldik. Kendisi 1 ay sonra (param bitince) İstanbul'a döndü ve o döndükten sonra da bilgisayarı tamire vermediğini öğrendim defalarca istememe rağmen de oyaladı ve göndermedi. Ben de en sonunda başımın gözümün sadakası olsun deyip istemeyi bıraktım. Yaklaşık 1 yıldır benim kendi bilgisayarımı tamir ettirmek yerine onun yarısı kadar özellikleri olan başka aldığı bilgisayarı kullanıyorum.

Ya neyse.

Her zaman ki gibi sonbahar sendromlarım tuttu ve bu kez öyle bir dağıttım ki kendimi. Toparlayacak kimsem de olmadığı için ciğerim söküldü. Bir ara hiç kurtulamayacağımı sandım. Ve sonrasında etrafımdaki güzel dediğim o insanların bir çoğu değişti. Hem de ne değişmek. Aslında bu duruma kendimi düşüren yine kendimim. Ancak ben bir hata yaptıysam, üzerime basılmasına gerek yoktu. Gel gelelim ki işte insan insanı zor zamanında tanıyor. Eskişehir'de harika, mükemmel tecrübeler edindim. Bir kez daha master yapmış oldum insanlar konusunda. Ne diyordu sevgili ve rahmetli Cem Karaca; "Ana, baba, bacı, gardaş dar gününde el olur."

Ve evimi çok özlemiştim. İstanbul'u, Kadıköy'ü falan. Kadıköy benim, beni bırakmayan tek sevgilim. Bir kez ben onu terk ettim ama yüce reyiz Kaan Çaydamlı terk etmek üzerine der ki, "Hayır bu çok erkeklere özgü bir şey ama o terk etmek bir erkeğin bırakıp gitmesi kaçmaktır en fazla. Geri dönmek üzere çıkılmış bir yolculuktur. Yani erkeklerin en büyük bence yanılgısı yolların hep bir yere varmak üzere çıkılacak şeyler olması yönündeki yanılgılarıdır. O yüzden hep bir erkeğin yola çıkması bir kaçıştır. O yüzden erkeklerin yazdığı bütün iyi şarkılar eve dönüş niteliğindedir."

Ne kadar güzel demiş değil mi? Bir de şu var. Evinden ayrılırsan sokakta ezilirsin ama biricik dayıcım Nietzsche (bakmadan bunu yazabiliyorum çünkü o benim dayım!) der ki; "seni öldürmeyen şey seni güçlendirir." Ne kadar klişe bir sözdür bu değil mi? İnsanların klişe yaptığı bir söz ama çok haklı. Velhasıl sokakta ezilirsin ama eve dönmek için iyi şarkılar yazmaya başladığında daha güçlüsündür. Burada çok güzel insanlar tanıdım, çok sağlam tecrübeler edindim. Dedim ya, burası gerçekten bir öğrenci şehri ve ben masterımı yapıp geri dönüyorum. Evime. Sevgilime. Ne kadar güzel. Bu Eskişehir öğretisi sonunda yine bir sürü insandan silkelenmek zorunda kaldım. Zorunluluk yok aslında ama hayat zorla öğreten bir öğretmen. Ağzını burnunu kırar, yine öğretir. Başta acır ama sonradan anlarsın aslında ne kadar lezzetli bir şey yaptığını.

Neyse çocuklar. (Çocuklar diyorum ama burayı eşek kadar insanların da okuduğunu biliyorum. Çocuklar sadece eğlenceli bulduğum bir hitap şekli.)

Birkaç güne Kadıköy'e tekrardan dönüyorum. Ve gerçekten hala güzel insanlar varmış cebimde. Bunu da öğrendim.

Eskişehir'de o kadar zor zamanlar yaşadım ki... Ben her zaman bana yapılan iyilliği de unutmam, kötülüğü de. Zor zamanımda üzerime basıp geçeni, iyi zamanımda sikerim. Damarıma basıldığında nasıl bir orospu çocuğu olduğuma dair şüphesi olan varsa referanslarım var, onlardan dinleyebilirler...

Çok pis şeyler yaşadım burada. Etkisi büyük oldu toparlayacak kimsem olmadığı için. Toparlayacağını düşündüğüm insanlar ise üzerime bastılar. Ayak izleri ben ölene kadar kalacak.

Beni kendime getiren şey ise, geçtiğimiz günlerde 2 günlük yaptığım İstanbul ziyareti oldu. Dündar ağbi, Met-Üst falan. Sağlam laflar ettiler, fırçaladılar, ağzıma sıçtılar ama çok mükemmel yaptılar. Kim olduğumu gördüm. Cebimde kaybettiğim kimliğimi bulup elime sıkıştırdılar hatta beynime çaktılar. Çok teşekkür ediyorum. Türk, hatta Dünya edebiyatına bir yazar kazandırdılar.(Bu son cümlemde ne demek istediğimi 20 yıl sonra falan anlayacaksın bro.)

Neyse...

Eve dönüyorum dedim de... Elbet elimiz boş dönmüyoruz.

Gerekli sermayeyi bulabilirsem. Çok güzel, mükemmel bir şey yapmak isteğiyle geliyorum. Ki böbreğimi satar, yine o parayı bulurum. Bu kadar inanıyorum bu duruma. (Çok büyük bir para değil ama işte benim için büyük bir para)  En geç yılbaşından sonra bu durum gerçekleşmiş olur, sizler de görürsünüz. Zaten çok seveceğiniz, gediklisi olacağınız bir şey olacak bu. Adı bile hazır. Zamanı gelince sizlerle bunu seve seve de paylaşırım.


Son olarak,

Eskişehir'e dair en çok özleyeceğim şey, sabaha karşı kafayı çekip de odamın camından mükemmel izlenen gün doğumunu izlemek olacak.


Ve
Merhaba sevgilim.


Bu da bölüm sonu canavarı olsun



Müzik sevenlere de bir not bırakayım,

Burası benim sevdiğim, beğendiğim her telden müzikleri paylaştığım sayfa. Bana ait.

Kırmızı Record Tuşlu Teyp

12 Ağustos 2013 Pazartesi

İtlik Felsefesi Volume: 2

Her şeyin belirli kuralları var değil mi? Ne kadar kötü. Her şeyin bir kuralı olmak zorunda. En adi işten en şerefli işe kadar, her türlü durum, tavır ve başka bütün kavramların kuralı var. Bazan kurallarına göre oynayasım geliyor ama nedense hiç beceremiyorum. İçimden gelmiyor çünkü. Hayatı kuralına göre yaşa, iş yerinde kuralına göre davran… Ne kuralmış arkadaş?

Bütün bunların bilincindeyim de aynı zamanda. Rahmetli dedem bana “Bilmediğin beş vakit namaz, onu da biliyorsun da işine gelmiyor” derdi. Ne kadar doğru derdi. Dedem candı. Çok az kelime kullanır ama en doğrularını seçerdi konuşurken. Benim satırlarca yazıp ifade etmeye çalıştığım şeyleri o sadece birkaç küçük kelimeyi yan yana getirip yapardı.

Bunları neden anlattım falan, bir yere getiricem mevzuyu…

Bir şeyler başardığımı ben bilmiyor muyum? Ya da görmüyor muyum? Hani bu bana dair mevzuların en içindeki adam benim sonuçta benden iyi kimse bilemez beni… İyi kötü çok şükür bir noktaya kadar taşıdım kendimi. 26 yaşındayım ve 5 tane kitabım var. Başka başka kitaplar da yazacağım akıl sağlığım bozulmadığı sürece. Sosyal medyayı etkin de kullanıyorum.

İnsanların gözünde iki tür Batuhan Dedde var. Birincisi ünlü –bu kısmen doğru- ikincisi de it kopuk – bu da tamamen doğru-

Birinci tür, kısmen olmasının sebebi o kafalarında yarattıkları “şöhret” kavramı değil asla. Kitap okuyan, Edebiyat seven insanların bildiği bir isim olmak sadece. Oysaki ben Edebiyatçı da değilim. Dediğim gibi… Bu işlerle içli dışlı olan insanların bildiği bir isim sadece. Bir Serdar Ortaç kıvamı değil yani, olmasın da zaten. Ezerim kendimi taşla.

Bu zamana kadar bu tezimi destekleyecek birkaç argüman var elimde. 6.45’ten kitaplarım çıkıyor ve OT Dergisinde yazıyorum bir sürü büyük ustayla. Bu benim gururumu okşayan bir şey. Hakan Günday’ın, Emrah Serbes’in ve daha nice büyük adamların olduğu bir dergide bulunmak pek çok kişi için güzel bir şeydir sanırım, gururunu okşar insanın. Ben de normal bir insan olduğum için bana da aynı şeyleri yapıyor.

İkinci tür, tamamen doğru çünkü itin serserinin tekiyim. Başıbozuk, yolunu kaybetmiş bir adam.

Sizce ben bu işlerin kurallarını bilmiyor muyum? Yani gerçekten bir yazar gibi davransam neler olacağını, böyle olmadığım için neler kaçırdığımı bilmiyor muyum? Evet, şu bir gerçek ki, kitapları olan bir adam gibi davransam şu anda olduğum yerden birkaç basamak daha yukarıda olurdum, bu kesin. Yani bak o kadar dayatılmış bir mevzu ki, ben bile “kitapları olan bir adam” sıfatını kullanıyorum örneklerken. Kitapları olan insanlar nasıl davranmalı? Buna kim karar veriyor? Bir kuralı var mı? Var işte, yapay şeyler. Biraz ağırbaşlı olmalıymışım, biraz az küfür etmeliymişim, biraz daha olgun davranmalıymışım falan filan. İyi de, ben bir robot değilim ki. Belki de iyi gazetelerde köşe yazıları yazma imkanını kaçırdım avuçlarımın arasından, iyi paralar kazanmayı, herkesin gıpta ile baktığı bir yazar olmayı, filmleri çok konuşulan bir senarist olmayı falan… Sırf ağırbaşlı davranmıyorum, canım istediği zaman küfrediyorum, canım istediği zaman çok az insanın bildiği arabesk parçalar dinliyorum, canım nerde, nasıl isterse öyle davrandığım için belki de bunlar olmuyor. Ama sonuç olarak canım nasıl istiyorsa öyle davranıyorum. Bunun bokunu çıkartanlar da var tabii. Bugünün Batuhan Bey’i, yarının Batuhan’ı oluyor ve bir sonraki günün “Lan Batu”su… Bu hoş bir şey değil elbette ama, insan var yani işin içinde usta.

Özet geçeyim çok kafa beyin sikmek istemiyorum.

Ben de biliyorum kuralına göre oynasam neler olur, neler yapabilirim falan. Şuna tüm kalbinle inan ki, kuralına göre oynamak istesem gerçek anlamda yapabilirim ama ben kuralları sevmiyorum dostum. Tribünlere oynamak diye bir deyim var bilir misin? O güzel bir şey değil. Tribünlere oynasam daha fazla kitap satarım, daha fazla insana ulaşırım. İnsana ulaşmak önemli değil nitelikli insana ulaşmak önemli. Benim başarı kıstasım hep bu oldu. Ne okuduğunu bilmeyen, amacı olmayan binlerce insan tarafından okunmaktansa amacını bilen, ne okuduğunu bilen onlarca insan tarafından okunmak daha kalifiye bir durum.

Şu kardeşin sırf bu itliğinden ne fırsatları tepti bir bilsen. Bir gün bileceksin zaten, ben öldüğümde günlüklerimi kitap haline getirecekler. Orada benim en çıplak halimi okuyacaksın istersen. Orada öğreneceksin. “Bu adam manyak lan” diyeceksin. Çünkü anlamayacaksın neden öyle şeyler yaptığımı. Sana 20bin Euro vermek isteyen birilerine “Ananızı sikerim lan sizin piçler” diye cevap verir miydin? Detayları günlüklerimde.

Kimlerin, nasıl insanların ucundan da olsa beni incelediğini biliyorum. Bu zamana kadar hiç kendimi kasmadım, ulan şu da beni takip ediyor ona göre dikkatli davranayım diye. Birkaç kişi var çekindiğim bu kişiler de ailem, üzülmelerinden korkuyorum sadece.

Bende istersem oynayabilirim bu rolü. Büyük bir edebiyatçı olduğumu iddia edip, bu yönde davranıp insanlara yol gösteren biri gibi olabilirim. Ki bunu yapabilecek bütün malzemeler var elimde, mevcut.

Neyse işte ya…

Bir tavır sergiliyorsak, dediğim gibi bu cahilliğimizden ya da varoşluğumuzdan değil. Canımızın öyle istediğindendir. Ve ahlak, insanın göğüs kafesinde olur. Kullandığı takılarında, vücudundaki dövmelerinde ya da fiziki görüntüsünde değil…


Yani işin özeti dostum, o tanıdığınız, imzasını aldığınız “ünlü” adamlardan da olabilirdim ama ben itliği seçtim. Çünkü canım öyle istedi. İstiyor. İsteyecek.


Batuhan Dedde

Al bu da bölüm sonu canavarı olsun, güzel gidiyor sabahın ilk ışıklarında...



31 Temmuz 2013 Çarşamba

Bahamalı Martılar ve Büyük Yolculuk

Geçmişinin kaybolduğunu düşündün mü hiç? Yavaş yavaş silindiğini falan… Öyle unutmak, geride kalması değil ama. Bildiğin silinmesi, yok olması. Ben bunu hissediyorum, düşünmekle kalmayıp.

Eskiden olan pek çok şey artık yok ve bir daha olmayacaklar hiçbir şekilde. Utku yok mesela, çocukluğum yok, neşem yok falan. Küçükken de ruh hastası bir manyaktım, kabul ama o zamanlar daha az kaygı taşıyordum. Kaygı sahibi olmak beni endişelendiriyor çünkü kaygı duyduğum şeyler, gelecekle, şununla, bununla alakalı şeyler. Bunlar için kaygı duyacak yaşı geçtim ama. Bu yüzden korkutucu olabiliyor bu kaygılar zaman zaman.

Davulcu geçiyordu da kapıdan, bu yazıyı yazmak aklıma geldi. Gerçi her gece geçiyor Ramazan dolayısı ile ancak bu gece aklıma geldi yazmak. Eskiden beridir uyku problemleri yaşıyorum, bunun bir tür psikolojik baskılar neticesinde olduğunu da biliyorum ama. Neyse. Eskiden sahur vaktine kadar uyumazdım, beklerdim öylece. Sahur vakti davulcu gelirdi, çok korkardım o sesten, hala da korkuyorum nedendir bilinmez. Gece sessiz olduğu için ve çarpık yapılanmanın ürünü olarak evlerin neredeyse iç içe olmasından dolayı, davul seslerine çatal kaşık sesleri karışırdı oturduğumuz mahallede. Onları en son geçen sene duymuştum. Demek ki bu sene büyümüşüm. Öyle hissettim. Ve bir daha artık o çatal kaşık seslerini duyamayacağım.

Daha evvel yazmıştım sanırım burada. Bir balkon var. Benim için önemli ve popülist bir balkon o. Şayir ya da yazar olduysam, katkısı büyüktür. Doğduğum evin balkonu. Annemler hala orada yaşıyorlar. En son gittiğimde Utku’nun cenazesi vardı pek keyfini süremedim ama…

O balkonda çok şey düşündüm, çok şeye tanıklık etti o balkon. İlk kez aşık olduğumda terk edildikten sonra ebeveynlerim uyuduktan sonra o balkonda yakmıştım sigaramı salya sümük ağlarken, bir yandan da kazağımı ısırmaya çalışıyordum ki hıçkırıklarım duyulmasın. O balkonda birçok sevgilinin hayalini kurdum, birçok hatırayı andım. Ölümler de gördüm o balkonda, onları da düşündüm. Eğer bir gün çok başarılı bir yazar olarak ölecek olursam, üzerime belgeseller yapılacaksa o balkon unutulmamalı kesinlikle. Hatta keşke o zamanlarda bile o balkon yıkılmamış olsa ama sanırım yıkılmış olur.

En son ne zaman içten bir şekilde mutlu olduğumu hatırlamayacak kadar sarhoş gezdim 1 yıldır. Geçenlerde İstanbul’u ziyaret ettiğimde bir avuç dostumla o günlere yakın bir mutluluk yakaladım ama sadece yakındı. Cadde Bostan sahilinde oturduk, demlendik. Elif, ben, Bahadır, Levin, Süleyman, Uğur, Aysu falan. Çok mutlu bir geceydi benim için. Güzel insanlarla.

Çok zor zamanlar geçirdim. Zaman zaman o zamanlar nüksediyor. Maddi ve manevi… Maddi olanı siktir et hadi bir şekilde çare buluyoruz da, manevi olan hırpalayıcı bir güce sahip. Bir gün top önüme düşecek ve ağları yırtmak istercesine, kaleciyi öldürecek gibi vuracağım o topa ama bu da çare olmayacak tabii ki.

Abdullah Özdoğan bir şiirinde şöyle der;

“Merak etme beni anne
Hiç düşünme, endişelenme
Bunca sene sonra bile,
Beni ilk bıraktığın yerdeyim…
Geçen senelerin izleri var yüreğimde
Ve kalbim daha yavaş atıyor kuşkusuz…”

Bunu ilk dinlediğimde yıl 2010 falandı. Okumadım, dinledim. Çünkü bu tarz şiirleri normalde pek sevmiyorum sadece güzel okunmuşsa bir etki yaratıyor bünyemde. İlk dinlediğim anı hatırlıyorum. Kendimi 35 yaşından büyük, ailesinin as elemanları yani anne ve babası artık hayatta olmayan bir adam gibi hissetmiştim. Çok daraldığım gecelerde açıp dinliyorum yine. Annemi özlüyorum. Babamı. Sanki daha makul bir hayat yaşayabilirdim de birileri buna engel oldu. Ya da engel olmamı sağladı gibime geliyor. Zor bir durum, gerçekten... Tehlikelere daha çık bir şekilde yaşıyor insan böyle olduğunda. Ve kalbim daha yavaş atıyor kuşkusuz. Ne güzel bir cümledir. Dinlemenizi tavsiye ederim bunu Abdullah Özdoğan’ın kendi sesinden…

Zaman ne çabuk geçiyor. Pek çok şey yaşadım. Çoğuna siz de şahit oldunuz, paylaştım sizinle. Beni mutlu eden şeylerden biri de bu. Burada insanlarla bir şey paylaşırken rahatsızlık duymuyorum çünkü benim onları benimsediğim kadar insanların da beni benimsediğini hissediyorum. Öyle algılamak istiyorum ya da. Arada tatsız durumlar yaşanıyor elbet ama insanın olduğu yerde bunların olması gayet muteber. Burada henüz liseye giderken beni okumaya başlayıp da şu anda üniversiteden mezun olmak üzere olanlar/mezun olanlar var. Bu çok harika, güzel bir duygu benim için. Bazı okurlarla beraber büyüdüğümü hissediyorum. Hani klişedir, “kısa donlu halini bilirim ben bunun” var ya… İşte öyle diyebileceğim okurlar var. İyi ki varlar. Sağ olsunlar, var olsunlar. Mutlu ediyorlar beni.

Bir sürü aşkım oldu. Neden ve niçin bilemiyorum. Kadın, çok sembolik bir varlıktır ilham konusunda ve bir o kadar da şeytani. Güzel şey aşk. Ve de kötü şey. Şu anda Müslüm Baba çıktı. Ne de pis söylüyor rahmetli, “ilk sigaram bile tatsızdı…

Neyse.

Kadın bir tabudur maalesef bu memlekette. Kadın, kadın vücudu falan... Ki son zamanlarda bu tabu iyice azmış durumda, hamilelere kadar uzandı iş. Bir kadının vücudu bence mükemmel bir estetik, harika bir ilham kaynağı… Bunu en iyi Cemal Süreya kullanabilmiştir. Ve Cemal Süreya’nın bir ayağı her zaman bütün şairlerin omuzundadır. Bence. Sanatla uğraşanlar ne demek istediğimi hissedeceklerdir. Yanlış anlamayın uğraşmayanlar beni anlamaz minvalinde demiyorum bunu. Anlarsınız da, sanatla uğraşan, eser dediğimiz ürünleri ortaya koyan kişiler bunu daha net hissedeceklerdir. Muhabbeti de seviyeye göre ayarlamalı. Bunu bir arkadaş ortamında anlatsam, abaza derler. Ki haklılarda, öyle öğretilmiş çünkü insanlara bu zamana kadar. Kadın vücudu, seksten başka bir şeye yaramazmış gibi empoze edilmiş. Oysa yarıyor, cidden. İlham verici bir şey ulan bir kere. Cemal Süreya şöyle der;

“Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum. "

Belki de tek hatamız bu. Kadınları bu kadar sevmek…

Şairler, hiçbir zaman iyi bir baba, iyi bir sevgili olamayacaklar. Bütün gözlem sonuçlarım bana bunu veriyor. Kendim şairim havalarında değilim ki asla değilim şair falan. Ulan şair adam bütün gün sosyal medyada goygoy yapar mı? Yapar da bu kadar değil. Ben bir şeyler yazabilen, normal olduğunu düşünen bir insanım. Neyse işte. Şairler iyi bir partner olamazlar. Neye partnerlik olursa olsun. Yolları, akılları, geçmişleri ve kalpleri kırık adamlar, hep gitme halindedirler. Hep gitme isteği içinde.

Büyük maceralarımdan biridir, eskiler biliyor. Elf vardı. Geçtiğimiz kış evlendi. Bana “Evleniyorum” dedi attığı bir mesajda. O anda bir geriye gittim. Onunla yaşadıklarıma. Hiçbir şey hissetmedim. Sadece bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı benim için. Bir de eskiyi düşündüm, tahrip ettiğim ruhumu. 1,5 yılda zor sıyrılmıştım saplandığım bataklıktan. Tanrının latifesine bak, şu anda onun bana aşık olduğu benimse ondan kurtulmak istediğim dönemlerde durmadan bana gönderdiği şarkı çıktı. Ne garip bir adam şu tanrı. Geçiyormuş. O zaman anlamıştım. Sahiden geçiyormuş. Eski günlerimdeki Batuhan gözümün önüne gelince anladım. O günlerde bildiğin enkaz gibi dolaşan, uyuşturucu müptelası, antidepresan ilaçlar olmadan ayakta bile duramayan bir adamdım. Ne için? Bir kadını sevdiğim için. O kadın bana ihanet ettiği için. Aynı kadın, bir zaman sonra telefonda bana evleneceğinden bahsediyordu. E kadın aynıydı da değişen neydi?

Dünyaya bak. Ortalık kaynıyor. Her yerde çatışmalar, kaos. Ne pis bir görüntü. Ruh kirliliği yapıyor. Ciddiyim. Hristiyanlar, Müslümanları öldürüyor, Müslümanlar Yahudileri öldürüyor, Yahudiler Müslümanları yakıyor sonra onlar dönüp misilleme yapıyor falan. Ne oluyor oğlum ya? Ne için bütün bunlar. Benim öğrendiğim Allah, zannetmiyorum bütün dinlere bunları yapmaları için bir emir göndersin. Neler oluyor sahiden? Ne için bunlar? Bunun cevabını da sana parayla günah temizleyen kilise versin, bunun cevabını sana Mekke’deki Hilton versin, bunun cevabını sana Beyt-ül-Makdis'te ki esnaf versin…


Bir roman yazıyorum, bahsetmiştim. İkinci bölümünde kaldı öyle. Yazasım gelmiyor. Dostoyevski gibi kumar borcu yapıp kendimi roman yazmaya mecbur edeyim diyorum, pişti bile oynamayı bilmeyen bir adamım, bu türlüsü daha çetin olur. O kadar oyun öğrenip sonra da kumar oynamayı öğrenmektense oturup romanı yazarım.

Üç bölümden oluşuyor roman. Birinci Bölüm: Manana, İkinci Bölüm: Sin Palabras, Üçüncü Bölüm: Ben de bilmiyorum ismi konusunda henüz karar veremedim. Çok gazlanıyorum yazayım diye, başına oturunca bütün havam kaçıyor. Bu aralar her şeye karşı öyleyim gerçi de.  


Şu anda yapmak istediğim tek şey var. Başımı alıp siktir olup gitmek. Ufak bir sırt çantası, hediye edilmiş yarısı dolu bir not defteri, bir kalem, ikinci el kitaplar, bir fotoğraf makinesi, tütün. Hayyam kitapları da olsun yanımda, otostop çekerken otoyol kenarlarındaki yıldızlı gecelerde refüje yaslanıp bir sigara sardıktan sonra açıp okuyayım bağıra bağıra. Yeni şarkılar dinlemek istiyorum ayrıca. Binlerce kilometre yol gidebilirim böylece. Yeni insanlar tanıyabilirim, gördüğüm ilginç şeyleri not alabilirim. Hayatımı bu şekilde sırtımda bir çantayla ülkeden ülkeye dolaşıp tamamlayabilirim. Belki de bütün bunların hepsinin kaynağı, hayatımdaki çıban gibi rahatsız edici şeylerin sancısından kaçmaktır. Bilemiyorum. Psikolojik çözümleme benim işim değil. Zaten çocukluğumu Hades’ten de aşağı bir yere gömdüm.


Büyük bir yolculuk planlıyorum. Maalesef. Maalesef çünkü bu zamana kadar neyi planladıysam elimde parçalandı. Bu yolculuk tek olmayacak. Bir yandaş bulmam lazım yanıma. Belki de aylarca sürecek olan bir yolculuk ve otostopla. Götü yiyen olursa buyursun gelsin. Ne zaman bu yolculuğa çıkacağımı bilmiyorum ama yakın bir zaman olarak düşünüyorum. Ve ne zaman nerede biteceğini bilmiyorum. Beynim nerede durmam gerektiğini, nereden geri dönmem gerektiğini söylerse o zaman bitecek. Belki 3 gün, 5 hafta belki de 9 ay.

En kötüsü de ne biliyor musun? Eylül yaklaşıyor. Eylül'de neler oluyor, biliyorsunuz pek çoğunuz. Korkmaya başladım. Gerçek anlamda.

Neyse. Asıl anlatmak istediğim şeyler başka şeylerdi sanki. Öyle dağıldı ki mevzu, hiç uğraşmayacağım toparlamak için.

Son zamanlarda o kadar mutsuz oluyorum ki, durduk yere hem de. “Ne biçim bir iş bu?” diyorum kendi kendime. Önümüzdeki yıllarda çok mutsuz ama çok güzel işler yapmış bir adam olmayı planlıyorum.

Bu da Bahamalı Martılar’dan gecenize gelsin…

“Bahamalı martılar beni çağırdı,
bir ikinci bahar gecesi,
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik.
Sana tapacağım yalan değildi benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum...”

Bu şiir Poe’nun diye geçer ama ona ait bir şiir değil, internette öyle geziniyordu ben bulduğumda da, ne yalan söyleyeyim araştırmadım çünkü çok fazla Poe kokuyordu. Bunun bir de ses kaydı var, iğrenç. İsmi Liman Kırıntıları. Ben yaptım. Çok ağlamıştım o gün. Defalarca kaydı bozdum. En ağlamadan okuyabildiğim bu olmuştu. Kaydın da ismini değiştirmedim, üşendiğimden… Zaten üşenmesem neler yapacağım da…

 Batuhan Dedde



 Al bu da bölüm sonu canavarı olsun

Ve hayatımın soundtrack’i yapabilirim bu parçayı.

O kadar kırılgan, yorgun, zamanında umut etmiş ve daha bir sürü şey olmuş bir adamın iç sesi gibi…





24 Temmuz 2013 Çarşamba

Demek Ki Neymiş?

Demek ki neymiş? Ne kadar başarılı bir insan olursan ol, ne kadar zeki olursan ol bunlar yeterli
şeyler değilmiş…

Ben hiç sevmem aslında böyle köşe yazarları gibi gündeme dair eleştirel şeyler yazmayı ama bu gündemden ziyade insani tarafı oldukça rahatsızlık veren bir kaypaklık olduğu için. Bu arada kaypak bir hakaret değildir. TDK’nın açıklamasında karşısında “Dönek” yazar.

Hep dediğim bir şey vardır. Bir işte çok başarılı, mükemmel bir usta olabilirsin ama insani tarafın yoksa yani karakteri bozuk biriysen, olmaz o iş. Aynı şekilde bir işte çok başarılı olmayabilirsin, mükemmel bir usta da değilsindir ancak düzgün karakterli bir adamsan yani duruşu olan, omurgalı biriysen yaptığın şeyler senden dolayı sevilir. Çok harika bulunmasa da sempati duyulur. Aklı mantığı kesenler sanırım bu yazının devamını tahmin edebilirler…

Şafak Sezer; çok üst düzey bir şekilde başarılı bulmadığım halde yine de sevdiğim bir adamdı. Pek çok kişiye itici gelir Şafak Sezer ama içten bir adam gibi gelirdi. Hani semtte ki abiler vardır ya zamanının hızlısı sonradan evlenip çoluk çocuğa karışsa da, ortamlara takılmasa da yine de mahallede bir ağırlığı olur. Öyle bir adamdı. Halkın içinde diyorduk. Gezi olaylarında bu tezimiz tavan yaptı. “Helal olsun” dedik. Çatışmaların ortasında yürüdü insanlarla kol kola. Sonra? Sonrası malum…

Okan Bayülgen; ona da aşırı bir hayranlığım olmadı hiçbir zaman ama zekâsını, duruşunu takdir ettiğimiz, güzel bir abimizdi. Anarşist tavırları, sistemin içinde olup da sistemi eleştirmesi, umut verici şeylerdi. Bizim ajanımızdı o sistemin içine soktuğumuz. Gezi’de günlerce ortalıkta dolaştı, yorumlar yaptı, yazılar yazdı ve insanları oraya davet eti. Sonra ne oldu? Onun da sonrası malum.

Şimdi söyleyeceklerim de iki isim için birden geçerli.

Empati duygusu gelişkin bir insanım hatta epeyce diyebilirim bu konuda. Endişe duyuyorlardır elbet. Alıştıkları hayatı kaybetme korkusu, işlerini yitirme, “meşhurluk” olgusunun ellerinden alınması falan. Popülerlik demedim, meşhurluk dedim çünkü sevdiğim bir yazar adamla aynı fikri paylaşıyorum bu konuda. Popülerlik halkın çoğunun benimsenmesiyle oluşan bir olgu ama “meşhur” sıfatı öyle değil. Biz bunu çok karıştırıyoruz. Belki üstünkörü baktığımızda, haklılar. Okan Bayülgen elit bir semtten Bağcılar’a, Yenibosna’ya taşınamaz. Aslında taşınır ama büyük ihtimalle gireceği kimlik bunalımından sonra kendini evinin banyosunda tavana asabilir. Bu hoş bir şey değil. Bir insanın kendini asması… En adi intihar biçimidir bir insanın kendini asması. Bileklerini kesse? Belki. Klişelerde fayda vardır bazı zamanlar.

Bu kadar önemli mi mallar, mülkler, kamera karşısında olmak? Bu kadar önemli Televizyonlarda programlar yapmak? İnsandan insanlığı çıkartırsan ne kalır geriye? Muhtemelen bu adamların çocukları, iyi eğitimler almış kimseler olacak. Zeki olacaklar. Yarın öbür gün o çocuklar demeyecek mi “Baba sen Gezi Parkındaki olaylara katıldın, sonradan neden döndün bu durumdan?” “Siyasetten anlamam, Başbakanımı seviyorum”, “Ben oraya noluyo diye bakmaya gittim” gibi cümleler kursalar, yer mi o çocuklar bunu? Bence yemezler. Ki o cümleleri kurarken nasıl kaçıracaklar gözlerini belki susacaklar ya da konuyu değiştirmeye çalışacaklar. Ne kadar zavallıca bir durum değil mi bir babanın evladı karşısında aciz duruma düşmesi…

Bu isimler, en başında Gezi’de halka destek verip sonradan bunun aksini yapmasalar hatta en başından beri Başbakanı yalasalar, bu yazının da olmayacağını, yazılmayacağını söylememe gerek yok sanırım?

Bir insan karakterini ne için satabilir ki? Hadi Şafak Sezer’i anladık, filmler çekecek, Kültür Bakanlığı’nın fon bütçesinden yüksek miktarlar alarak faydalanacak bu yalama işleminden sonra. Ya Okan Bayülgen? Bu yalama durumları unutulur elbet, ortalık sakinleşir, herkes her şeyi unutur. Ama o dillerindeki kahverengilik geçecek mi? Bunu da sanmıyorum.

Başbakandan farkları var mı sizce? Bence yok. Makam, mevki, mal, mülk için gördük ki insanlar pek çok şeylerini feda edebiliyorlar. O da böyle. Başbakan yani. Bütün bunlar için kendinden bile geçmiş bir durumda. Fedakar bir insan.

Ha unutmadan, bak dikkat edersen Okan Bayülgen’in Banka reklamlarında seslendirme yapmasına bir şey demiyorum çünkü ona karşı olamıyorum maalesef. Çünkü adamın işi bu kardeşim. Bende bir marka olsam, Okan Bayülgen’i kullanırdım birkaç gün öncesine kadar. O adam para kazanmak zorunda sonuçta. Ama bu Gezi Parkı mevzuları, ne ticari bir şeydir ne de ideolojik. İnsanlıkla alakalı bir şey…

Batuhan Dedde

Şafak Sezer’e gelince; onun durumunu Soysuzlar Çetesi’nde Julie Dreyfus çok güzel oynamış…







21 Temmuz 2013 Pazar

Kader Mahkumu

Bayağıdır yazmıyorum buralara. Direnişti, şuydu buydu derken epeyce zaman olduğunu fark ettim. Zaten
etmiştim de… Ne bileyim işte, üşeniyordum. Son aylarda zaten epeyce durgunlaştım. Sebebini bilmiyorum sanki eski fırlama halim yok gibi. Kendimi olgunlaşıyor gibi hissediyorum. Bu beni rahatsız ediyor. Ben olgunlaşmak istemiyorum keko. Böyle iyi. Deli deli takılıyorum işte kendi halimde, kimseye değil sadece kendime zarar vererek. Şaka maka yaşım 26 oldu. Henüz 22 yaşındayken, eski bloğumda 30. Yaşıma az kaldığından ve bundan endişelendiğimden bahsetmiştim. Daha dün yazdım sanki o yazıyı… 4 yılı geçmiş bile. Şimdi kaldı 4 yıl. 4 yıl sonra 30 yaşında olacağım. Neyim var peki geleceğe dair? Kuru kuru hayallerden ve sağlam hedeflerimden başka bir bokum yok. Yetiyor da bunlar. Bir mesleğim yok. “Yazarsın ya!” demeyin. Yazarlık Türkiye’de meslek değil ancak hobi olarak yapılabilecek bir durum. Yani en azından belirli zümrelerin götünü yalamayan insanlar için geçerli bu. Bende o zümreleri yalamayan insanlar grubundayım. Grup yapıyoruz hep beraber. Bazan diyorum ama acaba cemaati bir yapılanmaya mı dahil olsaydım? Para bok. Sonra da irkiliyorum. İnsanın karakteri parayı döver. Dibine kadar kapitalist bir çağda yaşasak da… Ya da ben hala Yeşilçam filmlerinde yaşıyorum. Olsun. İyi yapıyorum. İyi yaptığımı düşünüyorum.

Olgunlaşmak diyorum. Benden yaşça büyük olanlar varsa, bu evrelerde neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini kısacası tecrübelerini benimle paylaşırsa sevinirim. Öğüt güzel bir şeydir.

Sanırım, durgunlaşmamın bununla bir alakası var. Ciddi anlamda endişeleniyorum. 30 yaşıma gelmedim daha ama 30 yaş bunalımı yaşıyorum. Büyümek hiç bu kadar riskli olmadı belki de. Bir yandan da hoşuma gidiyor, ömrüm kısalıyor çünkü… Küçük olanlar, bence büyümeyin. Güzel bir şey değil.

Geleceğime gelince… Sanırım (hissettiğim bu) çok başarılı ama çok mutsuz bir adam olacağım. Bir şeyleri başarabileceğimi düşünüyorum, bu yönde hissediyorum ama hep mutsuz bir adam olacağım. Öylece de öleceğim. Başarı mı mutluluk mu dersen ben sana huzurlu olmak derim. İkisi de değil yani. Mutluluk çünkü geçici bir kavram, kullan at gibi. Küçük küçük parçalar halinde ve büyük mutlulukları bulacağımızı zannedip onları ararken küçük olanları görmüyoruz, bu da mutsuz olmamıza sebep oluyor. Aslında iş küçük parçaları yakalamakta…

Neyse. Zaman geçiyor işte. Tanrıyı bu konuda nasıl suçlayabilirsin ki? Ya da bir insanı ya da bir olguyu, kavramı? Zaman bana göre olgu ya da kavram değildir. Zaman, sadece zamandır. Varlığı yok, bedeni yok, gerçekliği şüpheli ama var ama yok da. Ben özlüyorum daha geçen seneyi bile. Geçen seneyi bile özlüyorsam daha önceki zamanları nasıl şiddetle özlüyorum var gerisini sen hesapla…

Neyse… Ne kadar çok neyse diyorum?

Kader mahkumu kelimesini duymayan yoktur. Çok arabesk gelir kulağa. Ben böyle düşünürdüm. Hani kamyoncu edebiyatı dediğimiz türden. “Kader mahkumu…”

Ben bunun doğruluğuna şahit oldum geçenlerde. Çapulcu isimli kitabımda hangi hikaye olduğunu hatırlamıyorum da bir hikayede Godi diye birinden bahsederim. Godi bu adamın lakabıdır. Mahallenin balicisidir. Gerçek bir karakter bu Godi. Adı Yusuf.

Biz küçükken ondan çok korkardık. Çünkü yanlış olduğunu düşündüğü bir şey yaptığımızda bize bağırır bazan da tokat atardı. Ama çok da korurdu. İlk terbiye öğretmenimiz bir baliciydi yani. Ciddiyim. İyi de bir öğretmendi hem de. Kötü şeyleri yaşayarak tecrübe etmiş bir öğretmen. Bizi tecrübe ettiği şeylerden kollayan korkuya dayalı bir baskı uygulayan bir öğretmen. Belki de tek yanlışı buydu. Korkuya dayalı baskı. Ama bir baliciden bahsediyoruz sonuçta, ondan korkmamak, o çocuk aklımızla mümkün değildi.

99’da gerçekleşen Marmara Depreminden sonra Godi birini yaralı ve 2 sene kadar hapiste yattı. Çıktığında çok başka biriydi. Güvercin beslediği kümesini yıktı kendi elleriyle ilk olarak… Sonra baliden, tinerden uzak durdu. Kümesi de yıktı ki, bali çeken arkadaşları toplaşmasın oraya, bulaştırmasınlar onu. Sonra da bir iş buldu. Ve 2001’den beri de inanılmaz efendi bir adam olmuştu. Yüzüne balici diye bakmayanlar artık evine misafir ediyordu yani. Ah ulan Godi be…

Godi geçenlerde bizim orda parkta birileriyle kavga ediyor. Kavga ettiği adamlarda bizim mahalleden, hatta komşumuz. Ahmet abiyi nasıl dövdüyse, ertesi gün komadayken öldü adam.

Bu adam kader mahkumu değil de nedir? Yazık oldu Godiye… Hiç yatmasa 10 seneden infaz edilir, indirim falan da olsa 7-8 sene yatarı var rahat. O da en az… Geçen 2 yıl önce annesi, geçen yıl da babası rahmetli olduydu. Uyuşturucudan akli dengesini yitirmiş bir abisi ve eskiden kendi gibi olan sonradan hayatını düzene sokan başka bir abisi ile üç kardeş bir arada yaşıyorlardı. Çetin abi ve Godi yani Yusuf, Metin abiye bakıyordu işte… Amına koyim varoş bu yüzden güzel işte. Hayatın bütün orospu çocuğu yanlarını görüyorsun. Git bakayım Nişantaşı taraflarına orada böyle hikayeler, böyle gerçek adamlar bulabilir misin?

Godi’ye yazık oldu be… İçerden çıkacak da falan filan. Bildiğin çok hüzünlendim yani.  İstanbul’daydım geçenlerde, Ahmet abinin öldüğünü duymuştum da kimin öldürdüğü belli değildi. Antalya’ya tatile gittiğimde öyle şeytan dürttü haberlere bakayım dedim. Normalde de hiç adetim değildir girip de internetten haber okumak. Aptala malum olur işte. Siteyi açtığımda karşıma ilk çıkan haber Godi’nin tutuklandığı haberiydi. Ağlayasım geldi birden. Küçükken bize çobanlık eden balici, karşımda duruyordu şimdi öyle elleri kelepçeli bir şekilde. Kapattım hemen fotoğrafı. Godi, damarları ve ciğerleri bali dolu ama yüreği de kocaman adamdı. Hatırlıyorum, küçüktük. Gidip başkalarının kümesinden güvercin çalardı. “Kümes patlatma” sonra işine yaramayacak kuşları satıp önce bize dondurma, çikolata falan alır sonra da kendine bali alıp çekerdi. Bir de şöyle bir durum var, her ne kadar biraz korksalar da bütün mahalle sever gibiydi Godi’yi. Yani düşün 10-12 yaşındayız Godi bizden büyük. Bali çekiyor, biz onun yanında duruyoruz evimizin hemen arkasında. Annem görüyor, arkadaşlarımın anneleri görüyor kimse demiyor kötü, kaka o çocuk diye. Semt pazarlarını bilirsiniz, Godi oradan çıkan kimi görse bizim mahallede oturan poşetleri taşımasına yardım falan ederdi. Mahalle kavgalarında “Godi bizim mahallede oturuyor lan” diye korkuturduk başkalarını. Dayak yediğimizde Godi’ye giderdik “Godi abi bizi dövdüler yukarda ki mahallede” diye… Müdahale ederdi hemen olaya. Çocukları döverdi, biz de keyifle seyrederdik intikamımızın alınmasını…

Kader mahkumu kavramına artık inanıyorum… Ve Godi olarak resmediyor bu kelimeyi duyduğunda beynim direkt olarak.

Neyse ya…

Sikeyim.

O haberin linki de bu…

Haber

Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun. Pek sevmiyorum bu tarzı ama arada hoşuma giden şeyler oluyor bunun gibi mesela. Sözlerini falan filan geç de müzik çok güzel bence.





23 Mayıs 2013 Perşembe

Bir Piçin Elindeki Kibrit Çöpü


Sanki hayatım bir piçin elindeki kibrit çöpü gibi ve ben o çöpün yandıkça kararmasını izliyorum, çaresiz bir
şekilde.

Ağustos ile Ekim’in başlarındaki o döneme dönmek istiyorum. Bir kısmı çok sancılı geçti o dönemin aslında. Katlanması çok zor bir sancı ama çoğunda hiçbir şey hissetmedim, çünkü her gün her saat kafam güzeldi. Bazı günler kollarımdaki tereddüt çizgilerini bile nasıl yaptığımı hatırlamıyordum. O kadar ayık gezmemek. Aylardır bu his yok yani aslında his var, hissizlik yok. Keşke bir mağaram olsa. Orada bütün insanlardan, bütün değer ve kavramlardan uzak, kendi başıma yaşasam.

O kadar isteksizim ki. Böyle olunca her şey hakkında şüpheye düşüyorum. Hiçbir şey düşünmemek istiyorum. O yüzden de bu bahsettiğim mağarayı istiyorum. Tanrı kavramından tut da insanlara kadar hatta kendime kadar her şey bir şüphenin sırtında gidiyor ya da götürülüyor şu son derece karışık zihnim tarafından. Sen hiç zihnine yalvardın mı artık rahat bırakması için? Ben yalvardım. Sikeyim!

Ben hep “tu kaka” bi adam oldum. Böyle değildim önceden. Olmadığım halde böyle diyorlardı e bari dedim haklı çıksınlar. Son zamanlarda yani son 2-3 yıldır iyice gitti insanlığım elden. Eskiden daha vicdanlı daha duyarlı biriydim ben. Şimdi o kadar değilim etrafımda olan bitenlere tepki vermiyorum çok fazla. Ruhsuzlaşmak değil bu ama ne bileyim işte. Bıkkınlıktır belki de.

Örnek vereyim mesela, Reyhanlı’da bir sürü insan öldü, “yazık” deyip geçtim sadece. Bu patlama durduk yere birileri gelip terörizm yaratsın diye olmadı elbette, kimler ne planlar, programlar eşliğinde yaptı kim bilir. Kimler ne kadar kazandı, komisyoncular, aracılar, sus payları ve eminim ki çok çok öncelerden planlanmış bir şeydi bu. Elbet bu ilk değildi, son da olmayacak. O yüzden artık düşünmüyorum bile. “Bana ne” deyip geçiyorum. Ha bir gün bir ucu bana dokunan bir patlama olur, her insan gibi lanetler okurum, küfürler ederim. Yaparım bu yüzsüzlüğü, evet. Keşke bana denk gelse. Ulan şüpheli paket görsem gidip kasten kurcalarım belki parçalarıma ayrılırım diye.

1 Kasım’dan sonra bütün intihar programlarımı rafa kaldırdım ama bu gördüklerim ve sorumluluk hissettiğim birkaç insan için. Doğal yollardan ölmeye her zaman eyvallah. Bu da sanırım bir çeşit vicdan mekanizması bana ait olan…

Bir sürü insan tanıdım bok varmış gibi. Keşke daha az imkan tanıyabilsem en başa dönüp.

Bütün bu olanların elbet iyi yanları da var. Tecrübe dediğimiz o kavram. O amına koydumun kavramı. Pis, lanet ama bir o kadar da lazım gelen kavram… Bazı olaylar vardır ki, sonucunda elde ettiğin deneyimi milyonlarca lira harcasan edinemezsin ama sen bunu bedavaya öğrendin. Sadece birkaç fazla paket sigara, alkol ve uyuşturucu. Bütün maliyeti bu. Elde ettiğinse paha biçilemez.

Örneğin yalan. O kadar çok yalan gördüm, duydum ve söyledim ki. Artık neyin yalan olduğunu, neyin olmadığını karşımdakinin daha cümlesi bitmeden tespit edebiliyorum. Yani ben o kadar yalan görmüşüm, tatmışım, hala bana yalan söylemek, söylemeye çalışmak… Ayıp değil mi? Yaşanmışlıklarıma, zekama hakaret değil mi? Ve ihanete uğramak konusu da böyle. Ben bu ikisinde nirvanaya ulaşmış durumdayım. Bu da bana böyle durumlara karşı güçlü bir zırh sunar. Yani artık belki bir başkasının “çok büyük” olarak nitelendireceği bir yalanı ya da ihaneti, ben normal karşılayacak kapasiteye eriştim. Erişebilmek için de eridim, eriyik hale geldim, bu ortama uygun bir şekil aldım. “Yalanı sevmiyorum” bir insanın hayatında söylediği en çok yalandır ve canlılar arasındaki kullanımı en yaygın olan sahtekar kelime grubu sanırım.


Şimdi, toplumun genel kafa yapısından yani dini öğretileri temel alarak konuşursam, ben gerek yaşantısı, gerek tavırları ve söylemleri öğretilere ters bir adam olarak cehennemde közde patates gibi yanıcam. Eyvallah. Peki benim razı olmadığım şeylerin hesabını kimden soracaz? Tamam, Allah bana akıl vermiş, sağlık vermiş ama ya iradem ve kararlarım dışında gelişen şeyler? İstemediğim bir bölümde okutulup, istemediğim bir sınava sokuluyorsam ve beni buna zorlayanlar benden başarı bekliyor fakat başarısızlığımda cezalandırıyorsa adalet bunun hangi kısmında?

Neyse…

Ne zaman öleceğimi bilemiyorum, belki yarın belki 1 ay sonra belki 93 yaşında… Ama ne zaman o cehennemde yandığımı biliyorum. Yanacağımı değil. Yandığımı. Bir gün sadece sigaram ve çakmağımı alıp gideceğim bu hayattan…

Kafamın güzel olmasına, hiçbir şey düşünmemeye ihtiyacım var.

Bir gün bu dünyadan Batuhan İsmail Dede diye bir adam geçmiş olacak. Ben onu çok yakın tanıyan biri olarak, hiç gelmemesini dilerdim…

 Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun;

Bir gün pek çoğunuz, bu şiirde izah edilen bir hayatın tam göbeğindeyken öleceksiniz, biliyorsunuz değil mi?