22 Şubat 2013 Cuma

Bakma Sen Bana, Ben Tıbben Mümkün Değilim


+Kendine niye yapıyorsun bunu?

…………

+Kendine niye yapıyorsun bunu?

……….

+Kendine niye yapıyorsun bunu?

……..


Az önce yukarıdaki spotta bir adamın ayna karşısında konuşmasını okudunuz.

Evet, kendime niye yapıyorum bunu? Bu kadar dert edinecek ne var bu avradını siktiğimin dünyasında ulan? Diye bağırıyorum kendime son zamanlarda. Ve ekliyorum; geberip gideceksin bir gün, siktir et dibine kadar yaşa, tadını çıkart en acısının da en tatlısının da…

Ayıp ediyorum kendime. Cidden ayıp ediyorum. Benim kendime ettiğimi Amerika dünyaya etmiyor. Yazık. Bir insan göz göre göre bilinçli bir şekilde hayatına neden bozuk para muamelesi yapar ki?

Kendimden endişe duymaya başladım artık, zihnimden korkuyorum. Gerçekten korkuyorum. Bunu laf olsun diye demiyorum belki de şu anda böyle bunu yaparak üstü kapalı bir şekilde yardım dileniyorum gibi ama durum bu. Zihnimden korkuyorum, onun istediği şeylerden korkuyorum, gözümün önünde oynattığı sinemaskoptan korkuyorum. Karanlık şeyler sunuyor çünkü bana. Acaba ciddi anlamda bir akıl sağlığı bozukluğu mu yaşıyorum? Olabilir kuzucuğum, hayatta her şey mümkündür bana göre.

İçimde adını koyamadığım bir şeyler var. Zihnimde, göğsümde falan. Fırtına değil bu. Bunalım da değil. Başka bir şey bu meret. Nasıl desem… Piyanodaki akordu kopmuş tek tuşum işte.

Halbuki ne güzel şeyler oluyor, bir şeyleri başarıyorum falan ama. Ne bileyim eksik bi taraflar var. Keşke bir uyuşturucu olsa, içsem ve 40 yıl falan uyusam. Ne güzel olur. Varsa öyle bir uyuşturucu bilen, duyan, gören…

Geçenlerde götün birini dövmüştüm. Birilerinin bir şeyleri mi ne çıkmıştı, bayağı bir tehdit ettiler, silah göstermeler falan. O ibnelerden de bir ses çıkmadı, nasıl da umutlanmıştım belalı biri çıktı da sonunda öldürüp çöp tenekesine atacaklar diye ama o ibnelerden de bir ses çıkmadı. Eğer burayı okurlarsa onlara diyorum bunu; “Ananızı bacınızı sikim lan sizin o kadar tehdit ettiniz bir sikim yapmadınız orospu çocukları, götünüz yiyorsa öldürürsünüz oğlum beni.”

Biri bana bunları dese az bir şey kinim bile olsa gidip öldürürdüm. Delikanlı olan yapar bunu.

Günlük tutuyorum kendime. Epey zamandır… Bir gün o günlükleri okursanız, çok önemli olduğunu düşündüğüm şeyler var orada, hiç kimsenin bilmediği, bilenlerin ise sadece yüzeysel olarak bildiği mevzular. Günlüğe şeffaf davranıyorum, çektiğim otuz birden, karıştırdığım burnuma kadar yazıyor. O kadar şeffaf. Dolayısı ile ben öldükten sonra insanların eline geçmesini istiyor, buna özen gösteriyorum. Utandığımdan ya da utanacağımdan falan değil ha. Günlüğün kültürüne uygun bir durum çünkü bu. Ben yaşıyorken okuduktan sonra ne anlamı kalır ki?

Neyse.

Zihnimden korkuyorum diyordum. Karanlık şeyler dolanıyor çünkü içinde. Siktir olup gitmiyorlar da, siyah, yoğun bir duman gibi çöktüler, elimi sağa sola sallayıp o dumanı dağıtıyorum ama elimi indirdiğim anda tekrardan çöküyorlar zihnimin içine. Ve sonsuza kadar sallayıp da dumanı dağıtacak kadar güçlü kas yapısına sahip ellerim yok. Yoruluyorum. Yorgunum…

Ne olacak böyle bilmiyorum hiç. Bu yol nereye gider, nerede biter, bu karanlık yolda hiç sokak lambası yok mu? Hiç durak yok mu? Hiç bilmiyorum. İnsem şu binekten karanlık bir tarlanın ortasında, zaten yolum kayıp, iyice kaybolacağım gibime geliyor…

Zihnimden korkuyorum…

Tanrım ateşle oynadım bana pansuman yap.

Neyse.

Furkan Çalışkan’ın çok harika bir satırı ile bitirelim;

Bakma sen bana, ben tıbben mümkün değilim…

Her şeyi özetlemiş değil mi?

Al bu da bölüm sonu canavarı;

bölüm sonu canavarı olarak seçtim çünkü başka bir gezegene aitmişim de, yurdundan sürgün yaşıyormuş gibi bir ruha sahibim.


Batuhan Dedde

21 Şubat 2013 Perşembe

Tanrısal Mektup


Ne kadar yalnızım tanrım? Yanlış anlama, bu sana ortak olma çabası değildir, bilakis ben istemiyorum bunu, dayatıyorlar, dayıyorlar resmen.

Neden böyle oluyor anlam vermiş değilim. Ne tür bir cezaya mahkûm edildim senin tarafından, bunun hakkında da bir fikrim yok.

Bir kuyunun içinde yaşıyorum, amenna. Bekliyorum, arada bir ufak bir parçası görünen gökyüzünü izliyorum, insanlar geçiyor kuyunun başından, bir bakış atıp geçiyorlar, üzerime tükürenler de yok değil hani. Bazan kuyunun yanından geçenlerden yardım istiyor gibiyim, güvenilir tiplerden. Ellerini uzatıyorlar bana, sağ olsunlar. Yukarı doğru da çekiyorlar, bu ne mükâfat böyle… Sonra tam kuyudan çıkacakken, pis bir gülüş atarak suratıma bırakıyorlar elimi, her seferinde daha şiddetle düşüyorum aşağı ve her seferinde düşmenin şiddetine bağlı olarak daha da bir saplanıyorum kuyunun dibindeki çamura.

Ben artık çamura saplanmak istemiyorum tanrım. Kir tutmak istiyorum artık, temiz bir elbise gibi, kirlendiğimde göstermek. Elbisem o kadar kirli ki, bunca pislik, hatta kan bile göstermiyor kendini!

Güçlü durma çalışmalarından bıktım, sıkıldım. Keza gülümsemekten de.

Neyse. Bundan sonra söylemek istediklerimi zaten biliyorsun tanrım, yazmaya lüzum yok.



Bak bu da bölüm sonu canavarı. Sende dinle, sıkı parçadır. Yarattığın iki güzel insanın ortaya çıkardığı bir iş... Biri hayatı boyunca ona zulüm ettiğin Nazım Hikmet’tir, diğeri de Cem Karaca…

Ne harika insanlar yaratmışsın, artık böyle harika insanlar yaratmıyorsun, neden?



Selametle…


Batuhan Dedde


17 Şubat 2013 Pazar

Çoban Yıldızı


Her şey o kadar karmaşık ki…

Şu dünyanın, tanrısal sistemlerin, insani sistemlerin, dönen şu çarkın nasıl işlediğine dair o kadar kafa yordum ki bu zamana kadar. Sanırım kayışı sıyırdım…

Ne kadar güzel şeyler oluyor aslında. Ot Dergisinde yazmaya başladım. Bir abimin telefonda bana söylediği bir şey var. Bir diyalog geçti aramızda bu dergiden bir abimle…

+ Oğlum n’aptın, bakabildin mi dergiye, nasıl?

-Abi şahane olmuş bence, harika…
+ Nasıl bir duygu?
-Vallahi abi gurur duyuyorum galiba bu isimlerin arasında olmaktan vs.
+ Ee oğlum artık Bank Asya’da değilsin, Şampiyonlar Ligi burası, hadi bakalım…
-Eyvallah abi….

Tamam, eyvallah. Bunlar çok harika şeyler belki ama işte… Amalar var.


Benim bir de Nobel hedefim var biliyorsunuz değil mi? Tarihte biraz sapma olabilir belki ama o kürsüye mutlaka çıkacağım ben. Bu kesindir.  Bir de kızım olacak. Bu da kesin.

Ama bir şeyler var, ne olduğunu bilmiyorum, ne kadar şey başarmış olursam olayım, ne kadar huzur olursa olsun…

Beynimde, ruhumda bir yerlerde kanserli bir parça var, beni ölüme çağıran bir parça. Neden bunu yapıyor hiç bilmiyorum, anlayamıyorum da, yok edemiyorum o parçayı ama ölüme çağırıyor, ölümü istiyor sürekli. Sanki bütün acılarından kurtulacakmış gibi…

Ve öyle de hassas bir mekanizmadır ki bu, gördüğü bir resimden, fotoğraftan, okuduğu bir şiirden, dinlediği bir müziğin yan yana gelmiş iki notasından etkilenip de kabarıyor iştahı, hemen tetikleniyor. Öylece hassas bir vaka…

Bu beni endişelendiriyor. Gerçekten. 1 Kasım 2012 tarihine kadar bunları ben de istiyordum şiddetle, girişimlerim de oldu. Ancak… Kuzenimi kaybettikten sonra tamamen sildim bu düşüncelerimi kafamdan. Sildiğimi sanıyordum. Şimdi istemiyorum ama çeken bir şeyler var, çekim kuvveti olan. Neden böyle yapıyor anlamıyorum. Bu meraka karşı koyamıyorum, bu arzuyu bastıramıyorum. İlk defa ben istemiyorum bunu ama bir şeyler zorluyor gibi. Yılgınlık mı bu, bıkkınlık mı isteksizlik mi bunu da bilemiyorum. Ben ölmek istemiyorum usta. Buhranlı ve çaresiz hissettiğim bir anda ruhumu bedenimden azad etmekten korkmuyorum değil hani…

Şu anda da bir yandan Teoman’ın Çoban Yıldızı çalıyor, sicim gibi akıyor gözümden yaşlar.

Bu aralar oldukça hassaslaştım sanırım. Ayıp değil söylemesi, geçenlerde iş yerinde gündüz vakti bir kanalda yayınlanan Evim Şahane adlı programı izliyorum, mecburen… Yapacak da bir şey olmadığından keyif almaya çalışıyorum. Bir teyze çıktı kocası vefat etmiş 3 tane kızıyla hayata tutunmaya çalışıyor gariban. Evini şahane yaptılar kadının, yapılı halini görünce haliyle duygulandı kadın ağlamaya başladı bir yandan çocukları ağlıyor onları sakinleştirmeye uğraşıyor falan filan. Sonra bir baktım ben de ağlıyorum onlarla. Bu kadar etkilenecek ne oldu, neden ağladım bilmiyorum. Ki son dönemlerde bu sık sık oluyor. Kemal Sunal’ın Garip filmindeki bir sahnede bile ağladım. Açtım filmi izleyeyim dedim. Severim öyle nostalji filmlerini.

O ağladığım sahne de bu…




Ben böyle olmak istemiyorum aga. Öküz olmak istiyorum. Hayvan olmak istiyorum. Taşaklarımı kaşımak, yere balgam atmak istiyorum.

Anladın mı?

Ruhumun kenarına kanser gibi yapışıp kalan bu ölüme istekli piç hissiyatı değil…

Al bak bu da bölüm sonu fitili…

Ben hiç kimsem olmadan, 
Tepeden tırnağa ona hiç sarılmadan, 
Şimdi ölmek istemem kalbine dokunmadan, 
Hadi al götür beni hala benimmişler gibi, 
Evime yurduma 
Taze meyve tatları yağmurlarında, 
Çoban yıldızı... 

Sen benle kal, çoban yıldızı 
Zamanın varsa, biraz daha



Batuhan Dedde

14 Şubat 2013 Perşembe

Şans & Şans


Hayat ikinci bir şansı sunar mı aynı kategoride? Var mı hiç acaba yakalayan. Sanırım yoktur. Aynı kategoriden bahsediyorum ama. Mesela aşkta kaybettiğin bir şey hayatını alt üst eder fakat çok güzel bir iş yaşantın olur, orada harika şanslar yakalar ve bunları değerlendirirsin. Mevzu bu değil. Aşkta kaybettiğini bir kere daha aşkta bulmak ya da işte kaybettiğini bir kez daha işte bulmak. Yok değil mi? Bence de yok.

Pek çok şansım oldu bu zamana kadar. Kimisini isteyerek teptim, bile bile, kasten. Kendime arkadan kasten sert bir faul yapmak gibiydi bu. İsteseydim böyle olmazdım dalyaraklığına girmek istemiyorum ama bu batık yaşantı da benim kendi tercihim, bunu izah etmeye çalışıyorum. Sırtımı döndüğüm şeyler oldu. Belki de insanların hayatlarının geri kalanında mutlu olmalarını sağlayacak şeyler. Ama ben bunu istemedim, bunları istemedim. Neden? Ben de bilmiyorum inan ki. Bir aidiyetsizlik var bende bu insanlara karşı, bu gezegene karşı, bu varoluşa karşı. Sanki buraların adamı değilim ben. Be amına koydumun çocuğu, ne farkın var, altın mı sıçıyorsun? Diyorum bazan kendi kendime… Bunun da cevabını veremiyorum.

Bu aralar ne kadar da çok yazıyorum buraya. Bu sıkıntılı olduğumun göstergesi. Sıkıntı oldu mu ben kaçıyorum bu bloğa, bir şeyler çiziktiriyorum işte…

Öğlen 12’de girip gece 12’de çıktığım bir işim var. Bütün günümü sikip atıyor. Hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey düşünemiyorun… Çok da fazla yoruluyorum çalışırken, yorgun argın eve gel, yemek ye, bi kahve yap, sabahın 5’ine 6’sına kadar otur bilgisayar başında, sonra da vur kafayı yat, öğlen zar zor yataktan kalk tekrar işe git…

Napıyorum? Garsonluk yapıyorum keke. Bulaşık yıkıyorum, servis yapıyorum, sipariş alıyorum, çay veriyorum, arada waffle da yapıyorum. Göt kadar dükkanda çalışıyorum zaten. Yorucu ama keyif almaya çalışıyorum işte… Tecavüz durumları yani.

Kafamın içinde bir roman var. Güvendiğim, sağlam olacağına inandığım bir roman. Bu aralar onu yazma isteği çok doğuyor içimde ama işten vakit ayıramıyorum, kafamı toparlayamıyorum… İşte ikinci haftam bu. Ama bırakmayı planlıyorum bu romanı yazabilmek için. Ben yarına sigara param denk mi diye endişe duymak istemiyorum ama bir yandan da yazılar, kitaplar, şiyirler, öyküler, romanlar yazmayı çok seviyorum. Bu amına koydumun memleketinde zaten adam gibi bir sistem olsa, ben kitap yazmaktan başka bir işe ihtiyaç duymazdım, o zaman da rahat rahat oturup kafa yorardım, en güzel şeyleri çıkartayım diye uğraşırdım… Bırakmayı istiyorum işi bir yanım ağır basıyor diğer yanda da gerçekler var. Ödenmesi gereken faturalar, günlük yemek/sigara parası, kira, harçlık vs…

Bir de kafamda farklı projelerim var, kendime dükkan açmak, işletme kurmak açısından. Umarım bunu yaparım bir gün ve pek çok kişi buraya gelip bir çayımı, çorbamı içer. Zevkle ağırlarım. Çaylar benden lan merak etmeyin…

Bu arada…

Bir kedimiz var. İsmi Şans. Çok aptal bir şey. Çok sevimli. O kadar sıcak bir kedi ki. İnsanlardan daha çok çok çok fazla seviyorum onu. Geceleri geliyor yanıma yatıyor, battaniyenin altına girip kıçıyla beni dibe doğru itiyor, patisinin birini göğsüme koyup hırıldaya hırıldaya uyuyor. Ne kadar mükemmel bir his bu. Gerçekten. Beni çok seviyor. Ben de onu çok seviyorum. Ve bana zarar vermiyor. İnanabiliyor musun? Seviyor ama zarar vermiyor. Ne kadar harika… Bunu yazdım şu an çünkü yine geldi kucağıma yattı, patisinin birini göbeğime attı boynunu da dizimden aşağı boşluğa saldı öyle uyuyor beyefendi… Bu fotoğrafı da şimdi çektim...

Neyse konuya döneyim.

Şanslardan bahsediyordum ben değil mi en başında? Cidden bir an unuttum. Kedim Şans’ın da kucağıma gelmesi tam bu anda, güzel bir tesadüf oldu…

Tren kalktı mı dönmez, gemi kalktı mı dönmez, uçak kalktı mı dönmez… Dönmez oğlu dönmez. Şans da (kedi olmayan) bu tür vasıtalara benzer. Bir kere kaçırdın mı bir daha gelmez geri. Benzerleri gelir belki ama hiçbiri o kaçan gibi değildir. Ben tanrı olsaydım, ikinci şans diye bir faktör bahşederdim insanoğluna… Pişmanlık, keskin bir duygu çünkü. Gerçi ben tanrı olsam çok fazla şey farklı olurdu bu yeryüzünde. Kendisi daha iyi bilir gerçi ama işte… Neyse.

Hazır bugün 14 Şubat…

Bir de şundan bahsedeyim, ne zamandır kendi kendime aynanın karşısında konuşmaktan sıkıldım bu mevzuyu çünkü. Şimdi burada yarak kürek “anaa herife bak manita arıyo kendine” diye düşünecek arkadaşlar varsa eğer, bir zahmet geri dursunlar. Sosyal Ağlarda mesaj kutuma gelen mesajları göstersem, “abi büyüksün” derler. Aramaya gerek kalmıyor yani bazı şeyleri ama gelen değil bulunan makbuldür.

Bundan 4-5 yıl sonrasında, bu memlekete, bu gezegene edebiyat alanında bir iz bırakacağım ben. Kararım kesin ve nettir bu konuda. Ünlü olmak mı artık ne sikim olarak adlandırıyorsanız onu. Ondan olacağım. Zor zamanlar geçiriyorum. Bunlar geride kalacak. 4-5 sene sonra ipimle kuşağım sikimle taşağım modunda yaşayacağım. İşte aslolan şey, bu zor dönemde sırtını yaslayacak birini bulabilmek. Bollukta çok insan olur ama kıtlıkta fareler bile başka yere göç eder. Vay amına koyim lan atasözü gibi oldu bu da. 100 sene sonra anonim olarak dolanır bu cümle sağda solda diyim ben…

Neyse…

İstemiştim ki ben,
Bu zor zamanımda, cebimde paramın olmadığı dönemlerde sarıldığımda bütün dünyanın anasını sikim ya diye düşünceler aklımdan geçsin sonra o ferah dönemlerde ben sırtımda taşıyayım onu. Herhangi biri bu. Belirli biri değil. İşin pislik tarafı ise hala bunu düşleyecek cesareti bulmak kendimde. Aptal cesareti derler ya. Ondan işte.

Ama bunların hiçbiri olmayacak, bunu da biliyorum. Paranoyalar hafife alınmayacak kadar gerçeklik barındırır. Ve ben paranoyak bir insanım. Ta en başından beri. Varoluşumdan beri. Ben paranoyaksam ve tanrı bana özünden üflediyse, tanrı da paranoyaktır. Aksini iddia eden?

Neyse çok romantik oldum ben sert bir kahve yapayım da kendime geleyim. Gecenin bu saatinde güzel türküler ve kahve iyi gider… ha bir de sigara.


Ha bak şu da var…

Bir gün ben bu kaosun içinden dipdiri çıkacağım, bu allahın belası çaresizliği yarıp geçeceğim. O zaman cinsiyet ayrımı yapmadan taşak öptüreceğim, ayaklarıma sarılmasını izleyeceğim çok fazla orospu çocuğu var… Batuhan Dedde bunu demişti dersiniz, not alın bunu kenara. Bu zamana kadar hangi konuda kararlı davrandıysam yaptım, bunu da yapacam. Göreceksin. Göreceksiniz. Görecekler… hatta öpecekler!

Taşak öptürmek mecazi orada. Kimseye organımı öptürmem ben gıdıklanırım zaten.

He bu arada… Eskişehir’de o kadar mükemmel insanlarla beraberim ki… Korkuyorum bazen. Ben bu kadar iyi niyete, bu kadar iyiliğe ve güzel, huzurlu ortamlara alışkın değilim. Acaba bir ibnelik mi olacak sonunda? Endişesi var hep içimde ne yalan söyleyeyim… E çünkü bu zamana kadar böyle orospu ortamlarda oldum hep. Sikmeyeceği eşeğin önüne ot koymayan adamlara abi dedik, kardeş dedik. Sikiş bitene kadar ot koydular…

Emrah abi var mesela. Kral müzisyen. Eşi Meryem abla falan. Elinden Aduket atan ablam… Canlar can. Bir gün evlenirsem falan, onlar gibi bir çift olmak istiyorum bildiğin özeniyorum onlar muhabbet ederken falan içim gidiyo cidden imreniyorum…

Aile bireylerimi saymıyorum bile…

Bu kadar buradaki çevrem. Ve çok da fazlasıyla yetiyor. İstemem zaten daha fazlasını. Az, iyidir hep.

Al bak bu da bölüm sonu canavarı;

Hoyrat bir aşk içinde yandım çok zaman diyor adam...

Bir gün böyle içimi titreten biri olursa, rakı içip sarhoş olduktan sonra o yarak gibi sesimle bunu söyleyecem ona…









Sevgiler canım…

Batuhan Dedde


13 Şubat 2013 Çarşamba

Mezarlıklar Müdürü


Az önce bi’ sigara yaktım, geri yasladım kafamı, derin bir nefes çektim, dudağımın arasından çıkıp tavana doğru süzülen dumanı izledim. Dumanın içinde kaybettiklerimin siluetleri vardı sanki. Böyle düşündüm…

Aklım erdiğinden beri, bir şeyleri anladığımdan beri o kadar çok şeyi gömmüşüm ki… Beni de gömdüler, sadece ben gömmedim elbet. Aşklarımı gömdüm, arkadaşlarımı gömdüm, dostlarımı gömdüm, akrabalarımı, değerli şeyleri, maneviyatı yüksek olan değerleri… Ne çok şey gömmüşüm bu zamana kadar. Peki bir şeyi, bir olguyu gömmek onu geçirir mi? Bence hayır. İçine gömüyorsun işte, sadece seni çürütüyor ince ince. Kimse farkına varmıyor, kötü kokular yok, kötü görüntüler yok…

Bundan 4 sene önce yazdığım bir şiyir de demişim ki bir cümlesinde;

Ve her aşk sıkılmıyor kendini tekrar etmekten.
Ucuz bir barın köşesinde duran, her gün aynı şarkıları
Çalmaktan bıkmayan eski bir müzik kutusu gibi...
Haydi; ‘Tekrar çal Sam...’
,

İstisnası da yok bunun he. Neden böyle oluyor anlam veremedim 10 yıldır. Artık düşünmüyorum bile, sikmişim geçmişini. Emeklilik yaşı gelen kalp kırıklarım var benim, hala ayakta durmaya çalışıyorlar.

Neden böyle olduğunu bir gün algılayabilirsem, ciddi anlamda ereceğimi düşünüyorum. Böyle havada durmalar falan…

Hatanın bende olduğu kesin ve net. Çok keskin ve bariz bu. Hatalı benim. El insanı bir hatalı olur, iki hatalı olur ama yirmi iki kere hatalı olmaz. Demek ki suç bende, bir şeyler eksik ya da fazla. Nedir bunlar, bulamadım hiç. Bunları anlayabilmek için testler de yaptım ama sonuç hep negatif.

Eskiyi düşündüm de…

Dedim ya hani ne çok şey gömmüşüm içime diye… Kendi yarattığım dünyamda en büyük mezarlık, en parçalanmış, virane duvar, üzerinde yüzlerce çizik olan…

Ben az önce yine bir şeyleri gömdüm içime. Gömmek zorunda kaldım. Gömmek zorunda bırakıldım. Devlet memuru olsaydım, mezarlıklar müdürlüğünde görev alırdım. Bireysel bir yeteneğim var çünkü. Biçilmiş kaftanım…

Her gömüden sonra ne oluyor peki? Biraz daha çürüyor içim, biraz daha pislik bulanıyor ruhuma, biraz daha gömülüyorum falan.

Bir gün beni de gömecekler… O zaman huzura ereceğim, hani inanç gereği gideceğim yer belli, ateşlerin olduğu havuzlarda yüzeceğim belki ama. O dini öğretileri baz alırsak bunun bir sonu var, sonsuzluk yok, elbet cennet var. Ama böyle yaşarken? Güzel olacak umudu yok çünkü, tamam öleceğiz bir gün ama neden bile bile ortalama 60 sene bu ıstırabı çekeyim ki?

Bize kalan yine kalp kırıklarının arasından turuncu güneş huzmeleri düşlemek, bunlara zorla inandırmak o sikik ruhumuza…

Kabullenmek kısmı en dikenli tarafı bunu. Artık yok! Diyorsun kendi kendine. Geceleri tekrar ediyorsun. Kafasını gözünü yararak ruhunun, kabullenmesini sağlıyorsun benliğinin bu yokluk durumunu.

Kötü laf etmek düşmez kimseye anti kahramana bile. Sonuçta herkesin kendi tercihi, gitmek onların tercihiydi, onların gitmesini sağlayacak tercihi, yani gelmesini de tercih etmek bizim tercihimizdi. Kendi seçimlerin elinden kayıp gittiğinde bir şey yapamıyor insan, çaresizce bekliyor, bekliyor. Sonra bu bekleyişin de ne kadar anlamsız olduğunu görüyor, hiçleşiyor, başkalaşıyor…

Istırabımı hafifletecek hatta hayatımın geri kalanında zaman zaman beni mutlu edecek bir hadise var. Onu da yapacağım sanırım 30 bin lira kredi çekebilirsem. Yaparsam hepinizin haberi olacaktır mutlaka…


Amaçsızca yaşıyorum artık. Bir amacım yok. Bir idealim yok. Şu yazdığım kitaplar, mektuplar, şiyirler falan. Bunlar sadece vakit öldürmek için yaptığım işler bundan sonrasında. Dünyada kalan vakitte, ıstırabımı hafifletmek adına, ufak bir merhem sürmek gibi işte.

Amacımı gömdüm büyük bir B harfinin yanına.

Bir şey falan olursa bana dostlarım, yazdığım mektuplar var, onları kurcalayın, onlar size yol gösterecektir, ne demek istediğimi, amacımı sahiden büyük bir B harfinin yanına gömdüğümü, öğreneceksiniz. Öğreneceksiniz o harfin nerede olduğunu ve oraya neler gömülü olduğunu.


Neyse.

Bir gün hepimiz öleceğiz elbet, kimse kazık çakmadı bu gezegene, çakmayacaktır da…

O yüzden,

Gidenlerin, kalanların, gömülenlerin, içi çürüyenlerin, sümmanilerin, ruhu sürgünlerin, itlerin, çapulcuların, serserilerin, kimsesizlerin, yitiklerin, pişmanlıkların canı sağ olsun…



Haber: Önümüzdeki Sonbahar dönemi için yeni bir şiyir kitabı hazırladım dostlarım. Baskıya hazır halde. Geriye kalan tek şey beklemek… İsmi mi? İsmini çıktığında görürsünüz.

Al bu da bölüm sonu canavarı;


Batuhan Dedde


7 Şubat 2013 Perşembe

Çöl Köpeği ve 33. Peron


Hayat bazan öyle bir tekme vuruyor ki ağzımıza, zehirli… Bu tekmenin zehrindeki sihir, tekmeyi yedikten çok uzun zaman sonra acısını hissetmek. Köşeli jeton durumları…

Pek çok şeyi yaşayarak tecrübe ettim, o yüzden bu kardeşinizin dediklerine kulak verin bence. Yaşayarak öğrenmek güzeldir ama çok parçanı söker alır senden, birinin sana yaşayıp öğrenerek anlattığı şeyleri dinlemeyip sen de yaşayarak öğreniyorsan bunun adı aptallık bence.

6 Kasım 2011. Çok lanetli bir tarih. 33. Peron da öyle. İki üniversite bıraktım ama çarpım tablosunu bilmem, sayıları ve onların ilişiğinin olduğu hiçbir şeyi sevmem. Bu zamana kadar neyi sevmediysem gelip hayatımın orta yerine oturdu. Sayılar da öyle. 33. Perondan kalkan bir otobüs, beni bir daha asla dönemeyeceğim yollara götürdü. Bugünleri görebilseydim o otobüsün yolda kaza yapmasını dilerdim. Oysa ne kadar enayi bir umut varmış gözlerimde, bunu şimdi idrak ediyorum. Bir sürü güzel şeyi 33. Peronda bırakmışım. Ademoğluna olan inancımı, hayata dair güzel detayları, güven duygusunu, varoluşu, hiçliği. Hepsini orada bırakmışım  meğersem. 33. Peronda.

Bu benim kalın kafalılığım mı, jetonun çok büyük ve köşeli olmasından mıdır nedir bilmem, neredeyse 2 yıl sonra geldi ‘click’ sesi ve perde kalktı gözümden. Kalksa ne olur ki? Perde kalktı ancak gördüğün gerçekler çok çok uzaklarda bir sarayda yaşıyor, ben o sarayın kapısından içeri girmeye çalışan bir çöl köpeği.

Şimdi o sarayın kapısından girmeye yeltenirken ikiden fazla parçaya bölünüyorum. Birincisi köpekliğime, itliğime güvenmeyişim. Hayvan bu, huyu belli olmaz. Hayvan ama artık daha metanetli bir hayvan sanki, daha emin bir hayvan. Zamanında bir Lusnika’yı hayallerinden ısırmış bir köpek. Şimdi Lusnika, bir sarayın içinde hak ettiği kadar mutlu. Köpek? Köpek işte.

Bazı uzaktan izleyip Lusnika’yı ne kadar da hak ettiği şeyleri yaşadığını düşünüyorum, gururlu, mutlu, huzurlu. Bazı da içim elvermiyor, kapıp koyveresim geliyor, bazı da kapıp koyveresim geldiği halde hiçbir şeyi bozmamak için mideme çeşitli kramplar sokuyorum. Ki bu sadece zihnimden geçendir, bir şeyleri bozmaya gücüm yok artık, kimse de aynı yerden bir kere daha kırılma riskini almaz kemiğinin. Herkes ben mi? En olmadık yerlerinden defalarca kırılmaya olanak versin…

Daha önce demiştim, geç kalmakla meşhurum. Hayatım boyunca her şeye geç kaldım çünkü. Her şeyi geç anladım, geç idrak ettim hayatıma dair konuları, hayati mevzularımı…

Bir gün kendi cenazeme bile geç kalacağım sanırım, samimi söylüyorum…

Ne oldu peki?

Hiç…

Yazdığım bir şarkıda şöyle bir satıra yer vermiştim, “hep severek kaybettim.”

Başka bir yazımda, bir kısa öykümde ise; “güzel olan şeyleri kaybetmeye mahkumuz orospu çocukları” demiştim. Aslında o lafı en başta kendime ettim ama kendime küfrü yediremediğimden sizi de ortak yaptım, yalnız kalmamak için bu kaybedişte…

Sahi mahkum muyum? Bence müebbet yemişim ben, dizlerimde yüzyılın kırılganlığı…

Kaybedenlerin inandığı bir din kuracak olsam, açıkara tanrı olacağım, kesinlikle…

Kursak mı ki böyle bir inanç sistemi?

Hayatımı pek çok yerde bıraktım bu zamana kadar. Dedemin ölümünde bıraktım bir parça, bir parça başka mevzularda vs. büyük bir parçasını da 33. Peronda düşürmüşüm, öyle büyük bir parça ki, şimdi anlıyorum eksildiğimi, 2013 yılında…

Bu akşam alkol yok, kahve ve sigara var.

Bu sigarayı da 33. Peronda düşürdüğüm güzel şeylere yakayım bari…

Hadi geceniz zehir zıkkım ola…


(Kalın kafalı) Batuhan Dedde


Bu da bölüm sonu canavarı;