17 Şubat 2013 Pazar

Çoban Yıldızı


Her şey o kadar karmaşık ki…

Şu dünyanın, tanrısal sistemlerin, insani sistemlerin, dönen şu çarkın nasıl işlediğine dair o kadar kafa yordum ki bu zamana kadar. Sanırım kayışı sıyırdım…

Ne kadar güzel şeyler oluyor aslında. Ot Dergisinde yazmaya başladım. Bir abimin telefonda bana söylediği bir şey var. Bir diyalog geçti aramızda bu dergiden bir abimle…

+ Oğlum n’aptın, bakabildin mi dergiye, nasıl?

-Abi şahane olmuş bence, harika…
+ Nasıl bir duygu?
-Vallahi abi gurur duyuyorum galiba bu isimlerin arasında olmaktan vs.
+ Ee oğlum artık Bank Asya’da değilsin, Şampiyonlar Ligi burası, hadi bakalım…
-Eyvallah abi….

Tamam, eyvallah. Bunlar çok harika şeyler belki ama işte… Amalar var.


Benim bir de Nobel hedefim var biliyorsunuz değil mi? Tarihte biraz sapma olabilir belki ama o kürsüye mutlaka çıkacağım ben. Bu kesindir.  Bir de kızım olacak. Bu da kesin.

Ama bir şeyler var, ne olduğunu bilmiyorum, ne kadar şey başarmış olursam olayım, ne kadar huzur olursa olsun…

Beynimde, ruhumda bir yerlerde kanserli bir parça var, beni ölüme çağıran bir parça. Neden bunu yapıyor hiç bilmiyorum, anlayamıyorum da, yok edemiyorum o parçayı ama ölüme çağırıyor, ölümü istiyor sürekli. Sanki bütün acılarından kurtulacakmış gibi…

Ve öyle de hassas bir mekanizmadır ki bu, gördüğü bir resimden, fotoğraftan, okuduğu bir şiirden, dinlediği bir müziğin yan yana gelmiş iki notasından etkilenip de kabarıyor iştahı, hemen tetikleniyor. Öylece hassas bir vaka…

Bu beni endişelendiriyor. Gerçekten. 1 Kasım 2012 tarihine kadar bunları ben de istiyordum şiddetle, girişimlerim de oldu. Ancak… Kuzenimi kaybettikten sonra tamamen sildim bu düşüncelerimi kafamdan. Sildiğimi sanıyordum. Şimdi istemiyorum ama çeken bir şeyler var, çekim kuvveti olan. Neden böyle yapıyor anlamıyorum. Bu meraka karşı koyamıyorum, bu arzuyu bastıramıyorum. İlk defa ben istemiyorum bunu ama bir şeyler zorluyor gibi. Yılgınlık mı bu, bıkkınlık mı isteksizlik mi bunu da bilemiyorum. Ben ölmek istemiyorum usta. Buhranlı ve çaresiz hissettiğim bir anda ruhumu bedenimden azad etmekten korkmuyorum değil hani…

Şu anda da bir yandan Teoman’ın Çoban Yıldızı çalıyor, sicim gibi akıyor gözümden yaşlar.

Bu aralar oldukça hassaslaştım sanırım. Ayıp değil söylemesi, geçenlerde iş yerinde gündüz vakti bir kanalda yayınlanan Evim Şahane adlı programı izliyorum, mecburen… Yapacak da bir şey olmadığından keyif almaya çalışıyorum. Bir teyze çıktı kocası vefat etmiş 3 tane kızıyla hayata tutunmaya çalışıyor gariban. Evini şahane yaptılar kadının, yapılı halini görünce haliyle duygulandı kadın ağlamaya başladı bir yandan çocukları ağlıyor onları sakinleştirmeye uğraşıyor falan filan. Sonra bir baktım ben de ağlıyorum onlarla. Bu kadar etkilenecek ne oldu, neden ağladım bilmiyorum. Ki son dönemlerde bu sık sık oluyor. Kemal Sunal’ın Garip filmindeki bir sahnede bile ağladım. Açtım filmi izleyeyim dedim. Severim öyle nostalji filmlerini.

O ağladığım sahne de bu…




Ben böyle olmak istemiyorum aga. Öküz olmak istiyorum. Hayvan olmak istiyorum. Taşaklarımı kaşımak, yere balgam atmak istiyorum.

Anladın mı?

Ruhumun kenarına kanser gibi yapışıp kalan bu ölüme istekli piç hissiyatı değil…

Al bak bu da bölüm sonu fitili…

Ben hiç kimsem olmadan, 
Tepeden tırnağa ona hiç sarılmadan, 
Şimdi ölmek istemem kalbine dokunmadan, 
Hadi al götür beni hala benimmişler gibi, 
Evime yurduma 
Taze meyve tatları yağmurlarında, 
Çoban yıldızı... 

Sen benle kal, çoban yıldızı 
Zamanın varsa, biraz daha



Batuhan Dedde

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder