18 Nisan 2013 Perşembe

İtlik Felsefesi


Bir çiçeğe konan kelebek olmaktansa” diyor Bukowski, “bir boka konan sinek olmayı tercih ederim…

Doğru ve güzel diyor.

Hayatımız; çevremiz, işlerimiz, kazandığımız para falan değildir özünde. Hayatımız tercihlerimizdir. Daha doğrusu tercih ettiğimiz yollar. Elbette ki insan doğumundan itibaren sürekli boktan seçmeli olaylarla karşılaşır. Hayatını oluşturan birkaç sağlam dinamik haricinde (seni kimin doğurduğu vb.) sürekli seçenekler sunulur önüne insan denen canlının. Yürüdüğün yollardaki ayak izlerinin rengini belirleyecek olan, hangi yoldan gideceğindir. Yani tercihlerin. A yolunu ya da B yolunu seçersin işte. A yolunu seçersen ayak izlerin A rengindedir, B yolunu seçersen B renginde. Kaç kere tercih yapmak zorunda kaldın hiç düşündün mü? Kaç kere yaptığın tercihe rağmen aklın hep diğer bir tercihte kaldı? Benim çok oldu. A yolunu seçtim, o yolda ilerledim hep “acaba B’de mi ilerleseydim?” diye kurcaladı beynimi. Tanrım ne kötü bu! A yolu isterse Sakura ağaçlarıyla, Krizantemlerle kuşatılmış olsun. Hep B’ye bir meyil olur. İnsanın doğası gereği…

Bukowski neden bir boka konan sinek olmayı tercih ederdi? Bilmiyorum. Bilmiyorum ama hayatıma düstur edindiğim bir mevzudur bu. Neden bunu yapıyorum Bukowski’yi bildiğim kadar biliyorum işte...

2011 yılıydı. İçinde olduğum bir otobüs bir feribotun içine girmişti. Sırtımda bir çanta ve çantanın içinde iki adet tabanca vardı. Öldürmeye ve ölmeye gidiyordum. Otobüs feribotun içindeki yerine yanaştı, kontak kapandı ve kapıları açıldı. Feribot hareket etti. Oturduğum koltuktan kalkıp aşağı indim ve vapurun en ucuna, en karanlık yerine doğru yürüdüm. Bir halat yığınının üzerine oturup bir sigara yaktım, uzaklardaki karanlığa baktım. Ürkütücüydü. Çok hem de. Karanlıktan korkan bir adam için bu tür sahneler öyledir, korkarsın işte. Bu karanlığın üzerine ek olarak damarlarımda dolaşan eser miktarda madde korkumu daha da tetikliyordu. Bu şahane öğüne güzel bir sos olsun diye cebimden mp3 çalarımı çıkarttım. Benim mp3 çalarımda her zaman Kur’an’dan birkaç ayet olur, güzel sesli bir adamın okuduğu… O günde şansıma Yâ-sin vardı. Sonuçta kimliğimde “Müslüman” yazıyordu ve ben birkaç büyük günah işlemeye gidiyordum. Rüzgarın da etkisiyle çabucak biten sigaramın izmaritini denize atmadım. Giderayak daha fazla kirletmeyeyim dedim dünyayı. Zaten 3-4 saat önemsiz büyüklükteki bir toprak parçasını kana bulayıp, cesetler düşürerek yeterince kirletecektim. Bir sigara daha yaktım, ‘play’ tuşuna dokundum ve kulaklıkları taktım. Kur’an okuyordu sesi güzel olan adam. “Allah’ım” dedim… “Beni affet karaya ayak bastığımda yapacaklarım için ama mecburum fazlasıyla yaralı bir hikayenin ortasında yaşayamam.” Karanlığa baktıkça da daha da korkuyordum. Bütün bu bulanık düşüncelerin arasında otobüsün tekrardan hareket etme vakti geldi, feribot iskeleye yanaştı, otobüs yoluna devam etti. Gideceğim yere vardım. Garip şeyler oldu. Hiçbir şey planladığım gibi gitmedi. Götüme baka baka oradan geri İstanbul’a döndüm. Acaba Allah mı affetmişti? Yoksa ben mi kandırılmıştım? Derin, içinden çıkılamayacak kadar pis bir paradoks.

Mesela bak, şu yandaki fotoğrafı o zamanlar “kardeşim” dediğim bir adam çekmişti. Çok acı bir anımda, benim
yanımda olmaktansa bunu belgelemeyi tercih ediyor. Yüz ifademden ne anlaşılıyor? O an çok ağır bir ihanetin adisyonunu inceliyordum. Kandırılma, Yalan, Seks vs vs.. Hepsinin yanında onlarca X vardı. X adisyonlarda bir şeyden 2 kere sipariş alındığını ifade eder. Bu fotoğraftan birkaç saat sonra ben çantamda iki adet silah, o otobüsün içindeydim. Ama dediğim gibi işte. Geri döndüm götüme baka baka. Hem de bunu tekrardan İstanbul’a ayak bastığımda öğrendim…

Neyse…

İnsan öyle bir yaratık ki… Bunu her zaman bu blogta ifade etmeye çalışsam da beceremiyorum. Değişik, çok farklı. Kimse sizin kararlarınıza saygı duymaz, kaçarlar sizden. Bu kararınız kötü ve yanlış bile olsa, sizin kendi kararınız olduğu önemli değildir onlar için. Onlara için ters bir durum varsa, uzaklaşırlar oradan.

Mesela ölmek istediğini ifade edersin. Kimse bunun sebebini sormaz sana, sebeplerle kimse ilgilenmez zaten, tanrı dahil. Her kavram, sonuçlarla bağıntılı olmak ister. Sonuçlar nedir? Sen ölmek istersin ama karşındaki bunu görmek istemez. Çünkü seninle ufak bir şey bile olsa arada bir paylaşımı vardır, öldükten sonra bunu hatırladıkça acıyabilir canı ve kimse durduk yere canı yansın istemez. Haklılar da sanırım. Kalıcı hasar bırakabilecek bir şahitlik, kimsenin işine gelmez.

Birkaç gün önce bir şey yaptım. Ne yaptığımı belki bir gün söylerim ama büyük ihtimalle söylemem. Günlüğüme yazdım. Ben öldükten sonra basılması şartıyla yazdığım günlüğüme… Öyle öğrenirsiniz belki. Ne yaptığıma gelince, geleceğimi reddettim belki de. Bu ilk kez yediğim bir bok değil ama Küçük İskender’in de dediği gibi “İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir.” Bak, hata yaptığımı söylüyorum açıkça ama gurur duyduğum bir tavırdı bu yaptığım benim için. Doğruluğuna inandığım, sonucunda kendimi iyi hissetmemi sağlayan bir davranış. Belki ileride çok sancısını çekeceğim bunun ama hiçbir zaman “keşke” demem. Desem de canım sağ olsun, paşa gönlüm bilsin. Bir amaç uğruna ortaya çıkmış şeyleri amaçları sonradan terk ediyorsa, yapacak bir şey yok. Serseri bir mayın olmak, cephanelikte öyle şarjöre girmeyi bekleyen kurşun olmaktan iyidir.

Biraz itlik var işte… Engel olamıyorum ama iyiyim böyle, çünkü “benim.” Bir gün bu (bilinçli ya da bilinçsiz) davranışlarımı bir felsefi kalıba sığdırmaya çalışacak olursam ismine “İtlik Felsefesi” derdim.

Böyle bir tavrı sergilemesem yani reddettiğim şeyi reddetmemiş olsam, beni televizyonlarda, şurada burada görebilirdiniz rahatça ve yarın sigara parasını denkleştirmek adına düşüncelerim olmazdı, her türlü rahat ederdim. Ama eksik yönlerim? Bunlarla tamamlanmayacak kadar eksik bir tarafım var bu ülkenin en batısında bir yerlerde. O eksikliğim tam olmuş olsaydı koşar adım yapardım zaten bunları. Ki hep şöyle ederim, eksik tarafım tam olsun, ben hayatımda en sevdiğim işi yapmaktan da vazgeçerim. Yani yazmaktan. Eksik tarafım tam olsun, gider bir fabrikada çalışırım işçi olarak, bu şeylerden uzak dururum gerekiyorsa. Çünkü bir insan eksik tarafı olmadığında verimli yaşayamıyor. Bunu daha önceden tecrübe etmişliğim vardı ama 25 Ekim’den beri de her gün çok fazla hissediyorum, her saniye.

Ve sanırım bir gün bir otobiyografik roman yazdığımda kendi hayatımı anlatan, çok kalın bir roman olacak bu dostum. İstemediğim kadar fazla olaylarla karşılaşıyorum, lanet olsun. Zaten insanın istediği ne oluyor ki? Değil mi?

O yüzden siktir edelim şimdi bütün bunları…
Tütün sardım. (ki hala alışamadım bu korkuya, tütün sararken kalbimde bir sızı hissediyorum geçmişteki bir sahne yüzünden)

Ne diyordum…

Tütün sardım. Sadece demden oluşan bir bardak da çayım var… (bu çay edebiyatı değil kesinlikle, hiç sevmem bu edebiyatı ama çay güzel bir içki)

Bir sigara yakıp çayımı yudumlarken müzik dinleyeyim ben en iyisi… Hem güneş de girmeye başladı odamın içine…

Bundan sonra kaybedeceklerim, reddedeceğim bütün şeyler için yakıyorum bu sigaramı da…

Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun...

Ne gece bitiyor sensiz
ne de gün doğuyor...
Ne gece oluyor,
ne gün geliyor.

siktir!


3 yorum:

  1. Otobiyografini tamamlayamazsan ilk adımı ben atacağım usta, tabi diğer ilk adımı atanlarla birlikte..

    YanıtlaSil
  2. Bu adını Bölüm Canavarı olarak adlandırdığın mükemmel şey kadar, yazılarının samimiyeti benim gözlerimi şehla eden her şeye sahip.
    Nerede bir Dedde'den Ölüm Orkestrası duysam bana kulak orgazmı yaşatıyorsun. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  3. Bu yolda tercih hakkını hangisinden yana kullanırsan kullan diğerinde gözün kalacaktır illaki. Sonuçta insanoğluyuz bizde elde ettiklerimizi değilde edemediklerimizi arzularız genelde.

    YanıtlaSil