31 Temmuz 2013 Çarşamba

Bahamalı Martılar ve Büyük Yolculuk

Geçmişinin kaybolduğunu düşündün mü hiç? Yavaş yavaş silindiğini falan… Öyle unutmak, geride kalması değil ama. Bildiğin silinmesi, yok olması. Ben bunu hissediyorum, düşünmekle kalmayıp.

Eskiden olan pek çok şey artık yok ve bir daha olmayacaklar hiçbir şekilde. Utku yok mesela, çocukluğum yok, neşem yok falan. Küçükken de ruh hastası bir manyaktım, kabul ama o zamanlar daha az kaygı taşıyordum. Kaygı sahibi olmak beni endişelendiriyor çünkü kaygı duyduğum şeyler, gelecekle, şununla, bununla alakalı şeyler. Bunlar için kaygı duyacak yaşı geçtim ama. Bu yüzden korkutucu olabiliyor bu kaygılar zaman zaman.

Davulcu geçiyordu da kapıdan, bu yazıyı yazmak aklıma geldi. Gerçi her gece geçiyor Ramazan dolayısı ile ancak bu gece aklıma geldi yazmak. Eskiden beridir uyku problemleri yaşıyorum, bunun bir tür psikolojik baskılar neticesinde olduğunu da biliyorum ama. Neyse. Eskiden sahur vaktine kadar uyumazdım, beklerdim öylece. Sahur vakti davulcu gelirdi, çok korkardım o sesten, hala da korkuyorum nedendir bilinmez. Gece sessiz olduğu için ve çarpık yapılanmanın ürünü olarak evlerin neredeyse iç içe olmasından dolayı, davul seslerine çatal kaşık sesleri karışırdı oturduğumuz mahallede. Onları en son geçen sene duymuştum. Demek ki bu sene büyümüşüm. Öyle hissettim. Ve bir daha artık o çatal kaşık seslerini duyamayacağım.

Daha evvel yazmıştım sanırım burada. Bir balkon var. Benim için önemli ve popülist bir balkon o. Şayir ya da yazar olduysam, katkısı büyüktür. Doğduğum evin balkonu. Annemler hala orada yaşıyorlar. En son gittiğimde Utku’nun cenazesi vardı pek keyfini süremedim ama…

O balkonda çok şey düşündüm, çok şeye tanıklık etti o balkon. İlk kez aşık olduğumda terk edildikten sonra ebeveynlerim uyuduktan sonra o balkonda yakmıştım sigaramı salya sümük ağlarken, bir yandan da kazağımı ısırmaya çalışıyordum ki hıçkırıklarım duyulmasın. O balkonda birçok sevgilinin hayalini kurdum, birçok hatırayı andım. Ölümler de gördüm o balkonda, onları da düşündüm. Eğer bir gün çok başarılı bir yazar olarak ölecek olursam, üzerime belgeseller yapılacaksa o balkon unutulmamalı kesinlikle. Hatta keşke o zamanlarda bile o balkon yıkılmamış olsa ama sanırım yıkılmış olur.

En son ne zaman içten bir şekilde mutlu olduğumu hatırlamayacak kadar sarhoş gezdim 1 yıldır. Geçenlerde İstanbul’u ziyaret ettiğimde bir avuç dostumla o günlere yakın bir mutluluk yakaladım ama sadece yakındı. Cadde Bostan sahilinde oturduk, demlendik. Elif, ben, Bahadır, Levin, Süleyman, Uğur, Aysu falan. Çok mutlu bir geceydi benim için. Güzel insanlarla.

Çok zor zamanlar geçirdim. Zaman zaman o zamanlar nüksediyor. Maddi ve manevi… Maddi olanı siktir et hadi bir şekilde çare buluyoruz da, manevi olan hırpalayıcı bir güce sahip. Bir gün top önüme düşecek ve ağları yırtmak istercesine, kaleciyi öldürecek gibi vuracağım o topa ama bu da çare olmayacak tabii ki.

Abdullah Özdoğan bir şiirinde şöyle der;

“Merak etme beni anne
Hiç düşünme, endişelenme
Bunca sene sonra bile,
Beni ilk bıraktığın yerdeyim…
Geçen senelerin izleri var yüreğimde
Ve kalbim daha yavaş atıyor kuşkusuz…”

Bunu ilk dinlediğimde yıl 2010 falandı. Okumadım, dinledim. Çünkü bu tarz şiirleri normalde pek sevmiyorum sadece güzel okunmuşsa bir etki yaratıyor bünyemde. İlk dinlediğim anı hatırlıyorum. Kendimi 35 yaşından büyük, ailesinin as elemanları yani anne ve babası artık hayatta olmayan bir adam gibi hissetmiştim. Çok daraldığım gecelerde açıp dinliyorum yine. Annemi özlüyorum. Babamı. Sanki daha makul bir hayat yaşayabilirdim de birileri buna engel oldu. Ya da engel olmamı sağladı gibime geliyor. Zor bir durum, gerçekten... Tehlikelere daha çık bir şekilde yaşıyor insan böyle olduğunda. Ve kalbim daha yavaş atıyor kuşkusuz. Ne güzel bir cümledir. Dinlemenizi tavsiye ederim bunu Abdullah Özdoğan’ın kendi sesinden…

Zaman ne çabuk geçiyor. Pek çok şey yaşadım. Çoğuna siz de şahit oldunuz, paylaştım sizinle. Beni mutlu eden şeylerden biri de bu. Burada insanlarla bir şey paylaşırken rahatsızlık duymuyorum çünkü benim onları benimsediğim kadar insanların da beni benimsediğini hissediyorum. Öyle algılamak istiyorum ya da. Arada tatsız durumlar yaşanıyor elbet ama insanın olduğu yerde bunların olması gayet muteber. Burada henüz liseye giderken beni okumaya başlayıp da şu anda üniversiteden mezun olmak üzere olanlar/mezun olanlar var. Bu çok harika, güzel bir duygu benim için. Bazı okurlarla beraber büyüdüğümü hissediyorum. Hani klişedir, “kısa donlu halini bilirim ben bunun” var ya… İşte öyle diyebileceğim okurlar var. İyi ki varlar. Sağ olsunlar, var olsunlar. Mutlu ediyorlar beni.

Bir sürü aşkım oldu. Neden ve niçin bilemiyorum. Kadın, çok sembolik bir varlıktır ilham konusunda ve bir o kadar da şeytani. Güzel şey aşk. Ve de kötü şey. Şu anda Müslüm Baba çıktı. Ne de pis söylüyor rahmetli, “ilk sigaram bile tatsızdı…

Neyse.

Kadın bir tabudur maalesef bu memlekette. Kadın, kadın vücudu falan... Ki son zamanlarda bu tabu iyice azmış durumda, hamilelere kadar uzandı iş. Bir kadının vücudu bence mükemmel bir estetik, harika bir ilham kaynağı… Bunu en iyi Cemal Süreya kullanabilmiştir. Ve Cemal Süreya’nın bir ayağı her zaman bütün şairlerin omuzundadır. Bence. Sanatla uğraşanlar ne demek istediğimi hissedeceklerdir. Yanlış anlamayın uğraşmayanlar beni anlamaz minvalinde demiyorum bunu. Anlarsınız da, sanatla uğraşan, eser dediğimiz ürünleri ortaya koyan kişiler bunu daha net hissedeceklerdir. Muhabbeti de seviyeye göre ayarlamalı. Bunu bir arkadaş ortamında anlatsam, abaza derler. Ki haklılarda, öyle öğretilmiş çünkü insanlara bu zamana kadar. Kadın vücudu, seksten başka bir şeye yaramazmış gibi empoze edilmiş. Oysa yarıyor, cidden. İlham verici bir şey ulan bir kere. Cemal Süreya şöyle der;

“Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum. "

Belki de tek hatamız bu. Kadınları bu kadar sevmek…

Şairler, hiçbir zaman iyi bir baba, iyi bir sevgili olamayacaklar. Bütün gözlem sonuçlarım bana bunu veriyor. Kendim şairim havalarında değilim ki asla değilim şair falan. Ulan şair adam bütün gün sosyal medyada goygoy yapar mı? Yapar da bu kadar değil. Ben bir şeyler yazabilen, normal olduğunu düşünen bir insanım. Neyse işte. Şairler iyi bir partner olamazlar. Neye partnerlik olursa olsun. Yolları, akılları, geçmişleri ve kalpleri kırık adamlar, hep gitme halindedirler. Hep gitme isteği içinde.

Büyük maceralarımdan biridir, eskiler biliyor. Elf vardı. Geçtiğimiz kış evlendi. Bana “Evleniyorum” dedi attığı bir mesajda. O anda bir geriye gittim. Onunla yaşadıklarıma. Hiçbir şey hissetmedim. Sadece bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı benim için. Bir de eskiyi düşündüm, tahrip ettiğim ruhumu. 1,5 yılda zor sıyrılmıştım saplandığım bataklıktan. Tanrının latifesine bak, şu anda onun bana aşık olduğu benimse ondan kurtulmak istediğim dönemlerde durmadan bana gönderdiği şarkı çıktı. Ne garip bir adam şu tanrı. Geçiyormuş. O zaman anlamıştım. Sahiden geçiyormuş. Eski günlerimdeki Batuhan gözümün önüne gelince anladım. O günlerde bildiğin enkaz gibi dolaşan, uyuşturucu müptelası, antidepresan ilaçlar olmadan ayakta bile duramayan bir adamdım. Ne için? Bir kadını sevdiğim için. O kadın bana ihanet ettiği için. Aynı kadın, bir zaman sonra telefonda bana evleneceğinden bahsediyordu. E kadın aynıydı da değişen neydi?

Dünyaya bak. Ortalık kaynıyor. Her yerde çatışmalar, kaos. Ne pis bir görüntü. Ruh kirliliği yapıyor. Ciddiyim. Hristiyanlar, Müslümanları öldürüyor, Müslümanlar Yahudileri öldürüyor, Yahudiler Müslümanları yakıyor sonra onlar dönüp misilleme yapıyor falan. Ne oluyor oğlum ya? Ne için bütün bunlar. Benim öğrendiğim Allah, zannetmiyorum bütün dinlere bunları yapmaları için bir emir göndersin. Neler oluyor sahiden? Ne için bunlar? Bunun cevabını da sana parayla günah temizleyen kilise versin, bunun cevabını sana Mekke’deki Hilton versin, bunun cevabını sana Beyt-ül-Makdis'te ki esnaf versin…


Bir roman yazıyorum, bahsetmiştim. İkinci bölümünde kaldı öyle. Yazasım gelmiyor. Dostoyevski gibi kumar borcu yapıp kendimi roman yazmaya mecbur edeyim diyorum, pişti bile oynamayı bilmeyen bir adamım, bu türlüsü daha çetin olur. O kadar oyun öğrenip sonra da kumar oynamayı öğrenmektense oturup romanı yazarım.

Üç bölümden oluşuyor roman. Birinci Bölüm: Manana, İkinci Bölüm: Sin Palabras, Üçüncü Bölüm: Ben de bilmiyorum ismi konusunda henüz karar veremedim. Çok gazlanıyorum yazayım diye, başına oturunca bütün havam kaçıyor. Bu aralar her şeye karşı öyleyim gerçi de.  


Şu anda yapmak istediğim tek şey var. Başımı alıp siktir olup gitmek. Ufak bir sırt çantası, hediye edilmiş yarısı dolu bir not defteri, bir kalem, ikinci el kitaplar, bir fotoğraf makinesi, tütün. Hayyam kitapları da olsun yanımda, otostop çekerken otoyol kenarlarındaki yıldızlı gecelerde refüje yaslanıp bir sigara sardıktan sonra açıp okuyayım bağıra bağıra. Yeni şarkılar dinlemek istiyorum ayrıca. Binlerce kilometre yol gidebilirim böylece. Yeni insanlar tanıyabilirim, gördüğüm ilginç şeyleri not alabilirim. Hayatımı bu şekilde sırtımda bir çantayla ülkeden ülkeye dolaşıp tamamlayabilirim. Belki de bütün bunların hepsinin kaynağı, hayatımdaki çıban gibi rahatsız edici şeylerin sancısından kaçmaktır. Bilemiyorum. Psikolojik çözümleme benim işim değil. Zaten çocukluğumu Hades’ten de aşağı bir yere gömdüm.


Büyük bir yolculuk planlıyorum. Maalesef. Maalesef çünkü bu zamana kadar neyi planladıysam elimde parçalandı. Bu yolculuk tek olmayacak. Bir yandaş bulmam lazım yanıma. Belki de aylarca sürecek olan bir yolculuk ve otostopla. Götü yiyen olursa buyursun gelsin. Ne zaman bu yolculuğa çıkacağımı bilmiyorum ama yakın bir zaman olarak düşünüyorum. Ve ne zaman nerede biteceğini bilmiyorum. Beynim nerede durmam gerektiğini, nereden geri dönmem gerektiğini söylerse o zaman bitecek. Belki 3 gün, 5 hafta belki de 9 ay.

En kötüsü de ne biliyor musun? Eylül yaklaşıyor. Eylül'de neler oluyor, biliyorsunuz pek çoğunuz. Korkmaya başladım. Gerçek anlamda.

Neyse. Asıl anlatmak istediğim şeyler başka şeylerdi sanki. Öyle dağıldı ki mevzu, hiç uğraşmayacağım toparlamak için.

Son zamanlarda o kadar mutsuz oluyorum ki, durduk yere hem de. “Ne biçim bir iş bu?” diyorum kendi kendime. Önümüzdeki yıllarda çok mutsuz ama çok güzel işler yapmış bir adam olmayı planlıyorum.

Bu da Bahamalı Martılar’dan gecenize gelsin…

“Bahamalı martılar beni çağırdı,
bir ikinci bahar gecesi,
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik.
Sana tapacağım yalan değildi benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum...”

Bu şiir Poe’nun diye geçer ama ona ait bir şiir değil, internette öyle geziniyordu ben bulduğumda da, ne yalan söyleyeyim araştırmadım çünkü çok fazla Poe kokuyordu. Bunun bir de ses kaydı var, iğrenç. İsmi Liman Kırıntıları. Ben yaptım. Çok ağlamıştım o gün. Defalarca kaydı bozdum. En ağlamadan okuyabildiğim bu olmuştu. Kaydın da ismini değiştirmedim, üşendiğimden… Zaten üşenmesem neler yapacağım da…

 Batuhan Dedde



 Al bu da bölüm sonu canavarı olsun

Ve hayatımın soundtrack’i yapabilirim bu parçayı.

O kadar kırılgan, yorgun, zamanında umut etmiş ve daha bir sürü şey olmuş bir adamın iç sesi gibi…





2 yorum: