Müzik

18 Nisan 2013 Perşembe

İtlik Felsefesi


Bir çiçeğe konan kelebek olmaktansa” diyor Bukowski, “bir boka konan sinek olmayı tercih ederim…

Doğru ve güzel diyor.

Hayatımız; çevremiz, işlerimiz, kazandığımız para falan değildir özünde. Hayatımız tercihlerimizdir. Daha doğrusu tercih ettiğimiz yollar. Elbette ki insan doğumundan itibaren sürekli boktan seçmeli olaylarla karşılaşır. Hayatını oluşturan birkaç sağlam dinamik haricinde (seni kimin doğurduğu vb.) sürekli seçenekler sunulur önüne insan denen canlının. Yürüdüğün yollardaki ayak izlerinin rengini belirleyecek olan, hangi yoldan gideceğindir. Yani tercihlerin. A yolunu ya da B yolunu seçersin işte. A yolunu seçersen ayak izlerin A rengindedir, B yolunu seçersen B renginde. Kaç kere tercih yapmak zorunda kaldın hiç düşündün mü? Kaç kere yaptığın tercihe rağmen aklın hep diğer bir tercihte kaldı? Benim çok oldu. A yolunu seçtim, o yolda ilerledim hep “acaba B’de mi ilerleseydim?” diye kurcaladı beynimi. Tanrım ne kötü bu! A yolu isterse Sakura ağaçlarıyla, Krizantemlerle kuşatılmış olsun. Hep B’ye bir meyil olur. İnsanın doğası gereği…

Bukowski neden bir boka konan sinek olmayı tercih ederdi? Bilmiyorum. Bilmiyorum ama hayatıma düstur edindiğim bir mevzudur bu. Neden bunu yapıyorum Bukowski’yi bildiğim kadar biliyorum işte...

2011 yılıydı. İçinde olduğum bir otobüs bir feribotun içine girmişti. Sırtımda bir çanta ve çantanın içinde iki adet tabanca vardı. Öldürmeye ve ölmeye gidiyordum. Otobüs feribotun içindeki yerine yanaştı, kontak kapandı ve kapıları açıldı. Feribot hareket etti. Oturduğum koltuktan kalkıp aşağı indim ve vapurun en ucuna, en karanlık yerine doğru yürüdüm. Bir halat yığınının üzerine oturup bir sigara yaktım, uzaklardaki karanlığa baktım. Ürkütücüydü. Çok hem de. Karanlıktan korkan bir adam için bu tür sahneler öyledir, korkarsın işte. Bu karanlığın üzerine ek olarak damarlarımda dolaşan eser miktarda madde korkumu daha da tetikliyordu. Bu şahane öğüne güzel bir sos olsun diye cebimden mp3 çalarımı çıkarttım. Benim mp3 çalarımda her zaman Kur’an’dan birkaç ayet olur, güzel sesli bir adamın okuduğu… O günde şansıma Yâ-sin vardı. Sonuçta kimliğimde “Müslüman” yazıyordu ve ben birkaç büyük günah işlemeye gidiyordum. Rüzgarın da etkisiyle çabucak biten sigaramın izmaritini denize atmadım. Giderayak daha fazla kirletmeyeyim dedim dünyayı. Zaten 3-4 saat önemsiz büyüklükteki bir toprak parçasını kana bulayıp, cesetler düşürerek yeterince kirletecektim. Bir sigara daha yaktım, ‘play’ tuşuna dokundum ve kulaklıkları taktım. Kur’an okuyordu sesi güzel olan adam. “Allah’ım” dedim… “Beni affet karaya ayak bastığımda yapacaklarım için ama mecburum fazlasıyla yaralı bir hikayenin ortasında yaşayamam.” Karanlığa baktıkça da daha da korkuyordum. Bütün bu bulanık düşüncelerin arasında otobüsün tekrardan hareket etme vakti geldi, feribot iskeleye yanaştı, otobüs yoluna devam etti. Gideceğim yere vardım. Garip şeyler oldu. Hiçbir şey planladığım gibi gitmedi. Götüme baka baka oradan geri İstanbul’a döndüm. Acaba Allah mı affetmişti? Yoksa ben mi kandırılmıştım? Derin, içinden çıkılamayacak kadar pis bir paradoks.

Mesela bak, şu yandaki fotoğrafı o zamanlar “kardeşim” dediğim bir adam çekmişti. Çok acı bir anımda, benim
yanımda olmaktansa bunu belgelemeyi tercih ediyor. Yüz ifademden ne anlaşılıyor? O an çok ağır bir ihanetin adisyonunu inceliyordum. Kandırılma, Yalan, Seks vs vs.. Hepsinin yanında onlarca X vardı. X adisyonlarda bir şeyden 2 kere sipariş alındığını ifade eder. Bu fotoğraftan birkaç saat sonra ben çantamda iki adet silah, o otobüsün içindeydim. Ama dediğim gibi işte. Geri döndüm götüme baka baka. Hem de bunu tekrardan İstanbul’a ayak bastığımda öğrendim…

Neyse…

İnsan öyle bir yaratık ki… Bunu her zaman bu blogta ifade etmeye çalışsam da beceremiyorum. Değişik, çok farklı. Kimse sizin kararlarınıza saygı duymaz, kaçarlar sizden. Bu kararınız kötü ve yanlış bile olsa, sizin kendi kararınız olduğu önemli değildir onlar için. Onlara için ters bir durum varsa, uzaklaşırlar oradan.

Mesela ölmek istediğini ifade edersin. Kimse bunun sebebini sormaz sana, sebeplerle kimse ilgilenmez zaten, tanrı dahil. Her kavram, sonuçlarla bağıntılı olmak ister. Sonuçlar nedir? Sen ölmek istersin ama karşındaki bunu görmek istemez. Çünkü seninle ufak bir şey bile olsa arada bir paylaşımı vardır, öldükten sonra bunu hatırladıkça acıyabilir canı ve kimse durduk yere canı yansın istemez. Haklılar da sanırım. Kalıcı hasar bırakabilecek bir şahitlik, kimsenin işine gelmez.

Birkaç gün önce bir şey yaptım. Ne yaptığımı belki bir gün söylerim ama büyük ihtimalle söylemem. Günlüğüme yazdım. Ben öldükten sonra basılması şartıyla yazdığım günlüğüme… Öyle öğrenirsiniz belki. Ne yaptığıma gelince, geleceğimi reddettim belki de. Bu ilk kez yediğim bir bok değil ama Küçük İskender’in de dediği gibi “İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir.” Bak, hata yaptığımı söylüyorum açıkça ama gurur duyduğum bir tavırdı bu yaptığım benim için. Doğruluğuna inandığım, sonucunda kendimi iyi hissetmemi sağlayan bir davranış. Belki ileride çok sancısını çekeceğim bunun ama hiçbir zaman “keşke” demem. Desem de canım sağ olsun, paşa gönlüm bilsin. Bir amaç uğruna ortaya çıkmış şeyleri amaçları sonradan terk ediyorsa, yapacak bir şey yok. Serseri bir mayın olmak, cephanelikte öyle şarjöre girmeyi bekleyen kurşun olmaktan iyidir.

Biraz itlik var işte… Engel olamıyorum ama iyiyim böyle, çünkü “benim.” Bir gün bu (bilinçli ya da bilinçsiz) davranışlarımı bir felsefi kalıba sığdırmaya çalışacak olursam ismine “İtlik Felsefesi” derdim.

Böyle bir tavrı sergilemesem yani reddettiğim şeyi reddetmemiş olsam, beni televizyonlarda, şurada burada görebilirdiniz rahatça ve yarın sigara parasını denkleştirmek adına düşüncelerim olmazdı, her türlü rahat ederdim. Ama eksik yönlerim? Bunlarla tamamlanmayacak kadar eksik bir tarafım var bu ülkenin en batısında bir yerlerde. O eksikliğim tam olmuş olsaydı koşar adım yapardım zaten bunları. Ki hep şöyle ederim, eksik tarafım tam olsun, ben hayatımda en sevdiğim işi yapmaktan da vazgeçerim. Yani yazmaktan. Eksik tarafım tam olsun, gider bir fabrikada çalışırım işçi olarak, bu şeylerden uzak dururum gerekiyorsa. Çünkü bir insan eksik tarafı olmadığında verimli yaşayamıyor. Bunu daha önceden tecrübe etmişliğim vardı ama 25 Ekim’den beri de her gün çok fazla hissediyorum, her saniye.

Ve sanırım bir gün bir otobiyografik roman yazdığımda kendi hayatımı anlatan, çok kalın bir roman olacak bu dostum. İstemediğim kadar fazla olaylarla karşılaşıyorum, lanet olsun. Zaten insanın istediği ne oluyor ki? Değil mi?

O yüzden siktir edelim şimdi bütün bunları…
Tütün sardım. (ki hala alışamadım bu korkuya, tütün sararken kalbimde bir sızı hissediyorum geçmişteki bir sahne yüzünden)

Ne diyordum…

Tütün sardım. Sadece demden oluşan bir bardak da çayım var… (bu çay edebiyatı değil kesinlikle, hiç sevmem bu edebiyatı ama çay güzel bir içki)

Bir sigara yakıp çayımı yudumlarken müzik dinleyeyim ben en iyisi… Hem güneş de girmeye başladı odamın içine…

Bundan sonra kaybedeceklerim, reddedeceğim bütün şeyler için yakıyorum bu sigaramı da…

Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun...

Ne gece bitiyor sensiz
ne de gün doğuyor...
Ne gece oluyor,
ne gün geliyor.

siktir!


15 Nisan 2013 Pazartesi

Erdoğan Bayraktar vs İnsanlık


14 Nisan günü saat 21:15 falan. Facebook’ta bakınıyorum… Anasayfamda bir video gördüm, tıkladım.
Keşke tıklamasaydım. O kadar pişman oldum ki. Daha önce hırsımdan bu kadar ağlamamıştım. Çok gözyaşı döktüm. Şu anda da bunları yazarken ağlıyorum bir yandan.

İsmini bilmiyorum, yaşını, kim olduğunu falan. Edirne’de bir kardeşimiz. Bugün pek çoğunuz görmüşsünüzdür mevzuyu. Erdoğan Bayraktar denilen bir şeyin, insanoğlunun karanlık ve ilkel taraflarını bir kez daha bize kanıtladığı mevzu…



Erdoğan Bayraktar denilen şey, aslında partisine, kabinesine, başbakanına ve bu  unsurlara yakışır bir hareket sergilemiştir. Bu oluşuma ait A’dan Z’ye bütün bireylerin, istisnası olmadan barındırdığı zihniyet budur.

Bak video budur, gerçi birkaç güne kalmaz bütün sosyal medyadan uçar bu videolar ama...

O kızın, kardeşiniz olduğunu düşünün, ablanız olduğunu, sevgiliniz, karınız olduğunu. Ne kadar canınız yanıyor değil mi? Ben onu tanımıyorum, hayatımda ilk defa gördüm. Ve tarif edemeyeceğim kadar yandı canım. Kalbinin kırıklığı ses tonunda o kadar bağırıyor ki, o kadar içten ağlıyor ki… Pek çoğunuz onun yaptığı hareketi yapmazdı eminim. Ben olsam yapmam mesela. Gidip de bakana demem. Ama nasıl çaresiz kaldıysa, yardım istedi. Ah be güzel kardeşim. Ah… Keşke yapmasaydın diyorum ama seni o kadar iyi anlıyorum ki, çaresizlik işte. İnsana yanlış kapılar da çaldırıyor maalesef. Benim kalbim de en az onun kadar kırıldı izlediğimde görüntüleri. Ettiğim küfürlerin haddi hesabı yok. Hala düşündükçe göğsüm daralıyor.

Nasıl da sevimli biri. Konuşurken kullandığı kelimelerden, kurduğu cümlelerden belirli bir birikime sahip olduğu belli olan bir kardeşimiz. Öyle üzüldüm ki, ses tonundaki o kalbi kırılmışlığa öyle alındım ki orada olsam böyle koşup sımsıkı sarılırdım ona. Çok ciddi söylüyorum. Suç onda değil ama…

Bu zihniyeti oluşturan unsurlara oy veren orospu çocuklarında. Evet, hepiniz net orospu evladısınız oy verdiyseniz. Benim kendi akrabalarım da dahil!


O etrafında korumaları olan kel şeyi, -şey diyorum çünkü başka bir sıfat bulamıyorum- kim bakan yaptı acaba? Cevabı belli zaten de… Bunlar alışkın tabii, onlara göre bu hareket normal biad ve sadaka kültürü ile yetiştiklerinden. Son derece doğal bir davranış. O kardeşimin hatası, bu varlıkların insanlık barındırdığını düşünüp yardım istemesi.

Allah belanızı versin ne diyeyim ki?
  
Ya bir şeyler yazmak istiyorum ama yazamıyorum biliyor musun? O kızın sesindeki kırılmışlık, çaresizlik beynimde yankılanıyor… Nasıl da içten ağlıyor…

Ve o kel adamın parayı zorla eline sıkıştırması, suratına bakmaması, kullandığı kelimeler…

Ve o kızın namazdan çıktıktan sonra parayı o şeyin eline geri tutuşturduktan sonra kurduğu cümleler, benim kalbime kazındı resmen. Çok ağladım.

Allah belanızı versin.

İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım, görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.

Allah’ım ya… Güzel kardeşim benim. En az senin kadar ağlıyorum bende şu anda…

Keşke bu kardeşimize ulaşabilsek, böyle aramızda para toplasak, ilacını alsak, bulsak bir boklar yapsak işte. O da bizi kardeşi olarak kabul etse keşke. Yapar mı bilmiyorum böyle bir şey, ulaşabilir miyiz falan. Ama ben çok mutlu olurum bunu yapabilirsem, bize bunu yapmamız için müsaade ederse. Bir paket az sigara içerim günde, canı sağ olsun onun gerçekten çok samimi söylüyorum.

Şu anda cebimde 207 tl var. Direkt 200’ünü koyarım ortaya.


Bu kardeşimiz Edirne’de oturuyor…

Yok mu acaba onu tanıyan, bilen, eden… Üniversite okuyormuş. Kardeşleri olarak işte bir boka yaramış oluruz biz de, ben kendi adıma konuşayım kendimi bir işe yaramış hissedip mutlu olurum en azından ve onunla da tanışmış olurum, çok güzel yürekli bir dostum olmuş olur.

Bulabilsek ya o kızı? Yok mu Edirne’den kimseler? Arasalar tarasalar, üniversite okuyormuş işte. Ben kendim mi gitsem n’apsam… Okulda soruştursam bulurum herhalde. O derece kırdım kafayı yani. Ciddi ciddi gitmeyi düşünüyorum.

Müteahhitlik yapan, hayatında işçileri sömürmekten başka bir bok yapmamış, vizyonu dar olmasını bırak, bir vizyonu bile olmayan cahil cühelayı tutup da bakanlık mertebesine koyarsan, böyle dağıtır işte kendini. Sen git inşaatlarla ilgilen, insanlık senin ilgi alanın değil demek ki. Sanırım iyi biat etmiş ki, şu anda bulunduğu mevkiyi kazanmış. Kimin eteklerini öptü acaba, kimlerin karşısında el pençe durdu, onurunu ayaklar altına altı, boyun eğdi.

Bir keresinde başbakanının suratına proje dosyasını fırlatmasını gururla anlatmıştı zaten. Tabii dediğim gibi bunlarda biat kültürü olduğundan normal böyle şeyler.

O kel adam için istediğim şey;

Umarım bir kızı vardır ya da değer verdiği birileri. Öyle bir hastalığa yakalansın ki, gerçek anlamda cami avlularında medet dilensin, yerlerde sürünsün. Kanserin kaç çeşidi varsa yakalansın. Kan kanserinden kurtulsun, akciğer kanserine yakalansın, akciğerden kurtulsun, cilt kanserine yakalansın. Ömür boyu bu tür şeylerle uğraşmak zorunda kalsın.

Bir de videonun sonunda pişkin pişkin diyor ki; “Biz yardım etmek istedik yanlış anladı.

Ulan…

İlaçlarını bulamadığı için senden yardım isteyen birinin cebine 200-300 TL sıkıştırıp kameraların önünde “kendin al ilaçlarını” gibi ifadeler kullanırsan eğer…

Hay bin bela ya sinirlerim tavan yapıyor düşündükçe.

Allah belanızı versin.

O kıza sarılıp da gel yavrum deyip, kameraların uzağında bir yerlerde oturup derdini dinlesen, yardımcı olsan ne olurdu? Bataklığın içindeki çiçek olurdun o kabinede, bu halkın gözünde. Ama bunu yapmaya yetecek kadar insanlık barındırmadıktan sonra bir şey bünyesinde… Normal o yüzden.

Keşke darbe falan olsa, gerçekten böyle halk bir ayaklansa bunların kelleleriyle top oynasak sokaklarda. Al sana Türkiye Baharı!

Bunların ilk vukuatı değil tabii.

Daha önce biri vatandaşına takla attırmıştı, öteki benzin pahalılığı konusunda "halk bisiklete binsin" dedi, bir diğeri şeker hastası olduğu için tüketmesi gereken gıdaların pahalı olduğunu söyledi ve cevap olarak “az ye” diye karşılık verdi, bir başkası “yat, lüks değildir” dedi, bir başkası da çıkıp açlık sınırının 985 tl olduğu bir memlekette  “800 tl çok iyi para” dedi… 

Sizinle resmen taşak geçiyorlar. Evet bunun en net ifadesi budur. Taşak geçmek. TAŞAK GEÇMEK. TA-ŞAK GEÇ-MEK. Ki en büyük taşak geçme mevzusu da yukarıda dediğim gibi, açlık sınırının 985 tl olduğu bir memlekette asgari ücretin 800 tl bile olmayışıdır. 

Anladın?

Bu memleket çok daha kötü yönetimler gördü belki ama bu kadar zulüm görmedi hiçbir zaman…

Bunlar Allah, Kitap, Din, İman diye yırtınıyorlar her yerde ama yaptıkları zulüm? Allah’ın başka bir kitabı var da biz mi bilmiyoruz? Orada mı yazıyor bunlar?
Hiç de kimse uyanmıyor mu arkadaş ya? Bu adamlar böyle böyle diyorlar ama buna uygun davranmıyorlar, bir çarpıklık var diye kimse düşünmüyor mu?

Ben başka bir yaşamın olduğuna inanan biriyim. Cennet, cehennem var yani benim düşünceme göre. Ben cennete giremem sanırım ama öyle bir şey olursa sırf bunların kazanlarda yanarken çığlıklarını, pişmanlıklarını ve acılarını görmek için hemen yan kazanlarında yanmaya razıyım. Cidden.


Bak ben Müslümanım diyordum, ama öyle utanıyorum ki artık bunlar yüzünden. Cidden. Soğudum her şeyden. Allah kavramından soğudum, “Müslüman” kelimesinden soğudum.

Geçen günlerde de bir video izledim, Mısır’da gündüz vakti meydanda Hristiyan bir kadına tecavüz ediyorlar, tecavüz net bir şekilde yok izlediğim videoda ama kadının altındaki pantolonu falan çıkartıyorlar onlarca erkek. Sonra video bitiyor zaten. Hadi iyimser bir götoğlanı gibi düşünelim, tecavüz yok. Onlarca erkeğin arasında yerlerde sürüklenen, altındaki pantolonu zorla çıkartılan kadının psikolojisi? Oradaki senin anan da olabilir, ablan da, sevgilin de, amcanın kızı vs de… Nasıl hissediyorsun bunlardan birini o kadının yerine koyduğunda?

Şu videoda işte... Allahu ekber nidalarıyla savunmasız bir kadını, daha da önemlisi bir insanı bu hale sokuyorlar. Sorsan hepsi cihad yapıyor...



Yarın öbür gün bu ülkede de bunlar olmayacak mı sanıyorsun? Sanmaya devam et bakalım, altından pantolonunu çekerlerken şimşekler çakar beyninde ama çok geçtir vakit…

Şimdi kimse bana kalkıp da demesin, gerçek Müslümanlık bu değil, bunlar şöyle böyle diye. Bu adamların ortaya attığı Müslümanlık kavramına harfiyen inanan 45-50 milyon insan var bu ülkede. Ve tiksindirici bir boyuta geldi bu artık.

Ve o kardeşimiz oradan ağlayarak uzaklaşırken arkasından köpek gibi koşan gazeteciler. Bir haber çıkartacağım diye, o kızın kalbinin kırıklığına aldırmayan, mekanik, iktidar köpeği adamlar…

Hep diyorum; Medya, gazetelerin bilmem kaç kupona yemek takımı verdiği zamanlarda halkın yanındaydı, şimdi değil…

Neyse…

Son olarak,

Cidden, Edirne’den birileri bu kardeşimize ulaşsa, kardeşimiz de bizi sahiden kardeşi olarak görse de hep beraber taşın altına elimizi soksak, yardımcı olmaya çalışsak… Ne güzel olur bence, ben çok mutlu olurum kendi adıma söylediğim gibi.

Edirne’li biri varsa, ne olur lan! Ne olur yalvarıyorum amına koyim bulun şu kızı, konuşalım, yardımcı olmaya çalışalım…

İnsanlık konusunda kırılan hayallerini ve kırılan kalbini tamir edemeyiz belki ama çaresizliği bol bol tatmış insanlar olarak işin bu kısmını paylaşabiliriz kendisiyle…

Güzel kardeşim benim… Seni kalbini kıranın ta amına koyim, canımsın.  

Sonradan Düzeltik:

Dilek Özçelik, Trakya Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği 3. Sınıf...

Aga nolur biri ulaşsın Dilek kardeşime be..


Batuhan Dedde

9 Nisan 2013 Salı

Kırmızı Eroin -tahta putun şiirleri-


Hayatım, kimselerin dinlemediği yerel bir radyo istasyonu gibi, cızırtılı, boktan müzikleri olan…



2012 Mart ayında kol gibi dolandırıldım, 2012 Nisan ayında hastanelik oldum ruh halim yüzünden, 2012 Mayıs ayında çok ağır bir darbe aldım dış etkenlerden…

Haziran ve Ağustos, çok iyiydi. Eylül, her seneki boktan, sikik Eylül. Kendimi şartlandırmasam bile her yıl Eylül ayında mutlaka bir boklar oluyor. Devam ediyoruz,

25 Ekim Perşembe saat 19.44’de mükemmel terk edildim, Kurban bayramının 1. Günü olması, ya yüksek zeka ürünü bir gönderme ya da komik olmayan bir şaka bana tanrı tarafından yapılmış. 31 Ekim Çarşamba, saat 18:37’de hayatımın ikinci damarı koptu, kuzenim Utku öldü. Ölüm haberini aldım. Birkaç gün sonra ben intihar edecektim, bunun planlarını kurgularken kafamda telefondaki ağlayan, ablama ait ses Utku’nun öldüğünü anlatmaya çalışıyordu. 6 gün içinde iki büyük damarım koptu. O sıralarda da ben sahiden bir damarımı kopartma planları içerisindeydim. Katlanmaya çalıştım bütün bu olanlara. 17 Kasım’da ise hayatımın en büyük darbesini aldım. Bütün güvertelerim su içinde kaldı. Bu kadar kısa sürede, bütün bu olanlar. Çok ağır. Gerçekten çok ağır moruk. Sözde aştım bütün bunları ama, psikolojimi o kadar tahrip etti ki bu olanlar, zaman zaman flashbackler yaşıyorum. Bu olanları saydığım dönemlerde maddeler kullandım, kullanmak zorundaydım. Çünkü ayık gezsem bir sapkınlık yapacaktım kendime. Sonuç olarak dişlerimi kaybettim, parçalandı hep. Fiziken etkisi bu oldu. Biraz daha çöktüm, yaşlı göründüm. Ruhumda olanları anlatamam bile.

Bütün bu boktan şeylerin yanında güzel şeyler de oldu elbette. Yeni kitaplarım çıktı, sağlam dergilerde yazmaya başladım vs. ama öyle kötü, boktan şeyler ki, affetmiyorum kendimi. Kendime şans tanımıyorum.

Bak mesela, Utku öldü. Herkes 1 ay boyunca öldü öldü dirildi, ağlayanlar, sızlayanlar vs. sülalemde tanıdığım ne kadar insan varsa acı çekti. Üzerinden 5 ay geçti aşağı yukarı. Şimdi kim hatırlıyor Utku’yu? Ailesi haricinde? Kimse. Hayatlarına devam ediyorlar. Hatta annesi yani halam bile… Ama ben edemiyorum moruk. Çok sık hatırlıyorum. Çok sık aklıma geliyor Utku. Bazı geceler uyumaya yakın Utku ile yaşadığım maceralar gözümün önüne geliyor. Suratım ekşiyor farkında olmadan. İçim burkuluyor. Tüh amına koyayım diyorum. İyi de neden böyle ki? Yani normal bir şey mi bu onu çözemedim henüz… Niye böyle saplanıp kalıyorum. Önümü göremiyorum. Plan yapamıyorum geleceğime dair. Birkaç hayalim vardı, o da elimde patladı. Hatta götümde patladı. Öyle derler ya… Hiçbir şey canım istemiyor. Bak Haziran ayında sınavım var, iyi çalışmam gerek. Üniversiteye kesinlikle girmem lazım, hayatımın son virajı belki de. Ama zerre içimden gelmiyor usta. Bu aralar romanı da boşladım. Mayıs ayında kitabım çıkıyor falan. Ama niyeyse bir sıkıntı var bende. Huzur yok. Önüme bakmak istiyorum ben artık. Beni geçmişime sabit tutan zincir, ip, bağ ne varsa kopartayım atayım istiyorum…

Sanki dev bir tetris oyununun içindeyim. O meşhur ‘çubuk’ var ya. Bir tek onu bekliyor gibiyim. O bir gelse, bütün bloklar patlayacak ve ‘win’ yazacak ekranda. Ama o ‘çubuk’ sanki böyle tatile gitmiş de, bana kumsaldan fotoğraflarını atıyor gibi. Anladın değil mi? Böyle boktan, karmaşık işte her şey…

Bu arada, yeri gelmişken… Söylemeyeyim dedim ama, nasılsa öğrenecek herkes yakında. İbnelik yapmayayım, vazgeçtim. O yüzden söylüyorum. Yeni kitabımın adı “Kırmızı Eroin –tahta putun şiirleri-“ Mayıs ayında çıkacak sanırım, öyle buyurdu Şenol reyiz. Ama ben yine de huzurlu değilim… Neden ki?

Kitabın adının bu olmasının bir sebebi var. Bir gün, ben öldüğümde “Tahta Putun Mektupları” diye bir kitap çıkacak, o zaman bu kısa boylu ‘seri’ kendini tamamlamış olacak. Tahta Put hikayesi de hayatımla beraber sonlanmış olacak kendi bireysel tarihimde. Ve tarihlerinde. Sırada roman var, sonbaharda çıkacak olan. Ondan sonra da bir deneme kitabı daha hazırlamak istiyorum. Kısmet, nasip tabii. Ama yine o zamanda da huzurum olmaz diye tahmin ediyorum.

Ya ben nasıl bir yaratığım bende anlamadın amına koyim. Dayak istiyorum diyeceğim de, bu zamana kadar çok yedim yani şımarıklık değil.

Bir de burada yazdıklarım sanki hep kendini tekrar eden şeyler gibime geliyor zaman zaman ama sikimde değil. Çünkü burası kişisel bir blog. Benim şahsi alanım. Edebi bir kaygı yok. Sadece belirtmek istedim sikimde olmadığını eğer gerçekten sanrısına düştüğüm gibi kendimi tekrar etme olayı varsa burada.

Rüyamda elimde paslı bir tabanca gördüm. Başka bir şeyler daha gördüm. Hala çok etkisindeyim o rüyanın. Çok gerçekçiydi oğlum ya. Çanakkale’deyim falan böyle, uzaktan gemileri görüyorum, turuncu/kızıl arası bir gün batımı, dalgalar kocaman. AVM’ye gittim vs vs. neyse çok detaylı konuşmaya gerek yok, o paslı silahı kafama dayıyordum. Bir de dayayana kadar ağlıyordum. Tetiğe dokunduğumda yattığım yerden sıçradım salya sümük ağlıyordum gerçekten de. Saçlarını turuncu yapma tarla korkuluğu, çok çirkindin…

Ayrıca Cemal Süreya bir mektubunda der ki,

"hayat kısadır kuzucuklarım
yine de uzundur kuzucuklarım."


Kısa mı? Uzun mu? Bunu belirleyen insanın kendisi değil, dış etkenlerdir bence… İkisi de doğru yani. İki mısra da…

Neyse.

Batuhan Dedde


Bu da bölüm sonu canavarı, yağmurlu bir günde elimde bir şişe vodka ile ayaklarımı bir gökdelenin tepesinde aşağı doğru sarkıtıp bu şarkıyı bağıra bağıra söylemek istiyorum bende. Islak bir köpek gibi görünüp, ağlayarak. Şarkı bittikten sonra da aşağı atlarım belki…


5 Nisan 2013 Cuma

Huzur Yok, Ne Var Lan İt?


Size de oluyor mu ya bazan öyle hissediyorum ki, sanki böyle hayatım büyük bir güneş tutulmasına maruz
kalmış, gündüz vakti karanlıkta kaybolmuşum gibi. Öyle bir saplanmışım ki olduğum yere, ne ileri gidebiliyorum ne de olduğum yerde huzurluyum. Acayip bir paradoks, ileri gidemiyorum çünkü saplandığım yerdeki manzaraya o kadar alıştım, o kadar bağışıklık kazandım ki, “ya artık az acıyor nasıl olsa, ileride ne var bilmiyorum belki daha kötü olur, siktir et” diye düşünüyorum kendi kendime. Buna öğrenilmiş çaresizlik mi diyorlar yoksa sik kafalılık mı?

Bunalım, nükleer bir atık gibi. Bulaştığı zaman etkileri hep var…

Bir haftadır olduğum yerde saplanıp kaldım. Romana iki satır bile eklemedim, dışarı çıkmadım doğru düzgün, yatağın üzerinde kucağımda laptop, bol tütün bol kahve paso müzik… Arada bir film izleyeyim diyorum, beş dakikayı zor görüyorum hemen kapatıyorum. Daralıyorum. En sevdiğim şey, yazmak… Onu bile yapmadım. Yapasım gelmiyor. N’oluyor lan?

Aslında çok da güzel şeyler oluyor he. Bak bundan bir önceki yazıda yazdım. 3 yılda 5. Kitap… 6. Kitabı yazıyorum bir yandan falan. Güzel şeyler bunlar ama huzur neden vermiyor bana? Bir de işin kötü bir tarafı, artık öyle çok heyecanlanamıyorum kitabım çıkacak diye. Yani ufak bir heyecan var tabii de, ne bileyim ilk kitabım çıktığı zamanları hatırlıyorum da, ağzım kulaklarımda gezdim günlerce. 3 yılda 5 kitap çıkartmak belki de bir sürü insanı hayatı boyunca mutlu edebilecek bir mevzuu ama… Şimdi benim bu durumum işin orospusu olmak mı? Yoksa nankörlük mü? Bilemiyorum.

Allah’a nasıl bir yanlış yaptım da beni bu şekilde cezalandırıyor, gerçekten çok merak ediyorum ben. Huzur yok. Hiç yok. Ne olursa olsun yok. İç huzuru sağlayamadım bir türlü ne yaptımsa. İtiraf edeyim, Yoga bile yaptım amk. Gülme, sikerim belanı.

Ben bir parça huzur istiyorum, bir damlacık sadece. Başka hiçbir şey istemiyorum. Bu huzur, bir fabrikada işçi olarak çalıştığımda gelecekse hemen başlarım, bu huzur çok kitap yazmakla olacaksa daha fazlasını yazayım…

Neyle olacak bu huzur? Nereye sıçacaklar ya?!

Bazan karşıma çıktığını düşündüm huzurun. Öyle sandım. Sanrılar, pistir. Adamı en olmadık yerinden yaralar. Zaten yaralı olan bünyem, daha başka yaralara da ev sahipliği yapıyor böylece.

Bu arada, geçenlerde büyük ustayı andık falan, bir paraf paylaşayım ondan…

“Ne olur? Anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız. Bu o kadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar…”
 Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna


Neyse. Ben gidip biraz roman için çalışayım, bir iki satır karalayayım…

Batuhan Dedde

Bak bölüm sonu canavarı da bu. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama küçüktüm bunu ilk duyduğumda. İlk kez dinlediğim an kendi kendime demiştim ki “Bir gün evlenirsem, evleneceğim kadınla dans ederken bunu dinliycem.” Bu hala geçerliliğini koruyor ama evlenecek kimse yok işte ahaha.



2 Nisan 2013 Salı

Korsan CD Satan Adamın Tırmandığı Merdivenler


Merhaba canlar…


Öyle darlandım yine, yazayım dedim. Bu aralar çok Müslüm Gürses dinler oldum, sağlığım bozuldu yine. Hayır rahmetli güzel de okuyor, vazgeçemiyorsun. Geçenlerde Diskografisini indirdim, 8 GB… Ne kadar büyük bir sanatçı değil mi? Bundan 10 sene öncesinde “ıyyyy” diyenler şimdi Müslüm Baba hayranı orası ayrı bir ibnelik. Çok şükür ki yaşadığımız muhitin kültürel düzeyinden ötürü çok erken yaşta tanıdık babayı… Öyle cover şarkılarıyla da değil hani. En umutsuz, en petrol siyahı şarkılarıyla bildik. Aldanma çocuksu mahsun yüzüne diye uyardı bizi, bir güzel sevmiştim diye anlattı, ayrılırsak her şey biter sevgilim diye inceden tehdit etmeyi öğrendik vs…

O indirdiğim 8 GB arşivde taaaa 17 yaşındayken yaptığı, çok insanın bilmediği kayıtlarına ulaştım. Kim yaptıysa o arşivi, eyvallah. En sevdiğim şarkısını da buldum orada, Her Şey Gönlünce Olsun şarkısı. İyi bir şarkı. Ben her röportajımın sonunda klasik olarak bu şarkının sözlerini söylerim. Soran vatandaş der ki; “Son olarak okurlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?” Ben de; “Rahmetli Müslüm Baba der ki, ne diyeyim sevgilim, her şey gönlünce olsun” diye cevaplarım…

O şarkının 17 yaşında söylediği kaydı da buldum. Ne mesudum ne mesut… Geçen hafta komple “Maziden Biri” şarkısına sarmıştım, bu hafta da bu şarkıyla geçer herhalde…

Neyse.

İş olarak güzel şeyler oluyor.

Dün sabah yeni kitabımı teslim ettim Şenol abiye. 3 gün önce bana “yeni kitap var mı hazırda ona göre bir program yapacağız” dedi. Ben de hazırda bir şiyir kitabı olduğunu, yazdığım romanı da sonbahara yetiştireceğimi söyledim. Dosyayı istedi, ben de gönderdim. Yani yeni bir şiyir kitabı geliyor. Artık 5 kitabım oluyor diyebilirim. 5 kitabı olan biriyim…

Şimdi bu söyleyeceklerimi daha önce de belirttim ben birkaç yerde, hatta zamanında bunları anlatmadığımı zannedip bana karşı kullanmaya çalışan denyolar oldu, onlara da buradan öpücükler gönderiyorum…

2010 yılıydı birader, çok uzak bir zaman değil. Okulu bırakalı 2 yıl olmuştu, bir yandan tiyatro oyunculuğu yapıyorum ama kazandığımız para yetmiyor. 50 TL alıyorduk oyun başı, haftada da 3 oyun. Tiyatro dediğime bakma sen, yarak kürek bir işti. Varoştaki okullara gidip çocuk tiyatrosu yapıyorduk. Biletler okulun varoşluğuna göre değişiyordu. Çok varoşlarda 2 TL biraz daha orta klasmandaki okullarda 3-5 TL arası… Oyun da sik gibi bir oyundu afedersin ama ekmek parası aga, yapacak bir şey yok. Çocuk oyunu. 5. Sınıftan yukarı çocuk oyuna gelirse, gerizekalıdır. Net. Çünkü seviye o yaşlardan yukarıya hitap etmiyor kesinlikle. Benim rolüm Güneşti. Evet, gülme sikerim belanı. Bildiğin güneş kostümü giyiyordum, sabah yani güneş doğduğu bir zamanda uykumdan uyanıp çok sikik bir dans vardı, o figürleri yapıyordum, bir yandan da “Günaydın bulut kardeş”, “Günaydın Horoz kardeş” diye geziniyordum sahnede gülücükler içinde. Bazan oyun bittiğinde ağlayasım geliyordu sahne arkasında. Ulan orospu çocuğu, o kadar eğitim almışız, o kadar tirat atmışız mis gibi… Sen versene Moliere’i oynayalım. Göt. Para da var, bütçe de var. Dolaşma okullarda, kirala bi belediye kültür merkezinden sahne, oynayalım orda mis gibi. Çocuklar heyecanlı, ben heyecanlı. Alayına isyan.

Buradan kazandığım para yetmiyordu haliyle. Ulan ben zaten günde 2 paket sigara içiyorum, o zamanlar Marlboro 6.5 ya da 7 liraydı yanlış hatırlamıyorsam. Haftada 150 lira alıyorsun, günde 2 paket Marlboro. Neye yetecek allasen? Bi de parayı günlük alıyoruz ya, piç oluyor. Dedim napsak napsak, bir yolunu bulmalı. Oturduğumuz semt de maşallah illegal işler krallığı… En kolay nasıl para kazanırdım, en sermaye gerektirmeyen bir iş…

Emek hırsızlığı.

Evet, utanç verici şu an için. O an içinde utanç vericiydi ama mecburdum yapmaya. Şimdi bana kalkıp dersin ki be ibne, adam gibi çalışsaydın iş mi yoktu. Evet, yoktu. Hem dersaneye gidicem, hem tiyatroya gidicem, hem de çalışıcam. Kim çalıştırır ki lan? tiyatrodan da kopmak istemiyorum, umudum var düzelecek oyunlar falan.

Gittim Korsan CD dükkanı açtım. Düşüncem de milyon dolarlık bütçeli filmler, benim satacağım 2 liralık CD ile batmaz, işleri baltalanmaz. Zihniyetimi sikim. Ağır götüm. Neyse açtım dükkanı. Buradan da açık açık söylüyorum, Yunus adı verilen polis birimine çok sigara aldım, çok dürüm ısmarladım, çok çayımı içtiler. Babaları gibiydim. Neden? Çünkü beni rahat bırakıyorlardı, orada korsan cd satmama izin veriyorlardı ve yabancı bir ekip geldiğinde onların ismini verdiğimde gelip beni kolluyorlardı, bu bizim akrabamızdır, diye… Akraba olunca çünkü serbest yapabiliyorsun illegal işleri değil mi? Bak mesela Tayyib’in yeğeni 50 kilo esrarla yakalandı, bıraktılar. O da akraba sonuçta… Bir de polislere öyle muamele etmek hoşuma gidiyordu lan ne yalan söyleyeyim amk. 7 liralık sigarayla emrimdeler. Bir alo diyorum hemen geliyorlar baskın olduğunda falan. Paralı asker gibi düşün ama çok ucuz. Dürüm 5 lira, sigara 7 lira, 2 bardak çay içse onu da caminin çay ocağından söylüyorum, 1 lira tutuyor. 7+5+1=13 tl… 13x4=52 Tl… Ayda 52 TL’ye devletin adamı beni koruyordu, hem de acayip güzel koruyordu he. Benim bi Zeus vardı, Alman Çoban Köpeği. O ibne bile bu kadar koruyamadı beni.

Neyse aga…

Bunları şunun için anlattım, konuyu bağlıyorum şimdi.

Ben 2010 yılında, Yenibosna’da köpek kulübesi gibi bir dükkanda, korsan cd satıyordum, tabii el altından da porno… Ben o dükkanda çok şey öğrendim ama dostum. Çok şey kattı o dükkan bana. Zoruma gitmiyor muydu o işi yapmak? Gitmez olur mu lan. Çok kanıma dokunuyordu ama para lazım, dersane taksiti ödüyorum bir yandan, bir yandan harçlığım vs. o işi yapmak zaruriydi benim için. Yaptım. Düşün bir, sahneye çıkıyorsun, emek var. İyi bir şey yapıyorsun genel olarak. Tiyatro… Sahneden iniyorsun, dolmuşa binip geliyorsun ve emek hırsızlığı yaptığın bir dükkanda bu hırsızlık ürünlerini satıyorsun. CD 2 lira, değiştirmek 1 lira. DVD 3 lira, değiştirmek 1.5 lira… O zaman böyleydi fiyatlar.

El altından porno satıyordum dedim ya. Neler neler gördüm amına koyayım. İnsanlardan tiksinmem de çok etkili oldu onlar. Elbette porno izleyenden tiksinmek değil bu, porno izlesin herkes bana ne. Ben izliyorum mesela, bu bir keyif meselesidir dostum. Sapkınlık falan değil. Bugün porno izlemedim hiç diyen göt, yalancı orospu çocuğudur. En çok o izlemiştir. Kadınlar da izliyor, biliyorum, şahit oldum.

O dükkanda neler gördüm kısa özet geçeyim, özellikle konu porno film olunca.

Camiye giden yaşlı dayılar gördüm, porno cd getiriyor değiştirmek için, bırakıyor bana cd yi, camiye gidiyor, tam da caminin karşısındaydı dükkanım, sokağın içinde böyle kenarda. Camide namaz kılıyor emmi, dönüşte evine giderken cd’yi alıp gidiyor. Ben soramadım tabii nasıl izliyosun sen bunu diye. Çok merak ediyorum ama yani, izlerken nasıl bir haz alıyor, ne düşünüyor falan. Ulan adam 10 sene önce ölmüş, hala porno derdinde. Bir de camiden çıkıp da geliyor ha. Hayır yine izleyebilir aslında, eyvallah hepsinin yeri ayrı tabii ama aynı dayı bana küpe takıyorum, cumaya gelmiyorum diye kafir misin sen diyebiliyor. Istırabını sikim böyle işin ben arkadaş. Sonra bana tepki gösteriyorlar Allah’a inanmıyor musun sen diye ama şu gezegende 2 milyar Müslüman varsa en fazla 100 milyonu gerçekten Müslümandır. Ötekiler fasa fiso, kendi yarattığı bir Müslümanlık kolunda kendi halinde takılanlar.

Porno satın alan kadınlar gördüm, yaşları reşitti, veriyordum bende. Benden almazsa başka yerden alacak. Neden kaçırayım ki? Ayrıca izleyebilir kadın yani ama sorun aynı kadının akşam kocasıyla gelip normal, vizyondaki filmleri alması ve sabahki o porno alan kadın gibi davranmaması. Sıkıntı bu işte. Yani bana değişik geliyor ne bileyim. Belki kocasıyla izliyordur falan. Ama gidip sorsam abla porno mu izliyon sen diye, bana öyle bir bağırır ki bütün esnaf toplanıp belamı siker, kadına tecavüz ettim diye. İşte benim kızdığım bu iki yüzlülük…

Benim bir haydarım vardı, marangoza yaptırdıydım. Mini beyzbol sopası. İsmi klasik türk mantığı ile Haydar koyulmuştu. O sopayla ne kafalar yardım, ne adamlar dövdüm. Neden? “Abi şey var mı ya, şey film…” diye geliyorlar. “Porno mu istiyosun?” diyorum. Ben tabii patavatsızım amk pat diye soruyorum. “Evet ama, şeyli ya…” “Neyli?”

İşte o soruyu sorduğuma bazan pişman oluyordum. Sadece soruyu sorduğuma değil, insan olduğuma da pişman oluyordum. O sorunun cevabı “içinde çocuk olanlardan falan” oluyordu. Sonrası zaten çok karmaşık, karanlık, kavgalı ve kanlı…

16 yaşındaki piç de soruyordu bunu, 50 yaşındaki dayı da… Ulan çok kan dondurucu bir mevzu bu ya. Harbiden bak. O andaki psikolojimi düşünsene benim bir. Adam sen porno satıyorsun diye gelip senden Çocuk pornosu istiyor. Amını talihini sikim böyle işin ben. Püh amına koyim. Sinirim tepeme zıpladı yine. Ulan ne kadar pis bir, yozlaşmış bir toplum olduk ya… Bunu isteyenlerin arasında evli, çoluğu çocuğu olan insanlar da vardı he.

Bir tanesinin kafasına beyzbol sopasıyla vururken “Sen çocuğunu da sikersin amına koydumun evladı” diye bağırmıştım bak hala o bağırış  aklımdadır he. Sabah sabah sinir hastası ettim yine kendimi.

Dershanenin ortalarına doğru gelince, gayet başarılı olan derslerimi bıraktım. Neden? Çünkü kitap işlerim devreye girdi. Öyle bir şey attılar ortaya. Gel sana kitap çıkartalım dediler. Allah nasıl heyecan ama… Liseden mezun olalı 5 sene olmuş, üniversiteyi bırakalı 2 sene… PDR istiyordum o yıl, hayatımı kurtarmak için son viraj diye düşünüyordum, o yüzden dershaneye gitmekte fayda vardı, garantiye almalıydım işi… İyi de gidiyordu her şey ama kitap işleri çıkınca boşladım orayı. Pek umrumda da olmadı. Edebiyatçı olayım dedim. Bu daha heyecanlı ve güzel. Haliyle dershaneye o zamana kadar verdiğim emekler boşuna gitti. Ama bir kitap sahibiydim, sonra bir kitap daha sahibi oldum, sonra bir tane daha, bir tane daha.

Ben de sikerim kitabımı deyip dershaneye olan hevesimi kaybetmeden, bir PDR bölümünden mezun olduktan sonra herhangi bir devletin okuluna Rehber Öğretmen sıfatıyla gidip arada bir ergenlerin sorunlarını dinledikten sonra salla başı al maaşı yapabilirdim. Ama yapmadım. Neden? Böylesi daha güzel çünkü. Pısırık, yarak kürek bir Rehber öğretmen olmaktansa, kitaplar yazıp Edebiyat Tarihine bir iz bırakmak daha cazip geldi. İyi yaptığımı düşünüyorum her zaman. En başından biliyordum ama aç kalacağımı, çok para kazanmayacağımı, acı çekeceğimi falan. Hayat böyle daha güzel. Emin ol. sana burada fukara edebiyatı da yapmıyor bu kardeşin, berduş modunda da değilim. Ama yaşadım yani, hayatın yarrağını böbreklerime kadar içimde hissettim. Hissetmeye de devam ediyorum. Hayatın yarrağını yemeden böreğini yersen, lezzet alamazsın. Çok para da kazandım, çok aç da gezdim. Bu benim itliğimden oldu hep. Birtakım sik kafalıların “yolmak” için ahbaplık ettiği multitrilyoner adamları ben kapımda it diye bağlamadım, telefonlarına çıkmadım… Oğlum bi insanın arkadaşını geçtim, düşmanında bile karakter olacak amk. Napayım lan ben karaktersiz adamı? Bana içki ısmarlasa, en kral lokantada yemek yedirse… Sikeyim öyle alkolü ben o kafamı yapmaz ki benim.

Ya muhabbet çok dağıldı amına koyayım.

Neyse işte. Dershane gümledi, ben patlattım. Kitap çıkartmak için, sonra da dükkanı kapattım zaten çok vicdan azabı çekiyodum mis gibi iş yapan dükkanı kapadım. Vicdanım rahat bırakmadı çünkü dayı… Bir kişinin emeğini çalmıyoruz ki, binlerce adamın emeği var o filmlerde, pornolar dahil. Gülüyorsun ama porno da bir emek. Ağır emek hem de. Adam orada nelerini feda ediyo o filmleri çekebilmek için. Neden çekiyo? IQ seviyesi ayakkabı numarasından küçük olan yavşaklar izleyip kağıt havluya attırsın diye evde kimse yokken. Ulan adam o filmleri kimlerin izlediğini görse acaba yapar mı o filmleri. Porno büyük sanattır hacı. Ciddiyim.

Şimdi bütün bunları neden anlattım?

Kaç yılında başlamıştı olaylar? 2010 yılında. Ben dükkanı 2009 yılının ortalarında açmıştım. Kitap işleri 2010 yılında başladı. Kaç yılındayız? 2013’ün başı daha, ilk çeyreğinin tam içindeyiz. Dün 5. Kitabımı teslim ettim… 3 yılda 5 kitap. Ve çalıştığım yayınevi 6.45 yayıncılık. Bunu yapmayı sevmiyorum ama, evde kendi kendime diyorum ki hep, “hak ettim amına koyayım, çok siktiler beni, çok dolandırıldım, çok kandırıldım, Ankara soğuğunda deri koltuklarda uyudum aylarca bir ofisin içinde, o soğukta ılık olarak akan ancak tenime değene kadar buz kesen sularda duş aldım, donlarımı elimde yıkadım anasını sikeyim. İşte bu yüzden hak ettim.” Yani? Dediğime geldin mi? Yarrak börek mevzuları. Önce bi yarrağını yedim bu işin, şimdi börek yiyorum. İleride de o böreğin ballı olacağını düşünüyorum. Ballı börek. Nasıl da severim. Ben çok çile çektim dayı bu kitap işlerinin peşinde koşacağım diye. Hayallerime kavuşacağım diye yürüdüğüm yollar çok dikenliydi, sikerim hak ettim ben bunu. Yazılarım kaliteli mi değil mi ben yorum yapmam buna, yapamam. Ama o kadar çektiğim şeyden sonra, iyi bir şeyi hak ettim. Allah’la her ne kadar aram olmasa da, ona kırgın olsam da bazan kendini hissettiriyor, ben de ona teşekkür ediyorum lisanımca… Şükürsüz geçmiyoruz yani.

Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları ile başladı bu serüven, Rasyonel Şizofreni ile devam etti aynı sene içinde… Sonra Ankara’ya gittim, Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları orada oldukça değişime uğradı, ayrı bir kitap oldu, ismi ile beraber. İsmi Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları Anka Kuşu oldu. Çünkü kötü şeyler yaşamıştım, yeniden doğuştu Ankara benim için. O siktiğimin Anka Kuşu, ellerimin arasında patladı, boom! Rasyonel Şizofreni de orada çıktı. Bu arada hiç artistlik yapmadım Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları Anka Kuşu kitabını saymadım hiç. Soranlara 2 kitabım var dedim ama 3 kitabım vardı. 2.5 kitabım var diyordum. Ama artık onu da bir kitaptan sayıyorum. Sonra tam bütün her şeye küsmüştüm ki, Şenol abi çıktı karşıma, daha doğrusu ben onun karşısına çıktım, yol istedim, o da sağ olsun yolumuzu verdi… Şenol abiler, benim için büyük bir şanstır yani. Gerçekten. Hayatımda ilk defa bir yere “benim kitaplarımı basar mısınız?” diye sormuştum. Yok deselerdi, her şeyi bırakıp gidip bir fabrikada çalışacaktım. Dosyayı gönderdikten 3 gün sonra beni aramaları, pek çok şeye inancımı sağladı. 4. Kitap olarak Çapulcu çıktı… Kalfalık dedim. Gerçekten öyle gördüm, Kalfalık zamanım dedim artık…

Dün de işte, bir kitap daha teslim ettim. 5.kitabım. adı ben de kalsın şimdilik, sürpriz olsun size de. Meraklanın biraz. İbnelik olsun biraz da ondan söylemiyorum. Biliyorsun, uyuz bir adamım.

6. kitabı da yazıyorum. Benim ustalığım diyebileceğim kitabı… Roman yazıyorum. Güzel olacağını düşünüyorum. Sonbahara yetiştireceğim işte onu da. O roman bana çok basamak atlatacak, bundan eminim. Ve hala eminim ki, bir gün o siktiğimin Nobel Kürsüsüne çıkacağım.

Bütün bunlar olurken OT Dergisinde yazmaya başladım. Güzel insanlarla tanıştım. Dündar abi, Metin abi (Üstündağ) ve diğer güzel insanlar, Ayça Örer falan. Metin abi benim fikirlerimi, beynimi sevdiğini söyledi. Ben çok mutlu oldum. Götüm başım oynamadı, sadece doğru bir şey yapıyorum demek ki diye düşündüm, ondan mutlu oldum. Asıl mutlu edense doğru bir şey yapıyorum diye düşünmek için ekstra bir çaba harcamamak oldu. Demek ki doğru bir şey yapmak, içimde vardı. Bu güzel bir şey benim adıma. Başarı getirir.
 
Neyse… Ne diyorduk…

Şimdilik, 2010-2013 arası 5 kitap. 3 tanesi şiir, 1 tanesi Deneme, 1 tane de öykü…

Geriye dönüp baktığımda, gerçekten o kadar çok büyük basamakları atlamışım ki… İki lafı bir araya getiremeyen orospu çocuklarına korsan porno cd satan İsmail’den, 6.45’den kitapları çıkan Batuhan Dedde’ye dönüşmek… Ekstra bir çaba harcamadım bunun için, gerçekten. Sadece yazmayı sevdim, doğru olduğuna inandığım şeylerde ısrarcı davrandım, bir de aç kalmak pahasına da olsa hayal ettiğim şeylerin peşinden gittim. Biliyordum, elim kanayacaktı ama hayal ettiğim bir şey işte. Hayal etmek ne kadar güzel, bilirsin. Hayal ettiğini gerçekleştirmek ise elin yüzün kan içinde kalsa bile dünyanın en mutluluk veren durumu. Ben o durumu yaşıyorum kısmen. Ama bir gün o Nobel kürsüsüne çıktığımda, sevincimden, gururumdan, mutluluğumdan bayılırsam şaşırmam. Çünkü orası Nirvana benim için. O olduktan sonra cehennemde sonsuza kadar yanmışım, umrumda olur mu lan?

Benim için, kişisel olarak bu koskocaman bir başarıdır aslında. Nobel hedefim var diyorum ya, şaka gibi geliyor belki sana ama neden olmasın ki? Ben o orospu çocuklarına çekmeceden porno cd verirken bana 6.45’den kitabın çıkacak deseler, çok ağır küfür ederdim. Ama bak bugün neler oluyor? Ne kadar yol yürümüşüm… Bunun sebepleri de var aslında… Çünkü ben sadece yazmayı sevdim. Bir şeyleri kağıda dökmeyi sevdim en başında. Sonra kitabım çıktıktan sonra insanların bana söyledikleri “hayatımda ilk kez kitap alıcam”, “senin sayende şiir sevdim” gibi cümleler beni çok mutlu etti. Büyük tatmin birader. Gerçekten. Çok samimi söylüyorum, trilyonlarım olsa bu kadar mutlu olmam ben. Lan ne demek ya, bir insana şiiri sevdiriyorsun, bir insana hayatında ilk kez kitap aldırıyorsun. O kadar güzel bir şey ki bu. Anlatamıyorum bile o zevki. En kral manitayla seviş, en sağlam uyuşturucuyu iç, yok aga. Bunun verdiği mutluluğu vermez. Gerçekten vermez. O saydıklarımı yapmışlığım var çünkü. O kadar zevk aldığımı bilmiyorum ben…

Çünkü ben doğru olduğuna inandığım şeylere göre yaşamayı seçtim, hayatımda düstur edindim onları. Başkalarına göre yanlış olabilirdi ama hiç siklemedim. Büyüdüğüm varoş semte bu yüzden hayatım boyu teşekkür etsem azdır. Ne kadar hırsız, torbacı adamlar olsa da etrafımda, güzel kalpli adamlardı. Güzel insan olmayı öğrettiler. Güzel insan olmak sadece namaz kılmakla, oruç tutmakla, dua etmekle olmuyor bana göre. Şimdi yukarıda anlattığım o porno film alan camiye giden dayı mı güzel insandır, yoksa garibanın değil, çok fazla zengin, kapitalist orospu çocuklarından hırsızlık yaparak çaldığı şeyleri satarak gelip mahallesindeki gariban insanları giydiren, doyuran insan mı daha güzel insandır? Bana göre o hırsız, o hacı dayıya bin basar. Hacı dayı camide Cuma günlerinde verdiği gösteriş parasından başka hiçbir yere para vermez. O parayı da verir ki, etrafındakiler görsün, bak adam para veriyor camiye, çok Müslüman. Ama gidip desen ki dayı ölüyorum, çok açım bi yemek ısmarla, siktir çeker sana, sonra da gider korsan cd’ciden porno alır… O hırsız dediğin adam da gidip 3-5 tane lüks arabası olan adamın arabasını çalar, parçalar, satar, gider fakir fukaranın karnını doyurur, üstünü giydirir, kalan parayla da uyuşturucu alıp gelir, arkadaşlarıyla kafayı çeker. Hangisi daha iyi insan? Sana da soruyorum.

Aga konu uzadıkça uzuyor çünkü kafam oldu sabah sabah Demokratik Kongo Cumhuriyeti… 5 tane bira içtim, ondan önce de birkaç tane antidepresan yuvarladıydım. Peynir gibi oldum yemin ediyorum ondan uzuyor mevzular.

Ha şunu da belirteyim, senaryolar da yazıyorum ben. Uzun metraj. Bu senaryoları yazarken de düşünüyorum. Bir gün mutlaka senaryosunda adım olan bir film çekilecek, büyük hırsım var bu konuda. Ama o senaryoları yazan adam, aynı zamanda düşünüyor ki, ulan inşallah korsanı çıkmaz… Göte bak hele. Zamanında milletin emeğini çaldı, para kazandı. Şimdi kendi girdi işin içine, inşallah maşallah çekiyo. Herkes kadar insanım birader, olacak o kadar götlük. Ama benim yazdığım filmi de tutup korsan tezgahında görsem, adama diyemem neden yapıyosun bunu diye. Ama sorarım, iyi satıyo mu falan gibisinden. Söylerim de yani, ben yazdım bu filmi, zamanında ben de korsan cd sattım diye. Ayıp bir şey değil. Kötü bir şey belki ama, mecbur kaldığında sike sike yapıyorsun.

Neyse lan çok uzattım ya…

Özet geçiyorum şimdi.

3 yılda 5 kitap. Hatta sonbaharda 6 olacak. Ve daha sonraları da olacak başka kitaplar…

Çok yol yürümüşüm ben be…

Daha da ileriye gideceğim ama, hayatımdaki hedefim o. He bir de kurabiyeci dükkanı açıp çok para kazanmadan kendimi mutlu etmek fikri var. Bir de Lusnika ile evlenmek fikrim var. Bunlar olursa ben hayatımın sonunda sıcak yatağında, huzurla ölen bir ihtiyar olurum….

Ben şu yarım biramı da bitireyim de yatayım en iyisi. Güneş pencereden suratıma suratıma vuruyor, iyice taşak oldu kafam. Öğlen kalkmam lazım… Hem amına koydum ortalığın 17 sayfa yazı mı olur lan… Bunu okuyan da sıkılır he.

Bir de eklemek isterim ki, bu dünyada sabah birası kadar güzel bir şey varsa o da sabah cigarasıdır.

Çok zor bir gece geçirdim amına koyayım...
Kamil yap bi cigara…

İyi sabahlar size.

Batuhan Dedde


Bak o söylediğim şarkılar da bunlar, iki farklı versiyonunu koyuyorum…

Bu, 17 yaşında aldığı kayıttır Müslüm Babanın...



Bu da sonradan aldığı kayıttır. Bence ilki daha güzel.