3 Ekim 2014 Cuma

Kıyametlerden Kıyafetler Diken Terzi

Evet. Eylül bitti ve Ekim geldi. Eylül
bu yıl da bir şeyler aldı götürdü benden. Ve artık Ekimlerden de nefret etmemi sağlayacak şeylerin içinde
kulaçlar atıyorum.

Yaştan mı nedir, artık utanıyorum hüzünden bahsetmeye. Hüznüm utancım oluyor yaşım ilerledikçe. Çünkü artık 30'una ramak kalmış bir adamım. Koca adamlar üzülmez hiç gibi gelir bana. Belki de bunu babamdan öğrendim. O sadece yeşilçam filmlerinde ağlardı. Filmler güzel bahaneler. Bir de ablamın düğününde ağladı. 

 Her neyse. 


Acıları var herkesin. İnsan, hüznü kadar insandır. Bu ay (Ekim) Ot Dergisinde bunları daha edebi kalıplarla anlatan bir yazım yayınlanacaktı. Yayınlanmadı. Uygun görmediler sanırım. Güzel bir yazı olduğunu düşünüyordum. Acılar gibi. Nasıl herkes kendi yarasının üstüne kapaklanıyorsa. O misal.


Hüzünler diyordum. Sanırım yine yaşla alakası var; insan yaşlandıkça yaşadığı acılar daha kalıcı izler bırakıyor. Soyut olarak. Ama somut şeyler gibi kalıcı. Örneğin stresin biyolojik etkilerini herkes biliyordur. Hücre yapısını bozarak erken yaşlanmaya sebep olmak vs. Bir kere yaşlandığın zaman bir daha gençleşemezsin sonuçta. Bu kalıcı izler de böyle. Hem öyle izler ki yüz yıllar boyu aşındıran rüzgarların belki bir ihtimal ortadan kaldıracağı izler ama ortalama 70 yıl yaşıyoruz sadece ve ben doğal yollardan olursa 45-50 civarında öleceğimi düşünüyorum. Bu sadece bir düşünce. İntihar ederek ölmek istiyorum. Kendi irademle ancak bu dünyaya kendi kendi yazdığım ve yönettiğim bir filmi izletmeden bileklerimi kesmem. Buna and içtim. Bu ne kadar sürer bilmiyorum. Çok da önemsemiyorum. Olursa olur olmazsa da bir huzur evinde ölürüm. Akciğer kanserinden ya da kalp yetmezliğinden ya da yaşlı ve yorgun bir adamın neyden ölmesi gerekiyorsa ondan.

Çok dağıldı sanırım söylemek istediklerim. 

Yaşı ilerledikçe insanın hüzünler daha bir kalıcı hale geliyor.  Edip Cansever diyor ya, acılar da acılaşıyor gittikçe Hilmi Bey, sanki bir azarlanmayla ölümü düşünen çocuklar gibi... Öyle işte tam olarak. İzler kalıyor her zaman. Gençken daha doğrusu bu kadar kahrolmamışken daha kolay oluyor her şey. Daha çabuk kalkıyor, üstünü başını silkeleyip yürümeye devam ediyorsun yürümeye. Ama yaşlı bir boksör, nasıl çabuk kurtulur ki bir sol kroşenin etkisinden. Biyolojik ve fizyolojik olarak imkansız ancak ben de mucizelere inanmıyorum. Kimindi hatırlamıyorum ama, dünyadaki en vahşi şey mucizelerdir diyordu bir adam ya da buna benzer bir şeyler diyordu. 

Kısa bir süre kaldı. Askerliğim bitiyor. Çok şükür. Çok güzel düşüncelerim, çok harika hayallerim vardı. Sanki hüznün panzehirini bulmuş bir Simyacı gibi. Mutlu ediyordu beni bütün bunlar. İnanmıştım da bu panzehiri bulduğuma gerçekten. Cahillik gibi bu. Hani cahil bilmez ya ne yaptığını. İnanç sanırım bütün problemim. İnanmak. Ya da kanmak desek daha doğru olur. İnsan ne tür bir canlı böyle? Bile bunu yapmak. İnanmak. Aynı kemiği aynı yerinden onlarca kırdıran bir şey. Bir yazımda demiştim, insan kendine acı vermekten hoşlanan bir gerizekalı çeşididir. Bence tam da bu. Anlaşılmayan şey ise, gerizekalı olduğunu bildiği halde neden bunda ısrarcı olmak.

Her neyse. 


Hissizleşmek, donuk bir adam olmak kalben, bundan korkuyorum. Ama en başında söylediğim o kalıcı izler bırakan ve artık utandıran şeyler, gün geçtikçe buna evriliyor. Yani hissizleşmek ve donuk bir adamdan kastım, hiçbir şeyi dışarı vurmadan, çok derinlerde boğulan, göğsünde her dakika kıyametlerden kıyamet beğenebileceğin bir adam gibi olmak. Kıyametlerden kıyafetler diken bir terzi olmak... Korktuğum şey bu ve freni boşalan bir kamyon gibi kontrolsüzce gidiyorum tam gaz bu şeye.  Dolayısıyla ileriki yıllarda mükemmel işler başarmış, başarmaya devam eden ve aynı doğrultuda da mutsuz bir adam olacağıma inanıyorum. 


Ben artık vazgeçiyorum mutlu olmaya çalışmaktan. Kendimi bildim bileli bunun için kanlı savaşlar veriyorum resmen ama elde ettiğim tek şey kan kaybı ve içimi istila eden baygın bir sel. Artık kendi hayatıma dair inandığım ya da inandırdıkları tek şey bu. Tıpkı 2.2'nin 4 etmesini öğretip buna inandırdıkları gibi...


Hoşça kalın.


Batuhan Dedde


Bölüm Sonu Canavarları:


Umursamıyorum artık tanrıyı ve şeytanı

Umursamıyorum artık kötü havalarda sigara yakıp denizi izlemeyi
Umursamıyorum artık güneşin doğuşunu ve gökyüzünü
hatta yağmurun yağmasını
Ki yağmurlar, bir peygamber mucizesi olabilirdi.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder