23 Mayıs 2013 Perşembe

Bir Piçin Elindeki Kibrit Çöpü


Sanki hayatım bir piçin elindeki kibrit çöpü gibi ve ben o çöpün yandıkça kararmasını izliyorum, çaresiz bir
şekilde.

Ağustos ile Ekim’in başlarındaki o döneme dönmek istiyorum. Bir kısmı çok sancılı geçti o dönemin aslında. Katlanması çok zor bir sancı ama çoğunda hiçbir şey hissetmedim, çünkü her gün her saat kafam güzeldi. Bazı günler kollarımdaki tereddüt çizgilerini bile nasıl yaptığımı hatırlamıyordum. O kadar ayık gezmemek. Aylardır bu his yok yani aslında his var, hissizlik yok. Keşke bir mağaram olsa. Orada bütün insanlardan, bütün değer ve kavramlardan uzak, kendi başıma yaşasam.

O kadar isteksizim ki. Böyle olunca her şey hakkında şüpheye düşüyorum. Hiçbir şey düşünmemek istiyorum. O yüzden de bu bahsettiğim mağarayı istiyorum. Tanrı kavramından tut da insanlara kadar hatta kendime kadar her şey bir şüphenin sırtında gidiyor ya da götürülüyor şu son derece karışık zihnim tarafından. Sen hiç zihnine yalvardın mı artık rahat bırakması için? Ben yalvardım. Sikeyim!

Ben hep “tu kaka” bi adam oldum. Böyle değildim önceden. Olmadığım halde böyle diyorlardı e bari dedim haklı çıksınlar. Son zamanlarda yani son 2-3 yıldır iyice gitti insanlığım elden. Eskiden daha vicdanlı daha duyarlı biriydim ben. Şimdi o kadar değilim etrafımda olan bitenlere tepki vermiyorum çok fazla. Ruhsuzlaşmak değil bu ama ne bileyim işte. Bıkkınlıktır belki de.

Örnek vereyim mesela, Reyhanlı’da bir sürü insan öldü, “yazık” deyip geçtim sadece. Bu patlama durduk yere birileri gelip terörizm yaratsın diye olmadı elbette, kimler ne planlar, programlar eşliğinde yaptı kim bilir. Kimler ne kadar kazandı, komisyoncular, aracılar, sus payları ve eminim ki çok çok öncelerden planlanmış bir şeydi bu. Elbet bu ilk değildi, son da olmayacak. O yüzden artık düşünmüyorum bile. “Bana ne” deyip geçiyorum. Ha bir gün bir ucu bana dokunan bir patlama olur, her insan gibi lanetler okurum, küfürler ederim. Yaparım bu yüzsüzlüğü, evet. Keşke bana denk gelse. Ulan şüpheli paket görsem gidip kasten kurcalarım belki parçalarıma ayrılırım diye.

1 Kasım’dan sonra bütün intihar programlarımı rafa kaldırdım ama bu gördüklerim ve sorumluluk hissettiğim birkaç insan için. Doğal yollardan ölmeye her zaman eyvallah. Bu da sanırım bir çeşit vicdan mekanizması bana ait olan…

Bir sürü insan tanıdım bok varmış gibi. Keşke daha az imkan tanıyabilsem en başa dönüp.

Bütün bu olanların elbet iyi yanları da var. Tecrübe dediğimiz o kavram. O amına koydumun kavramı. Pis, lanet ama bir o kadar da lazım gelen kavram… Bazı olaylar vardır ki, sonucunda elde ettiğin deneyimi milyonlarca lira harcasan edinemezsin ama sen bunu bedavaya öğrendin. Sadece birkaç fazla paket sigara, alkol ve uyuşturucu. Bütün maliyeti bu. Elde ettiğinse paha biçilemez.

Örneğin yalan. O kadar çok yalan gördüm, duydum ve söyledim ki. Artık neyin yalan olduğunu, neyin olmadığını karşımdakinin daha cümlesi bitmeden tespit edebiliyorum. Yani ben o kadar yalan görmüşüm, tatmışım, hala bana yalan söylemek, söylemeye çalışmak… Ayıp değil mi? Yaşanmışlıklarıma, zekama hakaret değil mi? Ve ihanete uğramak konusu da böyle. Ben bu ikisinde nirvanaya ulaşmış durumdayım. Bu da bana böyle durumlara karşı güçlü bir zırh sunar. Yani artık belki bir başkasının “çok büyük” olarak nitelendireceği bir yalanı ya da ihaneti, ben normal karşılayacak kapasiteye eriştim. Erişebilmek için de eridim, eriyik hale geldim, bu ortama uygun bir şekil aldım. “Yalanı sevmiyorum” bir insanın hayatında söylediği en çok yalandır ve canlılar arasındaki kullanımı en yaygın olan sahtekar kelime grubu sanırım.


Şimdi, toplumun genel kafa yapısından yani dini öğretileri temel alarak konuşursam, ben gerek yaşantısı, gerek tavırları ve söylemleri öğretilere ters bir adam olarak cehennemde közde patates gibi yanıcam. Eyvallah. Peki benim razı olmadığım şeylerin hesabını kimden soracaz? Tamam, Allah bana akıl vermiş, sağlık vermiş ama ya iradem ve kararlarım dışında gelişen şeyler? İstemediğim bir bölümde okutulup, istemediğim bir sınava sokuluyorsam ve beni buna zorlayanlar benden başarı bekliyor fakat başarısızlığımda cezalandırıyorsa adalet bunun hangi kısmında?

Neyse…

Ne zaman öleceğimi bilemiyorum, belki yarın belki 1 ay sonra belki 93 yaşında… Ama ne zaman o cehennemde yandığımı biliyorum. Yanacağımı değil. Yandığımı. Bir gün sadece sigaram ve çakmağımı alıp gideceğim bu hayattan…

Kafamın güzel olmasına, hiçbir şey düşünmemeye ihtiyacım var.

Bir gün bu dünyadan Batuhan İsmail Dede diye bir adam geçmiş olacak. Ben onu çok yakın tanıyan biri olarak, hiç gelmemesini dilerdim…

 Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun;

Bir gün pek çoğunuz, bu şiirde izah edilen bir hayatın tam göbeğindeyken öleceksiniz, biliyorsunuz değil mi?



15 Mayıs 2013 Çarşamba

Kırılış Destanı


Türk destanlarını bilmeyen yoktur herhalde. Yaradılış, Türeyiş,
Göç falan… Ben de bir gün Kırılış Destanı yazacağım.

Kendi bireysel tarihimde o kadar çok devir kapatıp açtım ki, bunları siyasi bir alanda yapsam dünyanın amına koyardım sanırım. İyi kötü bilemiyorum ama tarihe damgamı kesinlikle vururdum. Bunu biliyor ve bundan eminim. Ve bazıları da o kadar yakın aralıklarla oldu ki örneğin 1 yıl içinde sağlam bir şekilde 2-3 farklı radikal karar alıp hayatımı yerinden oynattım. En sonuncusu buraya, Eskişehir’e yerleşmekti. Bundan oldukça memnunum. Bütün bu devirler başlangıç ve sonlandırma aşamalarına kadar kontrolüm dışında oldu. Cidden. Dış etkenlerle açıldı devirler, dış etkenlerin beni çok çok fazla zorlamasıyla da son buldu. İstisnasız böyle bu. Hayatımı yazsam roman falan olmaz belki ufak bir öykü kitabı çıkar ama yaşadıklarımı yazsam, roman kalınlığında bir kitap olabilir, evet. Roman olur mu bilmem. Ben bu konuda istekliyim de ama erken daha. 25 yaşındaki bir adamın otobiyografik bir roman yazması, hoş bir şey değil bence. Ki zaten sonbahar döneminde çıksın diye yazdığım roman çeyrek otobiyografik sayılır. Bir gün aniden öleceğim, bir ara fırsatını bulayım da başlayayım ben bu otobiyografi mevzusuna, ölürsem birileri devam ettirir yarım kalanı.
Niye böyle olduğuna dair bir fikrim yok, deyim yerindeyse götümün kaşıntısından başımı belaya sokmadım. Bunu yaptığımda oldu ama şu radikal kararlarımın ortaya çıkmasını sağlayacak kadar şeyler değil. Sanırım tanrı tarafından özel bir muameleye dahilim. Bazan böyle düşünüyorum. Biz bununla uğraşalım bakalım ne kadar sabredebiliyor falan diye düşünüyorlar bulutların üstünde gibi.

Severek yaptığım işlerde başarılı olduğumu düşünüyorum. Çünkü yapmayı istemek içimden bir yerlerden geliyor. Hiçbir dış etkeni düşünmeden, sadece içimden geldiği gibi. Biliyorsunuz, eski hafızım. Hafızlık eskimez diyorlar ama eski dememin sebebi şu anki yaşantım. Düşünüyorum, bu yolda devam etseydim bugün sahip olduğum okur kitlesinden çok daha fazlasını başka bir alanda elde etmiş olurdum. Ciddiyim. İyi bir hafızdım. Büyük kitleleri etkileyecek basamaklara gelmiş olurdum şimdiye. Ama istemedim. Bu benim kendi irademle tercih ettiğim bir şeydi, kendi irademle de vazgeçtim bundan. Sonuçlarını düşünmeden. Zaten sonuçları başlangıçtan önce tasarlarsan bir arpa boyu yol alamazsın hiçbir alanda. Ben şimdi kitaplar yazıyorum. Hedefim de bu yönde. Yine büyük kitleleri etkilemek, başka bir araçla. Dini kısım daha kolay yapılabilir bir şeydi çünkü ülkenin durumunu biliyorsunuz artık söylemeye gerek yok. Karısının peygamber olduğunu iddia eden Doçent Doktorlar mevcut. Dumlupınar Üniversitesinde böyle bir durum vardı, inanmayanlar google’dan bakabilir. Ben sanırım zor olanı seçtim ama güzel olanı bana göre. Çok tatlı oğlum bir bilseniz.


Facebook hesabım facebook yönetimi tarafından inaktif edilmiş. Sebebi ise Sahte Ad Kullanımı olarak gösterilmiş. Açılır mı bilmiyorum ben gerekli bağlantıları yaptım, beklemedeyim. Açılmazsa yeni bir hesap açarım bu problem değil ama ne güzel oldu var ya kafamı dinliyorum. İşe gidip geliyorum. Daha önce arada bir gidip garson olarak yardımcı olduğum barda şu anda barmen olarak çalışıyorum. Eğlenerek, severek. Bu yüzden koşa koşa gidiyorum iş yerine. Normalde de tembel bir adamımdır he. Başka bir işim olsa yataktan küfrederek kalkarım ama dediğim gibi, mutlu olduğum yere severek gidiyorum…

Böyle hareketleri hiç sevmem bana çok acayip gelir ama bir tavsiye vereyim. Yaz geliyor, aranızda illa ki tatil yapacaklar var. Ben geçen yaz yapamadım bunu, çünkü farklı alemlerdeydim. Param da yoktu zaten. Sanırım bu yaz da yapamıycam büyük ihtimalle. Bu sefer normal alemlerdeyim ama yine param olmayacak ahaha. Neyse, tatile gidecekler… Eğer gerçekten dinlenmek için tatile gitmek istiyorlarsa Marmara Adası/Çınarlı Köyüne gitsinler. Görsünler tatil nasıl oluyor. Bodrum, orası burası gibi bir yer değil asla. Gece hayatı yok denecek kadar az. Köyde zaten yok, Merkez’de de birkaç tane club var. Ama köyde çok huzur bulursunuz söyleyeyim, en az bin yıllık çınar ağaçlarıyla dolu ve sessizlik, huzur. Oh mis gibi ya. İt kopuk da yok zaten hep aileler gelir genelde. Hatun düşüremezsiniz. Bunun için gidecekseniz gitmeyin. Bence sevgilisi olan alsın sevgilisini gitsin, yemin ediyorum oradan taptaze dönüyor insan. Son 5 yıldır geçen yıl hariç her yaz oraya gittim. Süper şarj oluyor insan.

Neyse. En başta devir demiştik.

O kapılar kapanırken çok sancılı şeyler oluyor hayatımda, ruhumda. Aylarca süren bir güneş tutulmasına maruz kalmış gibi oluyor hayatım. Yine o aşamalardayım ben. Kapılar gıcırdamaya başladı. Sanki kapanacaklar gibi. Sonra ben biraz daha eksileceğim. Hay sikeyim! Olsun istemiyorum böyle şeyler, eksilmek istemiyorum.

Bi de ne biçim yalnızlık bu lan. Çok değişik yani… Bütün gün insanların içindeyim ama başka gezegenden gelmiş bir canlı gibi sadece etrafımı izlemek istiyorum, bunu yapıyorum da. Niye böyle oluyor bilmem…

Artık biliyorsunuz, Kırık Kalp Sendromu diye bir hastalık mevcut. Duygusal durumların insanın fizyolojisine etki ettiği bilinmekteydi ancak bunun nasıl olduğunu bulamıyorlardı, sonunda onu da bulmuşlar. Ben daha birkaç gün önce öğrendim. Üzüntü anında salgılanan hormonlar, kalbe yığıldığı zaman kalp kendini kapatıyor ve zaman içinde bu tekrarlandıkça kalbin fizyolojik yapısı değişiyormuş. Ölümcül zararlar falanlar filanlar. Tıp dilinde de buna Stress Cardiomyopathy diyorlarmış. Değişik lan. Belki öyle olmuştur kalbim bi baktırmak lazım. Çömlek gibi oluyor kalp değişiyor şekli.

Neyse. Az evvel şiyir yazasım gelmişti. Yazdım ben de.

Suçlu ve yalnızdım
polis arabasının camlarını kırarken
ışıklar kapatılmış
tanrı kibarca odadan dışarı çıkartılmıştı
görmüştüm,
bıçağın soğuk ışıltısından yansıyan
kalbimin kırıklarını
bir voltada kaç gün törpülenir hayattan
bir öpücükte kaç vuruş çarpar yürek
bir ayrılıkta kaç çatlak
ateşin yaşı kaç
ve suyla çıkar mı bu günah?

Beni başka bir alemde hapsedecek
Yüzüme kapanan bir kapı gibi kapatırken
birileri pamukla deliklerimi,
Hassiktir!
Cenazemde piyanolar çalın.

Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun amına koyayım,




5 Mayıs 2013 Pazar

Defter-i Kebir


Hayatında çok güzel şeyler oluyor ama senin bunda gözün yok,
gözün başka şeylerde, olmayan şeylerde. Bu kesinlikle bir saplantı, takıntı falan değil ama öyle içten istediğin şeyler ki… Olmuyorlar. Bunun yerine başka şeyler oluyor, çok güzel şeyler. Hiç böyle bir durumun arasında sıkışıp kaldın mı? Ben kaldım. Öyle bir denizde yüzüyorum ya da çırpınıyorum, batmamaya çalışıyorum desem daha yerinde olur…

Kırmızı Eroin –tahta putun şiirleri- çıktı. Raflarda! Daha önce anlatmıştım burada, 2010’da başladı bu maceram… Yıl 2013’ün ikinci çeyreği, 5. Kitabım piyasada. Büyük iş. Bundan sonra da elbet kitaplar olacak, olacaktır. Ama istediğim şeyler bu yönde bir şeyleri başarmak değil ki… Ne bileyim yani işte değişik, ben bunu tarif edemiyorum.

Sokakta yürürken yalnızım, ailemin yanında yalnızım, bir avuç dostumun arasında yalnızım. Bu öyle sevgili yalnızlığı falan değil. Bu gezegene ait olmama durumları… İyi de, niye böyle ki? Doğuştan bir cenabetlik söz konusu sanırım. Bir uğursuzluk… Neye elimi atsam, elimde kalıyor. Oradan bakınca çok güzel görünüyor değil mi her şey? Bu yavşağın kitapları var, etrafında bir sürü hatun var, paranın da amına koyuyodur bu kesin… Hey yavrum hey. Neymişim lan ben böyle. Bana özenen, beni kıskanan, benim gibi olmak istediğini söyleyen arkadaşlar var, 1 hafta dayanabilirler mi acaba bir gün test edicem bunu…

Daha önce bir yerlerde yazmıştım. Burada da yazmış olabilirim, üzerinde çalıştığım romanın içinde geçen bir parça da olabilir. O metinde diyor ki; “Aslına bakarsan hepimiz sakat ürünleriz. Defolu. Kim bilebilir ki? Belki de öve öve bitiremediğimiz, şöyle güzel, böyle harika diye methiyeler düzdüğümüz bu gezegen, tanrısal olarak defolu ürünlerin koyulduğu bir tezgahtır. Bunun gerçek olma olasılığının olmadığını kim söyleyebilir ki?

Boktan şeyler yazsam da arada yazdığım şeylere gerçekten hak veriyorum. Seviyorum onları. Şu yukarıdaki metinde olduğu gibi. Orada yalnız sorular sormuşum, ben bundan eminim. Bu dünya defolu insanların koyulduğu bir perakende tezgahı. Ben de o defolu ürünlerden biriyim. Kimse üstüne alınmaz bunu şimdi. Olsun. Ben tek başıma o tezgahta duruyorum.

Aslına bakarsan bir insanın kendisiyle övünmesini gerektiren işler yaptım. Şayir ve Şiyir kelimelerini kabul ettirdim insanlara. Artık sıkıntı çıkmıyor bu konuda çok yabancı olmadıkça insanlar bu konulara. Batuhan Dedde deyince “Ha o mu, şayir o ya” deniliyor rahatlıkla. Bunu başarmak iyi bir şey benim için. Normal bir insan olabilsem keşke. Bunu başardığım için ayna karşısında kendimi severim, yanaklarımı okşarım, “Aferin oğlum yaa” derim kendi kendime. Hadi yaptım diyelim. Sonra ne olacak? Bir sikim olmayacak. Ben yine bir kahve yapıp bir sigara yaktıktan sonra pis pis şarkılar dinleyip boktan şeyler yazacağım. Değişen bir şey olmuyormuş demek ki.

Hazır aklıma gelmişken…

6.45’te kim varsa, Şenol abi, Kaan abi, Erol abi, Hakan falan… Hepsine büyük teşekkür ediyorum. Daha önce de söyledim, benim için büyük şanslar onlar. Bu kadar da samimi adamlar görmedim ben bu camiada. Burnu havada insanları ve yaptıkları işleri görünce bu adamların ilah taklidi yapması, Şenol abinin sırtında cübbe elinde asa ile falan gezmesi lazım ama gittiğimde adam bana kola dolduruyodu… Bir gün o kürsüye çıktığımda, ne o günleri unuturum ben, ne de bugünleri. Amına koyim zaten Nobel alacak olsam havaalanından belediye otobüsüne binip akbil basarım ben. Seviyorum çünkü güzel bir şey. Eğlenceli. Çocukluğum öyle yerlerde geçmiş, gençliğim geçiyor. 40 yaşımdan sonra mı kudurayım? Geleneklere bağlılık iyi bir şeydir. Neyse.

Karakter önemli usta…

Bir işte çok başarılı olmayabilirsin ama karakterin düzgünse yürür gidersin. Tam tersi durumda, karakterin bozuk ama  yaptığın işte çok çok ustaysan, bir yere kadar götürür seni işindeki iyiliğin… Bir yerde patlarsın. Bir sürü var böyle adam, görüyorum ben. Üstelik bunlar hem işlerinde kötüler hem karakterleri bozuk. Tarih böyle adamları yazmaz.

Neler diyordum konu nerelere geldi…

En başında dedim ya hani istemediğin ama güzel olan şeyler diye. Bu kardeşin o güzel şeylerden daha çok yapacak, buna emin. Ama istediği şeyler olmayacak, buna da emin. Böyle bir sıkışmışlıkla yaşamak, çok zaman yaşamaya karşı olan direncimi kırıyor. Kulaklarım çınlıyor çünkü gitgide daha dibe iniyorum. Basınç çok…

Dikenli tellerle dolu bir havuzun içinde yüzmeye çalışan, pamuktan bir kukla gibi… Her çırpınmamda bir parça şeyler kalıyor bedenimden, ruhumdan falan.

Ben bu muhasebeleri çok yapıyorum. Hemen hemen her gece…

Ve şu da var dostum, bir gün doğal yollardan ya da dış etkenlerden dolayı benim de götüme pamuğu tıkayacaklar. Bu hayatın gerçeği. Ölüm var. Nasıl ölürüm bilmiyorum ama bu olduğunda ben üzülürüm. Başkalarını bilemiyorum, üzülen olur mu ancak dediğim gibi ben çok üzülürüm, istediğim ama olmayan şeyler yüzünden. Onları yaşamadan ölmek, biraz incitecek beni. Belki cehennemde olay çıkartırım. Kalbim kırıkken çünkü kendimde birçok şeyi yapma hakkı görüyorum ben. Diğer insanlar içinde aynı şeyleri düşünüyorum. Kalbi kırık bir insanın her şeyi yapmaya ehliyeti vardır bence. Keşke başbakan olsam da akli dengesi yerinde olmayan insanların cezai ehliyeti yoktur maddesine bir de kalbi kırık insanları eklesem. Ne cinayetler işlenir ama he… Çünkü bu çürük gezegende pek çok insanın kalbi kırık… Annesine, babasına, tanrısına, sevgilisine, eşine, amirine, memuruna, arkadaşına. Herkesin bir şeyler tarafından kırılıyor kalbi…

Nefes bile almaya canım istemiyor benim mesela. Öyle vazgeçmişim ki kendimden. Keşke bir mağaram olsa orada yaşasam her şeyden uzak…

Bir de sahte şeyler var. Onlar da çok incitiyor benim şu ihtiyar kalbimi. Keşke herkes biraz daha samimi olsa söylediklerinde, yaptıklarında falan… İlgiliymiş gibi davranıp da aslında sikinde olmadığını hissettirmese. Belki daha katlanılabilir bir gezegen olur dünya…

Ben böyle nasihat verenlerden değilim, pek de sevmem bu işleri ama…

Beni okuyan böyle genç, hatta çok genç kardeşlerim var. Oğlum bilin ki, hayatınızda tek başınasınız. Anneniz, babanız, sevgiliniz, abiniz, kardeşiniz… Hiçbiri yok. Geminiz en ufak bir su aldığında hepsi kaçacak güverteden, ona göre hazırlayın kendinizi. Her sabah gözünüzü açtığınızda gezegende tek başınaymışsınız gibi plan yapın, ya da yapmayın siktir et, plansız yaşayın ama tek başınaymışsınız gibi…

Neyse. Çok uzadı mevzu…

Benim kalbimi daha çok kırmayın, lütfen. Ben bile sıkıldım artık, siz sıkılmadınız mı bundan?

Asaf Halet Çelebi diyor ki;

ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

Al bu da bölüm sonu canavarı olsun sabah sabah bu kafalardayım;