Müzik

8 Ocak 2015 Perşembe

Odanın İçinde Savrulan Araba Dingili

Size bir hikâye anlatma isteği  
doğdu içime. Tıpkı şu anda kafanızı göğe uzattığınızda gördüğünüz dolunay gibi...   


Yıl 2012. Hatta sonları. Yarısından itibaren kendimi hiç olmadığı kadar garip ve mistik ve alçak ve iğrenç olayların ortasında bulmuştum. Darbe üstüne darbe. O kadar seri bir şekilde gelişti ki her şey. Nefes almak için bir değişikliğe ihtiyacım vardı. Eskişehir'de çok değer verdiğim bir arkadaşım beni oraya davet etti. Söyleşi için. Gittim. Güzel bir hafta sonu geçirdim orada. Dönüşü o kadar güzel değildi. Sabaha karşı 5 gibi eve girdiğimde, ev arkadaşımız olan Nurşen, değişik bir haber veriyordu. O haberi aldığımda hissettiğim tek şey, belime kadar bokun içine batmış bir adamken o bok, burun deliklerimin hemen altına geliyordu artık. Buydu hissettiğim. O kadar çaresizce ve zavallıydı ki her şey. İzahı çok zor.   İnsanlık onurunun durmamam gerektiğini söylediği bir evde kalmak/yaşamaya devam etmek zorundaydım çünkü aynı insanlığın gerçekleri bunu gerektiriyordu. Sizi bilmiyorum. Gerçeklik onur, gurur gibi şeyleri bir çok alanda yeniyor. Bu da öyle zavallıca ama gerçek bir şeydi. O kadar zavallı ve acınacak durumdaydı ki her şey. Bunun ruhsal sıkıntısı fiziki olarak boy gösteriyordu. 1 aya yakın bir zaman hiç yıkanmadan, diş fırçalamadan, kişisel temizlik yapmadan vs... Günde birkaç dilim pizza, onlarca bardak kahve ve paketlerce sigara içerek hatta yatağın içinden sadece tuvalet ihtiyacı için çıkmamı gerektirecek bir zavallılığı hak edecek ne yapmıştım. Hiç sorgulamadım kendimim çünkü ruhu ve yaşamsal fonksiyonları cerrahi bir müdahale ile alınmış et yığınıydım sadece. Bir şeyler soluyordum ama bu nefes miydi? Bir şeyler görüyordum ama bu hayat mıydı? Büyük bir sırrı taşıyordum göğsümde. Bunun ağırlığı... Üstelik bu ağırlığı hissetmesi gereken ben değilken, kendini alçak hissetmesi gereken ben değilken bunun ezikliğini ben yaşıyordum kalbimde. Bir insan nasıl bu kadar alçak olabilirdi? Bunu ben düşünüyordum düşünmesi gereken en son kişi bile değilken.   

Öyle güzel umutlarla kalkıp gittim ki Eskişehir'e. Hissederek her şeyi. İnsanın tanıdık acılarla bile karşılaşsa, o acıyı ilk kez tanıyormuş gibi üzüldüğünü bilen bir adam değilmişim gibi. Kalktım gittim. Yeni bir hayat diyerek. Sağ olsunlar, haklarını hiçbir zaman ödeyemeyeceģim insanlar bana orada sahip çıktılar. Hayatlarına dahil ettiler. Belki başka şeyler vardı arka planda ama. Söylediğim gibi düşünmek beni rahatlatıyor...   Bir sürem. Hem de epeyce bir sürem iş aramakla geçti. Aralık ayından nisan ayına kadar çalıştım birkaç işte. Asıl işimi Nisan ayında buldum. Yalnız yaşıyordum orada. Ufak, güzel bir evim vardı. Huzurlu. Ta ki o şehre alışana kadar. Sonra ufak evim daha da ufak olmaya başladı. Duvarların beni sıkıştırdığı bir tutuk evine dönüşmeye başladı. Gel zaman git zaman, ben torbacılardan kasten uzak durmaya çalışırken, madde kullanan arkadaşlardan bile uzak dururken, bir gün çalıştığım barda torbacı olduğunu öğrendiğim biriyle tanıştım. Bu tür olaylardan kasten uzak duruyordum çünkü her ne kadar yeni bir hayat desem de yıkılmaya meyilli, terk edilmiş eski bir binaydım. Üstelik iyiden iyiye kendimi kimsesiz hissetmeye başlamıştım çünkü Sem, binlerce kilometre ötede neler yapıyordu haberim yoktu. Çünkü İstanbul'daki enkazdan kurtulurken ruhumun bir kısmını taşların arasında bırakmıştım. Çünkü eski ve kimsesiz bir bağımlıydım.   

Bu adam bonz satıyordu. O iğrenç şeyi. Ve başladım. Sonra abartılı oldu her şey. Bir kontrol mekanizması da olmadığı için. Günlük kazandığım para yetmemeye başladığında artık günlük kazancımın yanında etrafa borçlanmaya da başladım. Tastamam bir bağımlıydım artık. Hani o filmlerde gördüğümüz, eğer filmi aileniz ile izliyorsanız sizin için öyle olmanızdan endişe duyduğu karakterler var ya. Öyle bir adam olmuştum. İçmeden uyuyamıyordum. O gün para yoksa sabaha kadar kıvranıp bir şekilde buluyordum bonzu. Bunların ne kadar sakat işler olduğunu sonradan fark ettim elbette. Mesela dükkândan çıkıp torbacıya uğradıktan sonra yürüyerek beş dakika mesafede olan evime taksiyle gitmeye başladığımda anlamaya başladım neyin içinde olduğumu. Taksiyle gidiyordum çünkü acelem vardı. Bir an önce bir kapak alıp birkaç saat zihnimi öldürmeliydim. Aslında rezalet olan şeyin kafamın güzel olduğunu zannedip bundan haz alayım. Bu kadar acelem vardı çünkü gerçek dünya rahatsız ediyordu beni. Onu içip bayılmak, ağzımdan salyaların akması, iyi müziklerle birlikte Astral yolculuğa dair şeyler hissetmek daha cazipti bana. Çaresizlik insanı her yere sürükleyen karşı koyması güç bir kasırgaydı. Gecede birkaç kapakla başlayan bu leş yolculuk yerini gecede bir pakete bıraktı zamanla. Gece 2'de eve gidiyor, 4'e kadar üç beş kapak bonz içiyor, müzik dinliyor ve bayılıyordum. Sabah 7'de uyanıp tekrar bilgisayar masasın yanındaki kovanın başına oturuyor ve 10'a kadar içip tekrar bayılıyordum. Saat 14:00 gibi uyanıp birkaç kapak daha içip saat 16'da başlayan mesaime gidiyordum. Kafam felluce sokakları gibi, gözlerim kan çanağı ve vücudum inanılmaz yorgun. Böyle böyle bir baktım ki her şeyden ve herkesten soyutladım kendimi. Tek diyalog kurduğum kişi torbaci olmuş, ben ise haftalarca yerde duran bir sürü kirli t shirt, pantolon, şort, çorap ve odanın ortasına doğru toplanmış bir halının dekorunu oluşturduğu bir odanın içinde bilgisayar masası ve yatak arasında vakit geçiriyorum. Ve oda o kadar pislik içindeki. İyi ki ölmedim mikrop kapıp. Paketin geceden bittiği gunler sabahları içmek için uyanıp laminent zeminden parmak uçlarımla bonz tozlarını bir araya toplayıp kendime bir kapak çıkarmaya çalıştığım günlerim oldu üstelik bunu ağlayarak yapıyordum. Kendimden tiksinerek. Akşamları da ağlamaya başlamıştım. Kurtulmak istiyordum ama olmuyordu. İradem yoktu. Birkaç kere karakola gidip durumu anlatmayı düşündüm. Bu durumdan kurtarın beni diye. Çaresizlik inanılmaz iğrenç.

 İlerleyen zamanlarda insanlar bir halt yediğimi anlıyor ama ne yaptığımı çözemiyordu. Bu da benimle arama mesafe koymalarına neden oldu. Şüphelerinde böyle yapan İnsanlardan nasıl yardım isteyebilirsin ki? Nasıl diyebilirsin beni kurtarın diye...   

Gel zaman git zaman, kullanım arttıkça kötü etkiler başladı. Mesela artık ilk kapakta bile bayılıp titriyordum. Vücut kabul etmiyordu ve yaşadığım şey kafa değil ıstıraptı. Ama yine de içiyordum. Uyumak için. Hatta artık sadece uyumak için içiyordum. Cehennem gibi geceleri hissetmeyeyim diye...  

 Bir gün iş yerini sabah da ben açtığım için akşam 16-19 arası antremde dinlenmek daha doğrusu kapak almak için eve gittim. Oturdum koltuğa ve laptopu karşıma aldım. Bir sehpanın üzerine. Kova koltuğun solunda duruyordu. Bir kapak aldım. O hep dinlediğim müzikleri açtım. Sonra ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir patlama sesiyle uyandım. Bacağım acıyor ve ıslaktı çok. Sıcak bir ıslaklık. Yerde yuvarlanıyordum patlamanın etkisiyle. Odanın ortasında araba dingiline benzeyen bir şey savruldu. Bir patlamaydı bu. Bir bomba. Yüz üstü yere uzandım. Ayaklarıma bakamıyordum çünkü bileklerimden kopmuştu. Damarlarım dışarıdaydı. Bakamazdim bu görüntüye. Ölmek üzereydim. Sonunda amacıma ulaşmıştım. Ölüyordum işte. İçimi gerçekten bir rahatlama hissi kapladı o an. O anda aklım karıştı ve ölmeden önce bir sigara içmek istedim. Ayağa Kalktım masadan sigarayı almak için. Oha. Kopmamıştılar. O an anladım ölmeyeceğimi. Sonra kapının önünden sesler geldiğini duydum. Nasıl oldu bilmiyorum ama beynimi kontrol edemiyordum resmen. Düşünceler ve kelimeler; benim kontrolüm dışında hareket ediyordu. Az evvel bacaklarım koptu sanıp aksine şahit olarak bunun bir bad trip olduğunu düşünsem de odanın içinde bir bomba patladığına inancım tamdı. Tam elimi kapının koluna attığım sırada tekrar bacaklarımın kopuk olduğu hissine kapılıp kendimi yere bıraktım. Kapıyı açtım. Sürünürek kapıdan dışarıya çıktığımda ev sahibimi gördüm. Telefonla konuşuyordu. Yanında oğlu vardı. "Bilinci kapalı, şokta!" diyordu karşıdaki her kimse. Telefonu kapattıktan sonra bana ne olduğunu sordu. Bilmiyorum dedim. Bir patlama oldu. Uyuyordum. Bütün bunları söylerken dairemin kapısının önünde, altımda sadece Boxer yüzüstü uzanmış bir şekilde duruyordum. Hala ayaklarıma bakamıyordum. Acıyordu canım. "Ayaklarım kanıyor mu? Çok acıyor bakmaya korkuyorum" dedim. "Hayır kanamıyor. Bir şey yok" diye cevap verseler de biliyordum ben. Kanıyordu ayaklarım. Ben iyice şok geçirmeyeyim diye söylemiyorlardı. Ambulans ve polisin geleceğini söylediler. Korku, az da olsa iyi gelmişti. Kanımda birden çoğalan (C9H13NO3), JWH-073 ve JWH-018'e baskın gelmiş ve kendimi toparlamıştım. Sürünürek içeri girdim ve kapıyı kapadım. Ayağa kalkmayı denediğimde kalkabiliyordum. Patlamanın gerçekleştiği odaya girmeye karar verdim. Kapıdan içeri girdiğimde bu kararımdan pisman oldum. Allahım ben ne yapmıştım böyle? Kovanın içindeki en az 1 aydır değiştirmediğim su dökülmüş, bütün oda ve yerdeki bütün eşyalarım pis suyla ıslanmış, kova iki parça olarak yatağın üstüne atılmış, dolabın çekmeceleri dışarı fırlamıştı. Her yer çöp ve her yer boş bonzai paketi. Kesilmiş 2.5 litrelik pet şişeyi alıp camdan attım. Banyonun camından. Odaya geri dönüşümde yerde duran laptopa çarptı gözüm. Ekranı paramparça olmuştu. Telefonum da öyleydi. Ve içlerinden su akıyordu havaya kaldırdığımda. Duygusal olarak çökmüştüm iyice. Sanki o odada bir cinayet işlemiş gibi bir his. Ve tekrar ayaklarım tutmadı. Yere uzandım. Kapı çaldı ve sürünerek gidip açtım. Karşımda birkaç hemşire ve birkaç polis. Geriye yaslandım. Bombanın nereden geldiğini düşünüyordum ben. Kim koyabilirdi ki bombayı? O hafta Özgür Suriye Ordusuyla alakalı birkaç sivri şey yazmıştım ama beni adam yerine koyup ta Eskişehir'deki evime ben evde yokken girip bomba koymuş olamazlardı. "Uğur Mumcu muyum lan ben amina koyim" diye bağırarak gözümü açtığımda bir hemşirenin üzerime doğru eğildiğini gördüm. Beni kollarımdan tutup bir sedyeye koydular. Dairemin dış kapısının önünde bekliyorduk. Sedyenin üstünde. Dairemin kapısı açık. İçeride bir polis olduğunu gördüm. Bir yandan bana sorulan "Ne oldu evde" sorularına bir bombanın patladığını anlatmaya çalışıyordum..göz ucuyla içerideki polisi izlerken. Patlamanın olduğu odaya girdiğinde artık her şeyin bittiğini düşündüm. Polis anlayacaktı içeride yediğim haltları. Boş paketler odanın her yerindeydi çünkü. Başımda bekleyen polise odanın içinde patlamadan sonra bir araba dingilinin savrulduğunu anlatırken kafamın içinde teröristlerin c4'ü bir araba dingilinin içine yerleştirip parça tesirli bir bomba elde ettiği fikri canlandı. Bunu söylemesem de öyle olduğunu düşünüyordum. Bana yapılan bu hain saldırıyı kınayacak kimsem yoktu. İçerideki polis elinde anahtarlarım dışarı geldi. Kapıyı kilitleyip anahtarı bana uzattı. Sedye ile 5 kat aşağı inip binadan çıkarıldığımda bütün mahalledeki camların dolu olduğunu gördüm. Haklıydılar. Seyirlik bir şey oluyordu. Ambulansın kapısı kapandığında en son duyduğum şey bir siren sesiydi.   

Gözümü açtığımda kalabalık bir yerde yatıyordum. Elimin üstünden bir delik açılıp içine ince bir hortum sokulmuştu. Hortumun diğer ucu serum şişesine bağlıydı. Üşüyordum. Altımda sadece boxerımın olduğunu gördüğümde daha da üşüdüm. Üstelik sırılsıklam olmuştu donum. Korktum. Ulan yoksa işedim mi? Elimle donuma dokunup parmağımla koklayıp test ettim. Sidik değildi bu. Kokusuzdu. Su olmalıydı. Saati bilmiyordum. Yattığım yer acil servisti ve dakikada onlarca insan geliyordu. Trafik kazaları, kavgaya karışanlar, bıçaklananlar, sinir krizi geçirenler, solunum yetmezliği yaşayanlar. Herkes oradaydı. Bana değer veren birkaç kişiyi aradı gözlerim. Sonra telefonla sa aramak istedim ama yoktu telefonum. Bana değer veren kimse de yoktu. Yepyeni bir hayat için gittiğim yabancı bir şehirde, bir hastanenin acil servisinde altımda sadece ıslak bir Boxerla yatıyordum. Kimsem yoktu yanımda. Üstelik ayaklarım hâlâ acıyordu. Serumu dikkatlice çıkardım. Yataktan doğrulup acil servisin kapısından o halde çıktığımda Eskişehirin Ekim soğuğu karşıladı beni. Hastane önündeki taksi durağına gidip durumu anlattım. Bir şok sonrası buraya getirildiğimi ve en son evden çıkarken olan bölümü hatırladığımı anlattım. Beni eve götürmesini isteyerek biraz beklemesinden sonra pantolonumu giyerek geri döneceğimi ve çalıştığım bara gidip kendisine vermek üzere is yerimden para alacağımı anlattığım gibi. Hiç tereddüt bile etmedi. Götüreyim seni evine abicim parayı sonra çalıştığın yere gelip alırım..başka bir gün. Eskişehir'de olduğum için şanslı hissettim kendimi...   

Evimin önüne geldim. Teşekkür ederek binadan içeri girip asansöre bindim. Oturduğum kata geldiğimde asansörün kapısı açıldı ve ev sahibimle göz göze geldim. Kaşlarını çatıp asansöre binmekten vazgeçti. Beni de davet ederek kızının aynı katta oturduğu dairesine doğru yürüdü. Ben de arkasından. Evini boşaltmam gerektiğini söylüyordu artık. Bana oğlumsun sen benim diyen ve bir sürü yardımcı olan kadın. Haklıydı. Çünkü artık dehşet uyandıran bir bağımlı rolündeydim. Uzatmadım. Sadece biraz süre istedim. En kısa zamanda bunu yapacağımı söyleyip kendi daireme geçtim. Yine sanki o odada cinayet işlemiş gibi hissettim kendimi. Üstümü giyinip hemen iş yerime gitmem gerekiyordu. Her ne kadar barın kapanmasına 1 saat kalmış olsa da...  


Ayağım hâlâ acıyordu. Topallayarak iş yerime gittim. Kimse şaşırmadı. Biliyorlardı çünkü ne boklar yediğimi. Akşam 16-17'de baslayan mesaiye bile geç kalan bir adamdım çünkü... o gece bir arkadaşımda kaldım. Gitmek istemiyordum o eve çünkü. Sonraki günlerde de öyle yaptım. Arkadaşlarımda kaldım. Bir gün evden kıyafetlerimi yıkatmak için almaya gittiğimde elimde valiz ile ev sahibimin kızıyla karşılaştım merdivenlerde. Elbiselerimi yıkatmak için almaya geldiğimi söyledim ve gittim... Kapının önünden taksiye bindigimde ev sahibim beni arıyordu. Açmadım. Açamadım. Utanıyordum çünkü. Büyüktü bu ağırlığı mahçubiyetimin. İş yerime girdikten saniyeler sonra ev sahibim ve eşi dükkanın önünde belirdiler. Nefes nefeseydiler. Kaçıyorum sanmışlar. Öyle söyledi açık sözlü ev sahibim. Bağımlı ve orospu çocukluğu kavramlarını birbirine karıştırmışlardı.   

Bir süre geçtikten sonra çok sevdiğim insanlar artık bana evinin kapılarını acamayacaklarını yüzüme karşı söyleyemediğini belirten bir sms ile anlatıyordu. Çünkü ben hâlâ maddeyi bırakmamıştım. Sağlı sollu geliyordu hayat. Uh, cok sıkı! İyice çaresizliğin dibinde yaşadığım an iş yerinden, çok sevdigim bir arkadaşım bana evinin açık olduğunu söylüyordu. Ağlamak istiyordum ama Eda hep neşeli bir arkadaşımdı. Canım kardeşim benim. Bu sefer kararlıydım ama... Gerçekten içmeyecektim çünkü Eda'nın da denetimli serbestliği vardı. Onun da kanını bitlendiremezdim. Bu çok zor olacaktı benim için ama yapabilirdim. Bir gece iş çıkışı eve gidip bana lazım olan bütün eşyalarımı topladım. Bahadır abinin arabasıyla Eda'nin evine taşıdım. Ertesi gün iş yerinde Bahadır abiyle konuşmam gerekiyordu. Bana her zaman "o boku içme sana burda içki serbest." Bunun konuşmasını yapmak gerekiyordu. Artık bonzai falan içmeyeceğimi, uyku problemimi aşmak için bir süre içki içmem gerektiğini söyledim. Tamam dedi. Belki buna zaman zaman pişman oldu. Çünkü her gün 5-6 Casablanca bardak Bacardi - kola, 10-15 tane de fındık shot. Öyle bir hale geliyordum ki patronun makarasına sorduğu "Ne kadar içtin lan" sorusuna ancak "co ijmedim abi" diye cevap verebiliyordum. Uyuyordum ama geceleri. Önemli olan buydu. Geceleri uyumak. Her ne kadar her gün sabah 8'de gözlerimi açsam da. O kadar yoğun madde kullanımından sonra pat diye kesince, normaldi bunlar. Yeni bir sayfa açamazdım ama kenarlarındaki kırışıklıkları düzeltmeye çalışıyordum işte. Bir kenarından hayata tutunuyorumculuk. Ev sahibim her gün beni evde kalan eşyalarını al diye bunaltırken maddenin yoksunluğunu hissediyordum. Neşeli olmaya çalışsam da, eksiklik vardı içimde. 

Bu şekilde yaşamaya devam ettim. Eda, sağ olsun hiçbir zaman evinde bana misafir gibi hissettirmedi.   Sonra bir gün birkaç günlüğüne İstanbul'a gittim. Hava değişikliği olsun diye. Harika bir kaç gün geçirdim. O birkaç günde birkaç proje geldi aklıma. Bunları kesinlikle yapmalıydım. Ama önce önümdeki engelleri kaldırmak gerekiyordu. Bunların ilki elimdeki projeydi yani roman. Sizin bildiğiniz adıyla Mesihler Yalnızca Kutsal Masallarda Olur. Bunu tamamlayıp askere gitmeli ve geri dönerek projelerimi gerçekleştirmeliydim. Eskişehir'e geri dönüp tekrar İstanbul'a yerleşmek için hazırlık yaptım. Ve döndüm. Sağ olsun Özlem, evini açtı bana. Veresiye oda kiraladı. Yaşadım orada. Romanımı bitirene kadar bir maddi katkım olmadan Özlem'e. İdare etti beni. O olmasaydı çok zor olacaktı her şey. Romanın bitmesine yakın bazı boktan durumlar oldu. Yine rotayı saptıracak kadar boktan. Planlar yine değişmiş romanı bitirip askere gelmek ve geri dönmemek üzerine çizilmişti yeni yol. Bu konudan daha önce burada başka bir yazıda bahsettim. Askere intihar etmek için geliyordum. Hayatımda ilk kez babama sarıldım. Otogarda. Otobüse binmeden hemen önce. Çok ağlayarak. Anneme. Kardeşime. Babama ve ablama. Onlar bu gözyaşlarının askere gitmeme bağlı bir duygusallık olarak sınıflandırıyordu ama bu gözyaşlarının gerçek sınıfı son Veda idi bir daha hiçbirini göremeyecek olmanın bedeli falan.

  Askere geldim. Vazgeçtim bu fikirden. Yine. Yine bozuk bir asansörü Oscarlık bir performansla canlandırıyordu hayatım. Ölmeyi gereksiz buldum. Sarılmam ve cok sevmem gereken bir kadın vardı çünkü. Bari bu kez hainlik etmeyeyim dedim kendime. Vazgeçtim ölmekten ve vazgeçtiğim gün gün saymaya başladım. Şimdi ise ocak ayının 19'uncu gününde sivil hayatıma dönüyorum. Geldim ve gidiyorum. Bir kadını sevmek için. Bir dünya inşa etmek için kendime. Ve projelerimi gerçekleştirmek için. Bilmiyorum iyi mi kötü mü ama bu kez hepsinden fazla bir inanmışlık var ceplerinde, büyük bir umut var ve hepsini yapacak kadar güçlü hissediyorum kendimi.... 

Hem yaşlı bir kızılderili ne kadar yanılabilir ki? 

  Hayatımı toparlamak amaçlı 14 aralık 2013 günü sabah 7'de otogarına indiğim fakat daha boka batırarak 18 ekim 2014 günü geri Kadıköye döndüğüm, bunun yanında mükemmel insanlar tanıdığım Eskişehir'e yerleşeli tam 1 yıl 36 gün olmuş bugün. Zaman zaman beni dehşete düşüren anıların sahibi bir şehir olsa da, sabaha karşı bir kapak bonz alıp camın kenarındaki yatağıma oturup yazının başındaki fotoğrafta gördüğünüz manzarayı o kafayla izlerken arka fonda Scott Matthews'den Piano Song, Ballerina Lake dinlemeyi, Salvi Stone'dan This Will make you love again çalarken kedim Şans'a zorla konser verdiğimi, Manolis Lidakis'den Astro Kryfo çalarken gözlerimi kapatıp Yunanistan'da bir sahilde Sem'i öptüğüme dair yaşadığım tripleri unutamam. Tıpkı o acil serviste ıslak donumu elimle yoklayıp parmağımı koklayarak altıma işemediğimden emin olmamı unutmayacağım gibi, tıpkı maddenin yoksunluğuyla boğuşurken bir arkadaşımın evinde gece sabaha karşı aldığım "moruk kusura bakma artık bizde kalamazsın seni hayatımızda istemiyoruz" mesajını aldığımda çaresizlikten yorganı ısırarak ağladığımı unutmayacağım gibi...   

Dipteyken daha dibe vurmanın gürültüsü. Ve bu gürültünün yarattığı sağırlığa bağlı hiçbir sesi duymama. Ölmek için saçma sapan maddeler. Bir kedi ile paylaşılan, pis, tozlu, her şeyin her yerde olduğu bir ev ve inanılmaz bir soyutlanma. Bunlar olumsuz taraflarıydı eskişehirin. O şehirde neler hissettiğimi bir ben bilirim. Bazı günleri tanrı dahi bilmez. Çünkü o bazı günlerde her şeyi gören Rabbin bile görmekten tiksineceği bir haldeydim. Bütün bunları güzel yapan şey 1 yıl sonra ben bu adam mıyım? diye sorup kendime o adamı otogarda bırakarak öğrenmiş bir adam olarak dönmek kentime. O şehir bana gerçekten çok şey öğretti. Meryem abla gibi bir rehber, Habibe, Eda, Selim, Ahmet gibi arkadaşlar. Ve insanların değişim konusunda sınırının olmadığını. Bunlar gibi bir sürü güzel ve çirkin şey. 

  Teşekkürler o şehir ve o şehiri o şehir yapan insanlar...   

Batuhan Dedde.  

Not: Telefondan bu yazıyı yazayım diye parmak kanseri oldum aq.


 Bölüm Sonu Canavarı: