21 Şubat 2013 Perşembe

Tanrısal Mektup


Ne kadar yalnızım tanrım? Yanlış anlama, bu sana ortak olma çabası değildir, bilakis ben istemiyorum bunu, dayatıyorlar, dayıyorlar resmen.

Neden böyle oluyor anlam vermiş değilim. Ne tür bir cezaya mahkûm edildim senin tarafından, bunun hakkında da bir fikrim yok.

Bir kuyunun içinde yaşıyorum, amenna. Bekliyorum, arada bir ufak bir parçası görünen gökyüzünü izliyorum, insanlar geçiyor kuyunun başından, bir bakış atıp geçiyorlar, üzerime tükürenler de yok değil hani. Bazan kuyunun yanından geçenlerden yardım istiyor gibiyim, güvenilir tiplerden. Ellerini uzatıyorlar bana, sağ olsunlar. Yukarı doğru da çekiyorlar, bu ne mükâfat böyle… Sonra tam kuyudan çıkacakken, pis bir gülüş atarak suratıma bırakıyorlar elimi, her seferinde daha şiddetle düşüyorum aşağı ve her seferinde düşmenin şiddetine bağlı olarak daha da bir saplanıyorum kuyunun dibindeki çamura.

Ben artık çamura saplanmak istemiyorum tanrım. Kir tutmak istiyorum artık, temiz bir elbise gibi, kirlendiğimde göstermek. Elbisem o kadar kirli ki, bunca pislik, hatta kan bile göstermiyor kendini!

Güçlü durma çalışmalarından bıktım, sıkıldım. Keza gülümsemekten de.

Neyse. Bundan sonra söylemek istediklerimi zaten biliyorsun tanrım, yazmaya lüzum yok.



Bak bu da bölüm sonu canavarı. Sende dinle, sıkı parçadır. Yarattığın iki güzel insanın ortaya çıkardığı bir iş... Biri hayatı boyunca ona zulüm ettiğin Nazım Hikmet’tir, diğeri de Cem Karaca…

Ne harika insanlar yaratmışsın, artık böyle harika insanlar yaratmıyorsun, neden?



Selametle…


Batuhan Dedde


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder