Müzik

8 Ocak 2013 Salı

Hayatımdaki İlk Doğru Karar ve Birkaç Ufak Tavsiye

Hayatımda aldığım ilk doğru karar. Buraya gelmek, yerleşmek. Eskişehir’e…


1 ay oldu. Ne sıkıldığımı hatırlıyorum ne de İstanbul’a gideyim düşüncesi geçti beynimden. Gezmeye gitmek bile, aklımın kıyısından geçmedi. Evet, 25 yılda aldığım ilk doğru karar olmuş bu. Başardım bu kez. Neyi başardım? Kişisel bir başarı bu.

Sizin şöhret sandığınız, ünlü biri sandığınız bu adamın sıkılmadan, üzülmeden, bir avuç insanla, huzurlu bir şekilde yaşayacağı ini bulmanın başarısı.

Yerim burası. Evet…

Ki bu memleket, nasıl güzel, nasıl… Çok soğuk, amenna. Bu soğuk bile gölge etmiyor güzelliğine. Sokakları güzel, insanları güzel, öğrencileri güzel, esnafı güzel, peyzajı güzel… Güzeloğlu güzel işte…

Ellerim cebimde, ağzımda sarma tütün kulağımdaki kulaklıkta sevdiğim şarkılar. Evimden çıkıp ıssız, dar, karlı ve çamurlu karanlık sokaklarından geçip doktorlara çıkıp avare avare dolaşmanın keyfi hiçbir yerde yok. Kulağındaki kulaklıktan Rodrigo’nun konçertosu duyulur, sanırsın ki Rodrigo hayatını Bağlar’da bir apart dairede geçirmiş. Öyle de samimi bir duruşu var bu kentin. Ki sanata da çok yabancı bir memleket değil. O kadar sene İstanbul’da yaşadım, Ankara’da bulundum, bu kadar sosyal etkinlik, bu etkinliklere sömürürcesine katılan insan yığınları görmedim. Ne güzel. Şu anki AKP Türkiye’sine yakışmayacak kadar güzel bir kent.

Belediye başkanı, bütün Türkiye’ye yerel yönetim konusunda ders verebilecek kadar karakterli işler yapmış burada. Yapmaya da devam ediyor. Daha gözlemleyemediğim bir sürü şey var elbette ki. 1 aylık süreçte ancak bu kadar olur.

Burası benim için biçilmiş kaftanmış. Geldiğimden beri kızıyorum kendime, daha önce neden gelmemişim? Neden yerleşmemişim. Kalabalık ama sakin, gelişmiş ama kaybolmamış bir kent.

Ne güzel…

Birkaç ağırlığım kaldı atmam gereken. Pek çoğundan sıyrıldım. Bu birkaç ağırlık da bir yara kabuğu gibi düşün. Ne kopuyor ne de tamamen derime yapışıyor. Ben tamamen derime yapışmasından yanayım ama yapışmak istemiyor, kopmuyor da. Bu sorunu da çözdüğümde kafası rahat bir adam olaraktan daha seri ve daha boktan şeyler yazacağım, söz. Yazdığım şeyler boktan çünkü, bunu hepimiz biliyoruz. Ki bünyesinde bulunmaktan çok büyük mutluluk duyduğum 6.45 Yayıncılığın mottosudur bu; “Biz daha kötüsünü yapana kadar en kötüsü bu.”

Güzel şeyler oluyor işte.

Önce tüm Türkiye’de yayınlanacak bir dergide yazmaya başladım, sonra burada bölgesel olarak yayın hayatına başlayacak bir dergide yazmaya başladım, bunların ikisi de mizah dergisi. Senaryodan haber gelecek yakındır, diken üstünde her şey. Olumlu ya da olumsuz, bir haber gelecek. Ve ben de sonuç ne olursa olsun rahatlayacağım. Biraz tedirgin ama mutlu bir bekleyişim var. Ve bu tedirgin mutluluğuma ortak olmasını istediğim bir yaram. Neyse.

Maşallah diyorum kendime. Nereden, nereye? 3 yıl önce porno dvd satıyordum. Ayıp mı? Siktir ordan. Sigarayı bedava vermiyor bakkal. Bu durumu bir ara detaylıca yazarım.

Uyku düzenime yine bir şeyler oldu lan. Bozdum galiba kurcaladım. Yine uyuyamaz oldum geceleri.


Neyse. Sonlandırayım artık. Öyle yazayım gelmiş yazmışım.

Ek bilgi vereyim birkaç tane de…

  • İlk göz ağrım, başımın belası kitabım Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları, bu ay ortasından itibaren 6.45 yayıncılık kıyağıyla bütün kitapçılarda olacak.
  • Yeni bir şiyir kitabı hazırlıyorum. Roman istiyordum ama o önümüzdeki yılbaşına anca hazır olacak. Yani yeni kitabım bir şiyir kitabı olacak. Öyle istiyorum. 
  • NurŞen Yıldırım da kitap çalışmalarına başladı, bilginiz olsun…



Okumalık kitap tavsiyesi;

  • Aykut Akgül – Operadaki Darbuka (AKY-Akademi Yayıncılık)


  • Çağrı Erdem – Siyaha Övgü (6.45 Yayıncılık)



Bu da bölüm sonu canavarı;



Tişikkirlir Sipirmin


Batuhan Dedde

2 Ocak 2013 Çarşamba

Hayatımdaki Öğretmenler


O kadar gereksiz şey yazmışım ama bir konuya değinmemişim, aklıma geldi dün gece ve kendime kızdım. Bu sosyal medyada yazdığım çizdiğim geyik yazıların, ciddi yazıların vs. içinde o kadar gereksiz insanlardan bahsetmişim ama gereklilerden hiç bahsetmemişim. Hayatıma etki eden öğretmenleri yazayım istedim. Öncesinde biraz öğretmenlerden bahsederek…


Öğretmenler, ikiye ayrılıyorlar insan oldukları için. İyi öğretmenler, kötü öğretmenler. Burada sadece ek alıyor iyi ve kötü kelimeleri. Her insan iyi veya kötü olmayı tercih eder. Öğretmen değil de iyi sıhhi tesisatçı, kötü sıhhi tesisatçı da olabilirdi yani.

Öğretmenler, özellikle bu memlekette saygı duyulması gereken insanlar. Pek çoğu en azından. İçlerinde gerçekten yavşakları da olabiliyor. Ben her iki türlüsüne de rastladım. O yüzden burada yazayım istedim. Benim hayatımda iyi iz bırakanları da kötü iz bırakanları da. İsim de vereceğim hatırladığım kadarıyla…

Bazan ne güzel öğretmenler görüyorum, kendi öz çocuğu gibi ilgileniyor öğrencileriyle. İlkokulda ya da üniversitede fark etmez. Eğitim bence öyle olmalı. Basmakalıp, o sikik okul kitaplarında yazan tekdüze cümleleri ezberletip gönderenlerden haz etmiyorum hiç. Onlar eğitimci falan değil sadece öğretmen süsü verilmiş çobanlar.

Neyse. Konumuzun hammaddelerine dönelim.

Nevin Yazıcı Hamarat:
Benim ilkokul öğretmenim. Beş yıl boyunca bütün yaramazlıklarıma katlanan, kahrımı çeken bir kadın. Dünya üzerinde görülebilecek en güzel öğretmenlerden biridir. Senelerdir görmedim. Çok da özlüyorum açıkçası. Bazan istiyorum gidip göreyim, facebook hesabını bile buldum ama yüzüm tutmuyor bunca zaman neden hiç arayıp sormadığım için, utanıyorum. Bu anne, (gerçekten anne gibidir) o kadar çok kahrımı çekti ki benim. Beni az çok biliyorsunuz nasıl bir insan olduğumu, yaş 25. Bu yaşımda bu haldeyken bir de o yaşlarımı düşünsene neler ettiğimi… Çok tokat attığı da olmuştur bana ki zaten o kadar denyoluk yapıyordum, atması normal. Eline sağlık annemin. İyi ki de vurmuş, saçımı çekmiş. Benim yaramazlıklarım yüzünden annemle arkadaş olmuşlardı. Evimize gidip gelirdi, biz de ona giderdik. Ne güzeldi o günler.  Ufacıktım ama dün gibi aklımdadır, hatırlarım. Sonra yıllarca benim mezun olduğum okulda görev yaptı (Hürriyet İlköğretim Okulu) haber alıyordum annemden bu konuda. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ama harika öğrenciler yetiştirdiğine o kadar eminim ki.



Özgür Özmeral:
Zaman zaman bahsederim bu isimden, aşina olmanız gerek. Şayir olmamın sebebi. Bugün 3 kitabım varsa, devamı gelecekse, yazı olarak başka başka işler yapacaksam gelecekte, hepsi bu adam sayesindedir. Ortaokul Türkçe öğretmenim. Artık yaş geçti benim, keşke öğretmen olabilsem ben de. Birebir kopya hareketlerle davranırdım, aynı Özgür hocam gibi. Özgür hocamın da kitapları vardır. Cemal Süreya hastasıdır, ödüllü araştırmaları vardır bu konuda. Sonra öğretmenlikten istifa edip Kültür Kolejinde öğretmenlik yapmaya başladı. Yakışır hocama. Rektör olabilecek bir kapasitesi var, umarım bir gün olur. Olsun. Olmalı. Hala görüşüyoruz uzaktan da olsa. Her konuşmamızda da gözlerim doluyor benim. Özgür hocam benim öğretmenimken sinirlendiği zamanlarda bıyıklarıyla oynardı, eli de çok ağırdır ha. Bir keresinde pis dövmüştü. Serserilik ediyorduk tabii durduk yere değil. O zamanlar içten içe kızardım, affetsin küfür etmişliğim bile oldu içimden. Ama aklımız kesmiyor tabii. Sonra sonra çok sevdim Özgür hocamı. Sınıfta şiir okumaları yaptırdı, yeri geldi zorla şiir okuttu. İyi ki yapmış bunları.

Sonra ben biraz büyüdüm, liseye başladım.

Lise öğretmenlerimin de etkisi çok büyük oldu hayatımda. Hayatıma yön vermemde… Temelimde bu iki isim yatıyor ama. Nevin Yazıcı Hamarat ve Özgür Özmeral.

Yusuf Taga:
Bu adam öğretmenlik mesleğine yakışmayacak tek insandır bence. Öğrenciyi aşağılamak bunda, kendini bir bok sanmak bunda, milleti hakir görmek bunda. Görmemiş, bildiğin ayı. Evet, kusura bakmasın ama gerçekler bunlar. Okursa da bunları gerçeği o da biliyor ne de olsa, öğrencilerinin hatta öğretmen arkadaşlarının bile onun hakkında neler düşündüğünü falan. Hep şey derdi sınıfa “Allah’ın dağdan inme ayıları, ipinizi kopartıp gelmiş ananız babanız İstanbul’a”

Yalnız bunu diyen adam bu cümleleri kurduğu zamanlarda İstanbul’a yeni tayin olmuştu. Benim dedem İstanbul’a Cumhuriyet kurulmadan önce gelip yerleşmiş mesela. Aşağılamaya çalışırdı bu Yusuf Taga bütün öğrencileri. Okul varoşta ya hani. Gözlükleri de çok iğrençti söylemeden edemeyeceğim. Bir de Renault 9’u vardı, sanırsın ki Aston Martin. Kızını çok överdi, benim kızım şöyle zeki, benim kızım böyle çalışkan, şu şekil başarılı falan. Merak ediyorum kızı ne iş yapıyor şu anda. En son Ataköy Cumhuriyet Lisesinde mi ne görev yaptığını duymuştum. Değişti mi acaba? Yoksa hala öğrencilere o şekilde mi davranıyor, merak ettim.



Lise 1 Matematik Hocam:
İsmini unuttum. Unuttuğum için utanıyorum şu anda ama sadece 1 yıl birlikte olmuştuk, Ayşe olabilir ismi. Dünyanın en şefkatli öğretmenlerindendir ama ben onu da delirtmeyi başarmıştım. Yeşilköy ya da Yeşilyurt’ta yaşıyordu yanlış hatırlamıyorsam. Çok seviyordum ama hocamı. Sevdiğimden yapıyordum zaten o kadar hayvanlığı da. Nazımız geçiyor ya nasıl olsa.

Ayşe Başak Sucugil:
Lise 1’e giderken İngilizce öğretmenimdi. Masmavi gözleri vardı. Âşıktım bildiğin. Ama deli ederdim onu da. Çok döverdi bizi. Nişanlısı mı ne vardı okuldan almaya gelirdi, uyuz olurdum lavuğa. Ne oldu onu da merak ediyorum.

Dilek Hoca: 
İki ismi vardı bu hocanın. Soyadı Atlı olabilir tam hatırlamıyorum. Lise 1’de Tarih öğretmenimdi. Asker kızıydı. Mükemmel tarih anlatırdı. Tarih dersim hala çok iyidir ve aklımdadır öğrendiğim her şey. Dilek hocamın sayesinde oldu. Acayip sinirliydi ama. Tersi pistir yani. Bir keresinde bir tokadını yemiştim. Hey gidi. Kamyon çarptı gibi. En son Bağlar Lisesinde öğretmenlik yapıyordu sanırım, seneler önce. Şimdi neler yapıyor, nerelerde bilmiyorum.

Nizamettin Ayrancı:
Görebileceğiniz en mükemmel adamlardan biri. Dikkat edersen öğretmen demedim, adam dedim. Hakikaten öyleydi be. Mükemmel öğretmen, mükemmel adam. Hayatımda büyük etkisi vardır Nizamettin hocamın. Muhasebe dersimizin yanında Maliye dersimize de girerdi ve hiç notum düşük gelmemiştir. Çünkü öğretmeni seviyordum, dersi can kulağıyla dinliyordum. Ve çalışmıyordum sınavlara da. Derste dinlediğim yeterdi bana. Onun derslerinde sınıfın ineği bendim. Saz arkadaşları vardı bir de. Murat hoca, Nebi hoca, Hamit hoca. Boş dersleri olduğunda okulun yukarısındaki kahveye okey atmaya giderlerdi. Çok yakalamışlığımız vardır. Hafta sonları da halı saha maçı yapardık. Nizam hocanın da tersi pistir, tokat falan atmaz direkt yumrukla dalardı. Birkaç kere dayağını yemişliğim vardır ama pek kıyamazdı bana vurmaya. Benim için hep “Salaksın” diyordu. Ve ekliyordu “azcık defter kitap açsan amına koyacaksın ortalığın ama yapmıyorsun” aynen bu şekilde diyordu. Ulan nasıl özledim bu adamı ben şu an ya. Taşaklarını milli eğitim bakanı yesin senin Nizam hocam…

Berna Ayrancı:
Nizamettin hocanın eşi. O da biriciktir. Bilgisayar derslerimize girdi bizim bir dönem. Sonra başka bir dersimize giriyordu. Pek konuşmadık ama anne gibiydi o da. Yeri geldi mi de sikerdi belamızı. Yazılı yaptığı zaman kâğıtların boş kalan yanlarına serbest karalamalar yaptırırdı. İster bir şeyler çiz, ister bir şeyler yaz. Ben şiyir yazardım tabii ki de. Üstelik bu yaptırdıklarından dikkatini çeken olursa gelip sorardı böyle bir şey y azmışsın/çizmişsin sebebi nedir? Ya da överdi, ne güzel yazıp çizmişsin falan diye. Güzel eğitimciydi be Berna hocam.

Murat Daş:
Eğitim/Öğretim hayatım boyunca bu adamdan bir kamyon dayak yedim, çok da fena döverdi ama hep en sevdiğim hocalardan biri olmuştur. Neden bilmiyorum o kadar dayağa rağmen seviyorum, normal şartlarda nefret etmem gerekiyor. Çok seviyordu da beni. Adamı çileden çıkartıyordum. Sinir hastası gibi bir şeydi zaten. Lise 1’i ilk okuduğum yıl (iki kere okudum ben Lise 1) her teneffüs sigara içerken yakalanmaktan ya da bir şeylere zarar vermekten yanına giderdim. Müdür yardımcımızdı. Yanaklarımdan kıvılcım çıkana kadar tokatlamışlığı vardır ama aynı zamanda da halı saha maçında kurtardığım bir şuta ( o zamanlar hocaların kalecisiydim) “Of amına koyim o nasıl çıkarttın öyle Batuhan helal oğlum sana lan” diyecek kadar samimi bir adamdır Murat hocam. Bilmiyorum haberi var mı yazar olduğumdan falan. O sanıyorum ki Yenibosna’da parklarda takılan bir serseri olacağımı sanıyordu okuldaki davranışlarıma paralel olarak. Hakkı da yok değildi hani o davranışları sergileyen birinden başka bir bok olmazdı zaten. Bu adamı da çok özledim ben. Olsa da iki tokat çaksa ağzıma, sigara içerken yakalasa falan.

Eda Daş:
Sadece 1 yıl dersime girdi. Biyoloji dersi. Hatta 1 yıldan da az. Doğum yapması yakındı, yarım dönemden biraz fazla girdi dersimize. Bugün biyoloji dersine dair ne varsa aklıma Eda hocamın sayesindedir. Eşi Murat hoca gibi o da pis döverdi ama hiç dayağını yemedim ben çünkü dersinde çok başarılıydım. Bağırırdı sadece. Sonra fark ettim ki bir hocanın dersinde başarılı bir öğrenciysen yaptığın yaramazlıklara karşı dayak yemiyorsun, sadece fırçalıyorlar. Bunu keşfettikten sonra dayağı pis olan bütün hocaların girdiği derslerim hep iyi olmuştur ağır dayaktan kendimi koruma içgüdüsü işte. Eda hoca bilmiyorum ne oldu, o gittikten sonra 3 yıl daha o okulda kaldım ben.


Musa Hoca:
Sik kafalı öğrenciler olarak kendisine Kıllı Musa lakabını uygun görmüştük. Biraz fazla kıl mevcuttu suratında ve gömleğinin boğaz kısmına yakın olan yerlerde yaptığımız gözlemlerden yola çıkarak. Ama öyle garip bir adamdı ki Musa hoca… Mesela cebinde kelebek diye tabir edilen bıçak var senin, arama yapacak ya, önce sorardı; “oğlum üstünde bir şey var mı, varsa çıkart” diye. Yok dersen ve o bulursa o kelebeği adamın götüne sokar. Şayet var hocam deyip çıkartır masaya koyarsan birazcık nasihat eder, sınıfına gitmeni söyler ve tam kapıdan çıkarken şöyle derdi; “çıkışta gel eşyalarını al benden” çıkışta almaya gittiğinde de bir daha okula bu tür şeyler getirirsen belanı sikmekle tehdit ederdi. Ha getirdin diyelim ve yakalandın. O zaman seni öyle pis döver ki, kamyon çarptı desen inanmazlar. Böyle değişik bir adamdı Musa hoca işte. Doğruyu de, canımı ye modunda. Ben hiçbir şeyi saklamadım ondan. Bir keresinde arama yaparken üzerinizde bir şey varsa çıkartın demeden daha ben çıkartıp sigara paketini koydum masasına. Çıkışta da aldım paketimi ama 5 tane içilmişti içinden. Ayıptır lan bu diye düşünmüştüm. Öğrenci adamım, Marlboroydı hem de ha.

Hasan Çınar:
Öğretmen değil arkadaş. Arkadaş. Dost. Kanka. Adamın hası. Çok özledim bu adamı da. Şimdi ismini söyleyeceğim, komik derse girerdi. Müteşebbislik. Böyle ders ismi mi olur amına koyim ya demeyin, olmuştu. Sigara içerken yakaladı, gülüp geçti, okula girerken telefonlarımızı emanet ederdik, lan öyle özledim şu an bu adamı yolda falan görsem koşup sımsıkı sarılırım ha. Pikniğe gelmişti bizimle rakı falan almıştık gözardı etmişti. Adamın dibi ya. Hasan hocam benim. Onun katta nöbetçi olduğu günler tuvalette o kadar rahat sigara içerdik ki.

Nebi Oran:
Kimya öğretmenimdi ilk başta. Sonra ders programı yoğunluğundan dolayı başka kimya öğretmeni gelmişti bizim derse. Aynı zamanda hocaların futbol takımının belkemiği. Kilosuna rağmen süper top oynardı. Kimya dersinden geçtiysem, Nebi hocanın sayesindedir. 11 yıl sonra bile “Kovalent bağlar” deyişi aklımdadır. Güzel ders anlatırdı. Benim gibi rakam ve matematik özürlü bir adama bile formül öğretebilen bir adam. On numara, beş yıldız.

Hamit Hoca:
Soyadını unuttum şimdi ama, Coğrafya dersimize giren Trakyalı bir öğretmendi. Sevmekle sevmemek arasında kaldım hep. İyi bir adamdı ama öğrenciyi aşağılardı biraz. “Antenler”, “Denyolar”, “Lan Armut” en çok kullandığı kelimelerdi. Güzel ders anlatırdı, adamın aklına sokardı. Çok da yazdırırdı amk hiç istemezdim o gelsin derse diye. O kadar çok yazdırıyordu düşün.

Türkan Hoca:
Soyadını unuttuğum için utanıyorum biraz ama hayatımda büyük etkisi olan bir kadındır. Çok döverdi ve pis döverdi ama çok da sevdirirdi kendini. Sınıf öğretmenimdi. Lisede beni dizginleyen bir şey varsa birincisi bu kadından dayak yeme korkusu, ikincisi de bu kadının ilgisidir. Her şeyimizle ilgilenirdi ya. Anne gibi yemin ediyorum. İstanbul’a uğradığım bir zaman mutlaka gideceğim okula, elini öpüp sarılayım. Azcık da olsa adam olduğumu görsün. Çabalarının en azından bir kısmının işe yaradığını belirteyim. Kocası vardı bir de Adnan hoca. Yan taraftaki Altınyıldız İlköğretim Okulunun müdürü. O adamı da çok severdim.

Sevgi Hoca:

İsmi Sevda’da olabilir tam emin olamadım, suretini hatırlıyorum ama ismini unuttum. Bilgisayar hocamızdı. Bilgisayar derslerimizi laboratuvar dedikleri sınıftan ayrı bir yerde yapardık. Her öğrenci için bir bilgisayarın olduğu bir ortamda. Hiç onun anlattıklarını yapmadık gerçi. Genelde dandik bilgisayarlarda Süper Mario oynardık. Bilgisayarların dandik olduğunu bir keresinde Half Life yüklemeye çalışıp da bilgisayarı çökerttiğimizde öğrendim. Çok sakin bir kadındı bu da. Küt, sarı saçlı, güler yüzlü. Bir keresinde bilgisayarların başından kalkıp arka taraflarda 4-5 tane piç kümelenip “kabak” oyunu oynuyorduk, sinirinden ağlatmıştık. O gün çok kanıma dokunmuştu bu. Sonrasında hep dersinde uslu durdum, dersini dinledim. Kabak oyununu bilmeyen var mı bilmiyorum ama kemerle oynanan, dayağa dayalı bir oyundur.

Semra Hoca:
Din öğretmenimizdi bizim. Ben çok severdim ama o beni pek sevmezdi serserilik ediyorum diye. Çok şeker bir kadındı. Ne oldu acaba, nerelerde merak ediyorum. Yanlış hatırlamıyorsam bir keresinde Şirinevler civarında yolda karşılaşmıştım.

Metin Hoca:
Lise Edebiyat öğretmenim. Bugün yazar olduysam bu adama inadımdan olmuşumdur kesin. Kompozisyon derslerinde takdir edersiniz ki güzel şeyler yazıyordum. Evet,  o zamanlar güzel geliyordu. Ama daha bol argo kullanıyordum. Bir kitabım olsun hayallerim vardı. Bana hep “Sen anca gırgır da yazarsın bu argolarla” derdi. Uyuz olurdum. Günü geldi, kitaplarım oldu, daha da olacak. Üstelik onu da haklı çıkardım. Gırgır’da değil ama başka bir mizah dergisinde yazmaya başladım. Ellerinden öperim Metin hocam.




Pınar Hoca:
Felsefe hocamdı. Bu kadına ettiğimi İsrail Filistin’e etmedi. Ulan arkadaş bir insan hiç mi rahat durmaz derste ya. Çok kavga ettik, çok disipline verdi beni. Sonra hep barıştık ama. Mezun olduktan sonra okula uğradığımda aramız iyiydi ama. Güzel konuştuk. Adam olacağımın sinyallerini vermiştim, o da memnun olmuştu.

Sultan Hoca:
Soyadını hatırlamadım. Fizik öğretmenimizdi. Ölünce ahiret denen yerde benden bi’ ton alacağı var bu kadının. Arka sıralar komple ayaklanıp halay çekmek, zippo benzini döküp sınıfın perdelerini yakmak, kış aylarında havanın karanlık olduğu anlara denk gelen derslerinde ışıkları söndürüp sınıftan çaktırmadan kaçmak, perde arkasına saklanıp da cam kenarında sigara içmek, sıranın üst kısmını yerinden söküp sınıfın diğer köşesinde uyumaya çalışan arkadaşın üstüne atmak vb. eylemlerim oldu bu hocanın dersinde. Branşından ötürü Atom Sultan derdik. Bağırırdı ama o kadar az çıkardı ki sesi, duymazdık bile. Çok üzdük çok. Ama o bizi hiç disipline bile vermedi. Nasıl sabırlı bir kadınmış lan ya peygamber gibiymiş yemin ediyorum… Görsem de bir yerlerde özür dilesem falan.


Hüseyin:
Evet, hüseyin sadece. Hoca denemeyecek kadar göt, aşağılık bir herif. Bak bu kadar insan yazdım, bir tanesine küfür etmedim ama bu şerefsiz o kadar yavşak bir adamdı ki. Sözde okulun Rehber öğretmeni. Psikolojik danışman. Zürriyetini siktimin. O kadar adi insan tanıdım hayatımda, genel olarak. Bu kadar kaypak birine çok az rastladım. Çapulcu isimli kitabımdaki “Elimdeki Tek Eldivenin Çok Acıklı Öyküsü” adlı yazıda takdim ettiğim Turuncu Saçlı Peygamber var ya, onu okuyan ne demek istediğimi daha iyi anlar sanırım. Bu yavşak birkaç yıl önce sanırım bir kız öğrenciyi taciz edip görevinden uzaklaştırılmış, öyle duydum ne kadar doğru bilemiyorum.





Evet…

Sanırım bu kadar. Şu anda aklıma gelen, vardır daha etki eden öğretmenlerim, mutlaka… Aklıma gelince buna benzer bir tane daha yazarım Part 2 olarak.

Bu saydığım insanlar olumlu ya da olumsuz, hayatımda iz bırakanlar. Çoğu güzel izler… Birkaçı hariç tabii. Güzel günlerdi be. O zamanlara dönebilsem keşke. Keşke. İçim eziliyor bazen düşündükçe hele ki lise yıllarımı. Çok özel yıllardı o yıllar. Lise anılarımdan birkaç kitap çıkartabilirim ileride. O kadar dolu yaşadım…

Ve sizlerden ricam, burada ismi geçen öğretmenleri tanıyanlar varsa, bu yazıyı okutun onlara, lütfen.

Batuhan Dedde