Müzik

5 Aralık 2016 Pazartesi

Ölü Deri Parçaları

Yaşamınızı ve onu işleten mekanizmaların nasıl bir döngü halinde çalıştığına dikkat ettiniz mi hiç? Ya da her gün ediyor musunuz?
Ayın on beşinde alacağın maaştan ya da bir hafta sonra ödemen gereken faturalardan ya da başka bir zıkkımdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey, içinde bulunduğun habitatı bütün doğasıyla gözlemlemek. Mesela serçe parmağını oynatmayı düşünüp de oynattıktan sonra bunun nasıl karmaşık bir zincirden geçerek yaptığın bir hareket olduğunu düşünüyor musun? Ya da gecenin neden kendine has bir duruşu var, nelere gebe, gecedeki bu tedirgin eden ama aynı zamanda güven de veren duruşu niçin var? Yemek yedikten sonra hatta yerken içinde neler olup bitiyor? Güneş ufak ufak doğarken karanlığa ne oluyor? Bunun gibi şeylerden bahsediyorum. Ben her gün en az bir kere bu tür saçma sapan şeylere kafayı takıyor ve durup saatlerce düşünüyorum. Örneğin, parmağımı oynattığımda, o parmağa emir vermek, parmağın kıpırdaması, zihinde oluşan yerine getirilmiş emrin verdiği tatmin duygusu. Bu biraz da aşağılık yanımızı ortaya koyuyor. Bir şeyleri başarabilmiş olmanın en çekirdek tatmini.

Kafamızı kaldırıp geceleri, yıldızlara baktığımızda onlar parlarlar. O an için. Acaba gerçekten hala orada duruyorlar mı? Biliyorsunuz, gördüğümüz bazı yıldızlar artık orada olmayan yıldızlar. Görsel, milyonlarca uzaktan geldiği için, ışık buraya ulaşana kadar epeyce bir süre geçiyor. Yani görmüş olduğumuz ışık aslında milyonlarca yıl önce sönmüş olabilir. Bu bağlamda, bizi gözlemleyen başka dünya dışı varlıklarda şu sıralar dinazorları gözlemliyor olmaları gerekmez mi? Belki aynı görüş bizde de mevcuttur. Baktığımız yerlerde gerçekten birileri dolaşıyordur ama milyonlarca geriden gelen bir görüntü yansıdığı için “şimdilik” sadece kızıl gezegeni, çorak arazileri, kaya yığınlarını ve kara delikleri görüyoruz? Mesela güneşin doğuşuna hayret etmiyor musunuz? Ya da Ay’ın bütün zarifliğiyle parlamasına tepemizde? Gerçekten durup düşünmüyor musunuz bunları? Bunu dini bir bağlamda ya da başka bir şeyde söylemiyorum. Seni Allah çamurdan yarattı ya da bir yıldız tozundaki minerallerin bir araya gelip canlı bir form oluşturmasından milyarlarca yıl sonrasında tek hücreliden akıllı bir canlıya evrildin, bunlar değil bahsettiklerim. Bunları düşündüğünde, uzayı, gökyüzünü, toprağı, ağaçları, yıldızları vs vs. bütün bunları düşündüğünde içinde garip bir dürtü hareket etmiyor mu? Sanki onların tam bir parçasısın ama nasıl entegre olacağını unutmuşsun gibi. Sanki geçmişte onların dilini biliyor, onlarla uyum içinde yaşıyordun da birileri gelip aranız bozdu, o kadim lisanları unuttun ve yapayalnızlaştın evrende.

Yaşam hızla gelip geçiyor. Ve bizler, doğadaki en hassas, en çabuk bozulup yok olan, deforme edilebilen canlılarız. Dolayısı ile vaktimiz çok kısıtlı. Ne bir ağaç gibi yüzyılların sırlarına şahit olabiliriz, ne de bir dağ gibi kimse yokken biz vardık değiliz.  O yüzden hızlı düşünmeliyiz, hızlı ve doğru idrak etmeliyiz.

Bu kısma kadar olanları neden yazdım bilmiyorum, bahsetmek istedim.

Bir müjdeden bahsetmek istiyorum aslında.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz Nisan ayında son kitabım Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, raflardaki yerini aldı. En olmuş, en kalfalık kitabım benim için. O kitabı hazırlarken, çok sancılı günlerdi benim için. Aşırı travmatik günleri taşıyordum sırtımda. Zaman akıp gitmiyordu. Zaman, sırtıma binip onu taşımamı istiyordu bütün ağırlıyla ve benim bel fıtığım vardı. Yine de taşımaya çalıştım. O kış, benim için çok sisliydi. Belki de bir daha öyle sisli bir kış görmeyeceğim yaşamımda. O dönem, kitabı tamamladığımda, topa basmam gerektiğini düşündüm. Gidip kendime FM 2016 satın aldım kitabı teslim ettiğim gün. 1 yıl boyunca hiçbir şey yapmayacak, hiçbir şey okumayacak, hiçbir şey yazmayacaktım. Sadece oyun oynayacaktım, film izleyecektim. Bomboş geçirecektim 1 yılı. Uzun bir süre de kitap yazmayacaktım. Öyle olur sanmıştım ama bir hafta FM oynayıp sıkıldıktan sonra, dur şunu da tamamlayayım, dur bu şiyiri bitireyim derken yine bir kitap dosyası hazırladığımı fark ettim. En son şiyir kitabım Dayanılmaz Acılar Orkestrası, 2015, Haziran’da çıkmıştı… Üzerine Nisan, 2016’da Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur çıktı. Şimdi Ocak, 2017’de de bir şiyir kitabım daha çıkacak. Kitabın ismi Ölü Deri Parçaları oluyor. Bu ismi de diğer kitaplarda olduğu gibi daha öncelerden buldum. Aslında Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur’a isim koyma anı geldiğinde, bütün alternatifleri eleyip önümde sadece iki isim bırakmıştım. Biri Ölü Deri Parçaları, diğeri Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur. İlk isim ağır basıyordu o zaman. Sonra dedim, bu isimde bir şiyir kitabı çok daha güzel olur. Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, tam bir roman ismi gibi. Bu kitabın da ismini bu yapmaya karar verdim işte. Ölü Deri Parçaları. Normalde kitabın ismini kapak çıktığında duyurmayı seviyordum ama bu kez böyle olsun istedim.

Elimde bunun da alternatifleri vardı ama eledim hepsini. O alternatiflerden belki başka bir zamana başka bir kitap olur, içlerinden birinden tabii.

Ölü Deri Parçaları, 30 şiyirden oluşan bir kitap. Bunun sebebi, yaşımla ilgili. Yani bundan sonra çıkaracağım şiyir kitaplarında o yıl hangi yaşımdaysam, o kadar şiyir koyacağım içine dosyanın. İçeriğindeki şiyirlerin pek çoğu, o yukarıda bahsettiğim sisli kış döneminde yazıldı. Aralarında daha eski tarihli yazılmış olanlar da var. Zaten o kitabın temeli askerde atıldı. Askerde attığım temelden önce Dayanılmaz Acılar Orkestrası çıktı, sonra Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur. Kalan araziyi de Ölü Deri Parçaları ile süsleyeyim istedim, peyzaj olsun ve askerlik döneminden aldığım malzemeleri böylece bitirmiş olalım.

İçindeki şiyirleri aslında tek bir şiyir gibi de işlesem dosyaya olurdu. Hepsi pis, leş, boktan, kokulu metinler. İçeriğinde bol bol yağmur, gece ve Ay ışığı var. Bir de hayatımda ilk kez bir şey yaptım, teknik de kullanayım istedim. Biliyorsunuz, ben öyle şair falan değilim. İşin matematiğini bilmem. Çalakalem yazarım o anda ne gerektiriyorsa sahip olduğum hissiyat. Bu kez buna ek olarak bir de teknik deneyeyim istedim. Şenol Erdoğan – Yaratıcı Yazarlık Teknikleri kitabına dadandım biraz. Orada anlatılan tekniklerden faydalandım. O kitabı herhangi bir edebi metin kurmak isteyen arkadaşlara tavsiye ederim. Akademik parçalarının yanında hepimizin algılayacağı, ne yapmak istediğini çözebileceğimiz teknikler var. Hoş da oluyor o teknikleri uygulamak, görmek, bir şeylere dokunabilmek, işe yaradığını görmek.

Neyse işte.

Ben kitabı hazırladım. Anıl, son okumasını yapıyor. Bugün yarın dosyayı teslim edeceğim. Ocak ayında da raflarda olur diye düşünüyorum. Temennim o yönde.

Ölü Deri Parçaları, çok yağmurlu, çok Ay’lı, çok geceli ve çok “türkülü” bir şiyir kitabı oldu.

Bu da benim 9. Kitabım oluyor. Vay canına. Bu 9 kitap içine artık baskısı olmayan ve hiç olmayacak Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları Anka Kuşu’nu da katıyorum. O kitabı bir kez bastık, deneyselsi. Denedik ve bitti. Ama basılı bir kitap halinde olduğu için inkar da edemem. Sonuçta CV’de o da var. Genelde onu saymıyorum kitaplar sorulduğunda ama benim için var. 2010 yılının Ekim ayında çıktı ilk kitabım. Vay canına. 7 yılda bu kadar mesafe gelmek. Güzel şeyler başarmışım kendimce. İyi ölümlerden döndüm, güzel kafayı yedim ve şükür ki daha bunlardan bir sürü olacak diye hissediyorum. Daha çok fazla acı çekeceğiz, bu sefer en dip derken bir alt katman daha olduğunu göreceğiz daha çok. Hayat, en boktan anıyla dahi güzel bir keşmekeş. Seviyorum bu çöplüğü. Daha başarılacak şeyler var. Göç, onlardan sonra.


Kavga ve sevgiyle kalın.




Batuhan



Bölüm Sonu Canavarı:



29 Temmuz 2016 Cuma

Bir Penaltı Anı Tedirginliği

Aslında başka şeyler yazacaktım. Hatta yazdım ve geri sildim. Bir şeyler de yazasım var. Bari dedim geçmişten bir hadisemi anlatayım.

Bu aralar göğsümde dolanan bir sürü cümle var. Çıkmıyorlar. Daha doğrusu oturduğum yerde kafamın içinde uçuşuyorlar, göğsümü kaynatıyorlar, görünüyorlar ama yazmaya oturduğum zaman duman olup uçuyor hepsi. Bir yandan da ufak ufak yeni şiyir kitabı hazırlıyorum kendim ve sizin için.

Hadiseye girelim.

Futbol, bir takım oyunudur bunu söylememe gerek yok sanırım. Oyun da değil aslında, şov. Ekip şovu diyelim. Bu ekipteki en yalnız adamlar, kalecilerdir. Herkes topun peşinde koşar, ikili mücadelelere girer, sen beklersin kalende, rakip gelsin üzerine diye. Gol atıldığında bile, bütün takım bir anda birbirine kenetlenmişken, sen kalenden fırlar, 90 metre depar atar ve arkadaşlarının yanına gidersin, gidene kadar zaten onlar sevincini yaşamış olur çok kısa bir süre ortak olabilirsin. Üşenir de gitmezsen, arkanı döner eğer kale arkası tribünde kendi seyircin varsa onlara karşı yaşarsın sevincini tek başına.

Kalecilik, çok da nankördür. Bir maçta 10 penaltı kurtarırsın, bir topu elinden kaçırır yersin golü ve takımın puan kaybeder, o kurtarmış olduğun 10 penaltının bir önemi yoktur, gömerler seni. Zaten kaleci penaltı kurtaramaz, forvet kaçırır. Eğer kaçan bir penaltı haberi yapılacaksa spor basınında, o dil kullanılır. X forvet penaltı kaçırdı. Genel dil budur bu tür haberlerde.

Çok da basit bir şey değildir kaleci olmak. Hatta belki de saha içinde en çok  uğraş veren adamdır kaleci. Bütün sahayı ve oyunu en rahat gören adam olduğu için, önündeki defans bloğunu yönlendirmek zorunda da kalır bazı durumlarda. Defansı yönlendir, takip et, forveti yönlendir takip et, topu izle, saniyenin milyonda biri kadar anlarda kararlar al ve uygula, ceza sahası içinde rakip oyuncuları izle, ne yapacaklarını kestirmeye çalış falan. Bir ton bok püsür. bunları elbette diğer oyuncular da yapar ama kalecinin ki daha yoğun. O hem kendi önündeki takım arkadaşlarını takip eder, hem rakibi, hem tepiklenen yuvarlak meşini. Bu yüzden yüksek konsantrasyonda olmak zorundadır.

İnsansın, hatalar  yaparsın, gömerler anında. Mesela sezonda 34 maçın 30’unda efsane performans göster, 4 maçta sıkı hatalar yap, rahmet okuturlar sana. Ne kovalığın kalır, ne çuvallığın. 30 maçın 30’unu da sen kazandırmış olsan, sikinde olmaz kimsenin. Mesela forvet öyle değildir ama. 34 maçın 30’unda Guizalık yapsın, 4 derbide gol atsın, kahramandır. Kimse 30 maçtaki kazmalığına bakmaz, unutulur hemen. Aynı şey kaleci için geçerli değildir. O maçları kurtarsan da, “ama” ile başlayan cümleler kurulur. “Aslında iyi kaleci AMA o goller de yenmez ki be kardeşim” diye devam eder. İçinizde kalecilik yapanlar vardır belki, daha iyi anlayacaklardır diye düşünüyorum.

İyi bir kaleciydim. Hem de epey iyi. Henüz ortaöğretime giderken, o dönem benim şu andaki yaşımda olan abiler beni halı sahalara götürürdü. Üstelik para da kazanıyordum bu işten. Mahallenin iki takımı, o hafta kim daha fazla para verir, saha ücretimi öderse onların kalesindeyim.  Spor kulüpleri, futbol takımları, boklar püsürler. Profesyonel futbolculuğu bir apartman olarak örneklersek, o apartmanın kapısının önüne gelene kadar çok emek vermedim, fazla idman yapmadım, disiplinim yerlerde sürünüyordu ama o kapının önüne de gelmem çok kolay oldu. Bazı durumlar insanda defaulttur. Yani fabrikada yüklenir. Yetenek deriz. Buna sahiptim hem de azımsanmayacak kadar iyi derecede. Genetik olduğunu düşünüyorum bazen babamla konuşuruz. Laf açılır, o da kendi futbol oynadığı dönemi anlatır, futbol oynamaktan kastım mahalle maçları. O da iyi bir kaleciymiş.  14 yaşıma geldiğimde, kendi yaş grubumun üzerinde bir yaş grubunda futbol oynuyordum, o dönem çok iyi durumda olan bir futbol kulübünde.  Birkaç hocam, disiplin sahibi olamamam yüzünden benim bir boka yaramayacağımı söylerken, genel kanı yaşımın ufak olduğu, bir süre sonra toparlanacağım, iyi bir gelişme göstererek üst düzey bir kaleci olacağım konusunda. Bu kanıda antrenörler de üzerime titriyor.  Bir gün, sigaraya başladım. Epeyce zaman geçti. İdman sonrası üstümü giyinirken, soyunma odasında sigara paketini düşürdüm. Hoca gördü. Uyardı. Ceza aldım, ertesi idmanda uygulanmak üzere. 10 km koşacaktım. Her “1” kilometrede 200 metre sprint.  Ben sigara içmeye devam ettim.

Bir gün idman başlamadı henüz. Henüz dediğim, 45 dakika falan gecikti biz sığır gibi takılıyoruz sahada herkes kafasına göre. Ben dedim bir sigara içeyim çaktırmadan sıvışıp. İdman sahasının hemen yanında bulunan mini ormanlık alana girdim. Sigaramı içerken, yarısında hoca bastı beni. Siktir git dedi sadece. Senden bir sikim olmaz. Hiçbir şey söylemedim. Çıktım eve geldim.

90’larda futbolcu olmaya merak sarmış, isteyen bir çok çocuğun başına geldiği gibi, benim de ailem futbolcu olmamı istemedi hiç. Şiddetle karşı çıktı. Sahi ya. 90’larda böyle bir durum vardı. Neden ki? Amaaan ne yapacaksın, git okulunu oku, derlerdi. Demek ki o zamanlar gerçekten güzelmiş bu coğrafya. Eğitim, okumak, bir şeyler başarmak üretim adına. Bunlar geçerliymiş. Ben sonra başka bir kulübe daha devam ettim. Her şeyin hayırlısı derler ya. Gerçekten öyleymiş. Yeni kulübümde yeni keşfedilmiş wonderkid muamelesi görüyorum. İdman sahasında kale direkleri taşınacak, hoca bana diyor kaleci taşımasın, bir şey mir şey olur, sakatlanır. Arada hocayla konuşuyoruz, evde yaşadığım çatışmaları anlatıyorum. Hoca, arada bir eve geliyor. Pederle konuşuyor, ikna çabaları, beni allıyor pulluyor babama, bu çocuk şöyle olacak, böyle olur diye. Babamın sikinde değil ki. Ona göre adam olamam, hamurumda yok. Anneme göre de okul okumalıyım. Herkes bir yerlere çekiştiriyor kolumdan, herkes kendi ıslak rüyasını benim üzerimde deneyip, kendini bir şekilde iyi hissetmek, dolaylı da olsa kendi hayallerini başarmış olmak istiyor.

Ergenlik de tam gaz geliyor. Çatışmalara dayanamadım. Üzerine disiplinsizliğim de eklenince, sikerim futbolunu da okulunu da dedim ve kulübü bıraktım. Hoca eve gelmeye devam etti. Babamdan siktir yiyene kadar. Sonra o da vazgeçti. Silah zoruyla kaçıracak hali yok ya.

Başlarda bir yerde çalışmadığımı söylemiştim. Bu çalışma fiziksel çalışmadan bahsediyorum. Maç izlerken izlediğim tek şey kaleciler olurdu. O zamanlar internet bu kadar yaygın değil ki. Açıp izleyelim videolar. Büyük kalecileri izlerdim hep. Neler yapıyorlar, nasıl atlıyorlar, kaledeki duruşları nedir, pozisyonları nasıl takip ediyorlar. Örnek vereyim; mesela gerçek Ronaldo, almış topu ayağına gidiyor yaldır yaldır. Tam ceza sahasına girmek üzere, kaleciyi izlerdim, Ronaldo ceza sahasının neresine girdiğinde açısını kapatmak için kalesini terk edecek. Aynı kaleciyi, karşısında başka forvetlerle aynı pozisyonu yaşarken de izlerdim, yine aynı zamanlamayla çıkardı. Ben de kafama yazardım bu notu. Forvet, ceza sahasına x kadar girdiğinde, kaleden fırla. Uygulardım da sonra bu teorik bilgileri. Yani tembelliğim sadece fiziksel idmanlardaydı. Onda da seçiyordum gerçi. Çeviklik, çabukluk, koordinasyon idmanlarını severdim mesela. Ağırlık, düz koşu falan. Sikeyim bunları. Ben geçeyim kaleye, bütün gün bana şut çeksinler, uçayım, atlayayım, tutayım, çataldan toplar çıkartayım. Çok tutkuluydum bu konuda. “uçmak” derler. Ooo nasıl uçtu diye. Kurtarış yaparken, kendimi özgür hissediyor, endorfin salgılıyorum. Bu yüzden de elimden geldiğince artistik uçuşlar yapardım. Bu da beni parlak gösterirdi her zaman. Yalnız bir konu var; reflekslerim gerçekten müthişti. 

Orospuluk da çok yapardım. Karşı karşıyayım adamla. Geliyor üzerime. Geçip gol atacak. Hani kalecileri geçme anı vardır ya, topla koşarken karşı karşıya kaldığın anda hafif sağ ya da sol çapraza doğru adımlar, geçersin ve boş kaleye yuvarlarsın. O tam karşı karşıya kalınan anda, sağıma ya da soluma yatacak gibi hafif bir hareket yapar, karşımda ki forveti manipüle eder, sola doğru hareket yaptımsa, sağa doğru gideceğini bilir, hemen yatar yağdan kıl çeker gibi alırdım topu ayağından. Bunun işe yaramışlığını orana vuracak olursam, her 10 pozisyondan 7’sinde başarılı oluyordum. İyi oran. Benzer şeyleri penaltılarda da yapardım. Penaltı atılırken kalecilere bakın. Kasları ne kadar gergin olur. Refleksler patlamaya hazır. Hani zincirinde zor tutulan köpek gibi, kaleci seçtiği köşeye doğru ufak ufak yatmaya meyilli olduğunu belli eder. Sağıma ya da soluma doğru bunu yapardım. Hangi yönüme yapıyorsam, onun tersine atlardım. Bunda da başarı oranım yüksek olurdu.

Neyse.

Gel zaman git zaman, sadece halı sahalarda, okul  takımlarında devam ettim kaleciliğime. Arkadaşlarla haftanın iki günü yapılan halı saha maçlarının “kedi”si.  Kedi derlerdi bana. Çirkin Kedi. Sıkı lakap bence. Zaten bir kalecinin lakabı ya kedi olur, ya da panter. Cihat Arman hariç. Ona sarı kanarya diyen kafayla, mahallenin muhtarlarında rol alan minik maymuna çaydanlık adını takan kafa aynı kafa.

Sonra zaman geçti, bu sportif faaliyetlerde bitti. Yaşım geçti, şu oldu, bok oldu, yarak oldu, kürek oldu. Yaşlanmaya başladım.  En son halı saha maçını ne zaman yaptım, anımsamıyorum. Şu anda bir halı saha maçı yapsam sanırım kondisyonum birkaç dakika olur ya da birkaç kurtarışta ambulansa alırlar beni. 48 merdiven çıkıyorum, götümden soluyorum lan. Bacaklarım ağrıyor.

Bazen babama takılırım. Pişman mısın diye. Pis pis güler ama o gülücüğün kenarında büyük bir “aklımı sikeyim” duruyor, biliyorum. Beni engellediği dönemler, futbolun yeni endüstriye dönmeye başladığı dönemlerdi. Milyon eurolar dönmüyordu falan. Şu da var, bu konuda güvenim sonsuz. Kendime değil, yeteneklerime. Eğer engellemeseydi beni, ya da aklımı kullanıp siktir olup gitseydim evden – gittim ama geç gittim, vazgeçtikten sonra- şu anda hiiiiç oynamasam, orta düzey bir süper lig takımında oynardım. Ben çok samimi söylüyorum bunu, fena bir kaleciydim. 13 yaşımdan itibaren güzel bir eğitim alsaydım, sağlam idmanlar yapsaydım, beni piremiyer ligde izlerdiniz lan.  Bunu gönül rahatlığıyla söylüyorum. Abartmıyorum. Siz abarttığımı düşünebilirsiniz, beni top oynarken izlemiş arkadaşlarım okumuş olursa bu yazıyı, onlar beni anlayacaklardır.

Babam pişman. Görüyorum bunu. Bazen kendi kendine diyordur, eminim. Keşke engellemeseydim, şimdi hayatımız kurtulurdu. 

Örnek aldığım adamlar, Wakabayashi, Kahn, Peter Schmeichel idi. Ekstradan, ıslak Lev Yaşin ve Rene Higuita rüyaları görür, onlar gibi olma hayalleriyle kendimi sikecek hale gelirdim neredeyse. Ulan iyi delirmemişim, şimdi düşündüm de.

Tutku olduğu için mi, yarım kaldığı için mi emin değilim ama, hala futbol maçı izlerken, kaleciler uçtuğunda, iyi kurtarışlar olduğunda, hayranlıkla izlerim. Ya da güzel goller yendiğinde kendimi kıyaslarım her açıdan golü izleyerek. Ben tutardım, ben zıplardım, ben çelerdim, ben yumruklardım, planjon yapardım vs vs gibi söylemlerle.

Sonuçta ne oldu? En başta disiplinsizliğim yüzünden benden bir bok olmayacağını söyleyen hocalarımı haklı çıkardım. Ne okudum, ne profesyonel bir kaleci oldum, ne de bir baltaya sap oldum. Belki biraz daha disiplinli bir adam olsaydım, hayatım farklı şekilde gelişirdi. Ya da  beni yönlendirecek bir büyük akıl…

Ama işte bütün bunlar bir yana, halamın taşakları olsa amcam olurdu.

Batuhan Dedde

Bölüm Sonu Canavarı:



24 Haziran 2016 Cuma

Okyanuslar ve Dövüşme Taktikleri

Hatırlamıyorum kaçtı yaşım, bir gün bir şey oldu. Göğsümde bir ateş hissettim. Acıyordu ama tutuşan bir şeyler yoktu. Kaçtı yaşım, hatırlamıyorum demiştim. O acıyı hatırlıyorum. Sonra çok tadına vardım o acının. Bu acıtan şeyi nasıl tanımlayacağımı bilmiyordum.  Elime bir kalem aldım, oturdum ve kağıda bir boka benzemeyen şeyler yazdım. İlerleyen zamanlarda o göğsümde tutuşan şeyin kırıklık olduğunu öğrendim filmlerden ve şarkılardan. Vay canına. Böyle oluyordu demek. Ama ne izlediğim filmler, ne de dinlediğim şarkılar, ne de okuduğum kitaplar, hiçbiri tanımlayamıyordu o acıyı. Kendim tanımlamaya çalışıyordum sürekli. Zaman içinde ustalaştım. İnsan öyledir. Sık sık yaptığı bir hususta kabiliyet geliştirir. İlk zamanlar yazdıklarımın birçoğu hala duruyor. Salakça, naif şeyler. Ben ölünce basar birileri mutlaka. Yazarak kendini ifade edebilmenin zevki muazzam. İnsan bir kere bu zevki tattığında bir daha hiç terk etmek istemiyor. Zaman zaman bunalsan da, işte artık yapamıyorum desen de bir şekilde ilerliyor. Yazma güdüsü, nefes alan, canlı bir şey. Bir kedi? Belki. Çünkü canı istediğinde ortaya çıkıyor, canı istediğinde evin içinde ara dur…

Düzenli çalışmanın, oturup şöyle yapayım, böyle yapayım diye düşünmenin bu işin doğasını baltaladığına inanıyorum hep. Düzenli çalışmaktan kastım tabii ki “Bu sabah da bir şiir yazayım” deyip kağıdın üzerine abanmak. Bir kitap okumak da düzenli çalışmaya dahildir örneğin ya da bir araştırma yapmak. Dediğim bu değil. Dediğim, hiçbir şey yokken ortada, oturup bir şiir yazma çabası vermek. Bu işin doğasını baltalıyor diye düşünüyorum. Biraz endüstriyel oluyor diye düşünüyorum. Öyle insanlara şiirleriniz endüstri diye bağırmak istiyorum.  Mesela, bir şey yazmak istediğimde, yani o istek geldiğinde gelirken kendini belli ediyor zaten. Oturduğum yerde camdan gökyüzünü izlerken, kırlangıçları görüyorum, sağa sola uçuşuyorlar.  O görsel, kelimelere dönüşüyor ve daha sonra kelimeler aynı kırlangıçlar gibi kafamın içinde sağa sola uçuyorlar. İşte, diyorum. Bir şiyir yazayım oturup.  Bu bazen yattığım yerde de oluyor. Kelimeler, sanki bir vahiy gibi üşüşüyorlar. Olay bu. Bir mesai esnasında, mailleri kontrol etmek gibi oturup da şiir yazayım olayı, bayağı geliyor bana. Bilmiyorum.

Ve yazmanın oluşturduğu tutku muazzam. Söylemiştim sanırım. Bir kere alıştığında yazarak kendini anlatmaya, bildiğin her şeyi unutuyorsun. Eskiden, iyi bir hatiptim. Şimdi iki kelimeyi bir araya getiremiyorum konuşurken.  Yazarak daha iyi anlatabiliyorum kendimi. Başka nasıl anlatılır bir hayat, bilmiyorum. Didem Madak, ne güzel kadındır.

Bazan çok bunalıyorum. Çok daralıyorum. Her zaman seçeneklerden nefret eden bir adam olarak, sürekli bir şeyleri seçmek zorunda kalıyorum. Allah, ironiyi seven bir varlık. Ben de seviyorum ama başkasına yapınca güzel oluyor sadece. Böyle seçenekler arasında kaldığımda, kendimi 16 yaşında, ergenlik çağındaki biri gibi hissediyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. Bir onu tercih ediyorum, sonra fikrimden dönüp bir oraya koşuyorum, sonra başka bir bok püsür. Böyle böyle tükettim kendimi işte. Neden bilmiyorum, ikilemde kaldığımda aldığım hiçbir kararın arkasında duramıyorum dik bir şekilde. İkilemde kalmazsam, kafama bir şeyi oturtursam tillahı dursa önümde, yürürken o yolda bacaklarım kopsa, amuda kalkar yine tamamlarım o yolu. Bu basireti ikilemde kaldığımda gösteremiyorum ama.

Bu basiretsizlik yüzünden hayatım hep asansör rolü kesiyor elbet. Bir zemin kat, bir orta kat, sonra -1, -2 sonra teras kat, sonra yine orta katlar. Bazı zamanlar daha keskin oluyor bu.  -3. Kattan terasa fırlıyorum, sonra terastan öyle bir çakılıyorum ki -5. Kata, anasının amını tersten gördü derle. Öyle şeyler oluyor.  Bir şey göremiyorum ama hisler öyle oluyor.  Doğdum, böyleyim. Yolun yarısından beş adım gerideyim, hala böyle. Yaşadığım sürece de böyle olacağım. Maddi ve manevi sürekli inişler çıkışlar. Yaşamım, bir borsa gibi davranıyor ve ben bunu engelleyemiyorum. Sürekli, bir şeyler veya birileri tarafından manipüle edilen bir borsa. 30 yaşındayım ama 16 yaşında adamın mantığı yok. Salakça davranmaya programlanmış gibi. Toplumsal şeyler sikimde değil. Bir çoğunun dışında duruyorum zaten. Bazen canım istiyor ama araya karışmak. Sorunsuzca. En azından gizlenmek kolay olur. Ve avunmak da öyle.

Bazı bazı bu durumlardan bıkıyorum. Sikerim deyip teslim oluyorum. Öyle bir kenara çöküp duruyorum.  Sonra bakıyorum yine bir sürü umut. Bu, sanıyorum ki yaşama içgüdüsünün beni kerizlediği zihinsel oyunlar. Tamam diyorsun, bu yumruk pekti. Artık kalkamam. En azından bayılmış rolü yapayım, bir yumruk daha inmesin. Ama baygınken de vuruyor orospu çocukları. Usul usul dayağını yiyip gerçekten bayılıyorsun. Ayıldığında, o da nesi? Yine içinde bir dövüşme isteği. Sonra biraz yılgınlık, tükenmişlik, olamazlar, olmamalılar, sokarımlar, çıkartırımlar. İnsanın insana ettiğini kimse etmez de, insanın kendine ettiği hiç kimse kimselere edemez. Bıkıyorsun. Öyle birikiyor ki ceplerinde, aynaya bile tahammülün yok. En son aynaya ne zaman baktım bilmiyorum. Zaten çirkinsen, aynalarla pek işin de olmuyor. Arada bir yüzünde bir şey var mı, burnunda sümük, dişinde maydanoz kalmış mı diye kullanıyorsun. Böyle bıkkınlık anlarında da bütün aynaları kırıyorsun.  Sanki göremediğin, dokunamadığın bir şey sürekli mutsuz olmanı istiyor.
 
Bazen her şeyi bırakıp siktir olup gitmek istiyorum. Buradaki herkes gibi. Hepimiz yok olmak istemişizdir bazı dönemlerde. İşte ben hep o dönemin içindeyim. Birkaç yıl veriyorum kendime. Bir baltaya sap olamazsam benim de planlarım var. Elbette ölmek falan değil. En azından fiziksel olarak bir ölüm değil ve şimdilik. Bir baltaya sap olamazsam, geride bıraktığım herkesi ölmüş sayıp sudan çöllere gideceğim. Bunu istiyorum. Bu durum zaten birkaç yıldır beynimin içinde hafif hafif kemiren bir solucan gibi duruyor. O solucanın bir pitona dönüşüp beni yutması olası bir durum.  Zaten bu yaştan sonra ne yapacağım yeryüzünde, bir kara parçasında? Bir mesleğim yok, bir baltaya sap olmuşluğum yok. Bir sevgili, bir baba, bir şey olabileceğimi düşünmüyorum eğer birkaç yıl sonra hala bir şeyleri yoluna koyamamış olursam. İnsanların kahrını yeterince çektim, biraz da balıkların ve iyotun kahrını çekerim. Baktım orada da olmuyor, fırtınalı bir gecede, ucu bucağı olmayan bir okyanusun ortasında, geminin kıçından suya inerim.

Bunu neden yazdım, bir amacı yok. Burada, bu blogta çok az yazının amacı var zaten.

Sıkılıyorum Sabri, bunalıyorum.


Batuhan Dedde


Bölüm Sonu Canavarı:





22 Mayıs 2016 Pazar

Dolce Vita

Merhaba,

N’aber? Ben iyi değilim. İyi olmayı da düşünmüyorum artık.
İstemiyorum da. İyi olmak, vaktiyle hoş ve ayakta tutan bir ihtimaldi.  Artık yaşamıma dair bir şey istemiyorum. Bunca yıldır bir şeyler dilemiş/düşlemiş/istemiş bir adam olarak –ölüm dahil- hiçbir siki becerememiş olmanın çizdiği bir resim var. Yağlı boya. Kanvas üzerine bilmem kaça kaç ölçülerde. Ama eser bombok. Hatta eser sahibi boyayı bırakmış, palete sıçmış ve tuvale sürmüş. Böyle bir resim.  Miden bulandı değil mi? Bence de.  Artık bir şey düşünmüyorum yaşamıma dair. Bir şey istemiyorum. Öyle çekildim kenara, yasladım sırtımı duvara, kollarımı birbirine kavuşturdum (bkz.Çiçek olmak) sağ ayağımın tabanını yasladım duvara dizimi kırıp. Dudağımın kenarında kıvrılmış bir sigara, öyle izliyorum donuk gözlerle yaşamımı. Neler olacak, nereye gidecek her şey diye. Gördüğüm, duyduğum, hissettiğim tek şey var, her şey hızla bir yara kabuğuna dönüşüyor. Ama iz kalacak. Belli. Ya da kaldı. Bazılarınız yukarıda bahsettiğim “hiçbir siki becerememiş olmak” kısmı hakkında, lan daha ne olacak, kitaplar falan filan diyebilir. Demesin. Bunlar senin için bir başarı olabilir. Genel normlar dahilinde de öyle olabilir ama benim için değil. Bir şeyi başarmış olmak, iç huzuru yakalamak benim için. Yani bir şeyleri başarmış olmak isterdim hiçbir şey yazmadan, dümdüz bir adam olmayı tercih ederdim.

Hayatımızda ne kadar kırıcı şeyler oluyor değil mi? Engelleyemiyoruz da. Ama iş caka satmaya, hava basmaya gelince biz çok şeyiz. İnsan olarak. Kainatta bir karıncadan farkımız yokken, bu kadar böbürlenip artistlik yapabiliyoruz. Yakışır. Dışarıdan bakılınca çok güzel şeyler oluyor falan ama. Benim içimden kanalizasyonlar akıyor sürekli. Deri fabrikaları var da sanki içimdeki temiz sulara bırakıyor atıklarını. 16 yaşında iyi kötü bir bilince sahip oldum. O günden beri leş yaşamımı iyileştirebilmek için uğraşıyorum, didiniyorum. Elde ettiğim ne var kazanım olarak? Büyük büyük dalgalar. Beni alıp götüren ve sonra bir karaya çarpan, sular çekildiğinde birkaç parçamı da götürmüş olduğunu fark ettiğim.  Aslında bütün bunlar olmayabilir de. Yani bunları engelleyecek çeşitli faktörler var ama artık karakter oturmuş. İnsan otuz yıl taşıdığı şeyleri otuzuncu yılın sonunda bırakamıyor maalesef ve hayatı boyunca da bırakamaz. Çünkü bu taşıdıklarım herhangi bir yük değil, kendim.  Karakter aynı zamanda kaderdir. Kaçınılmaz. Sınav mınav diye kendimi avuturdum eskiden. Cahilken. Ne sınavı be birader? Ne sınavı? Olan biten burada. Başka bir dünya inancım var elbet ama, orada başıma gelecekleri de az çok biliyorum. Ateş beni çağırıyor. Ee? Hem burada gülemiyoruz, hem gittiğimiz yerde kavrulucaz leblebi gibi. Sikerim böyle işi ben. İstemiyorum ben sınav falan. Bari burada vur patlasın çal oynasın yapalım da kavrulduğumuza değsin. Onu da yapamıyoruz.


Bir an önce evrenin şiddetli bir şekilde infilak etmesini diliyorum her zaman. Kendim dahil kimseye acıyorsam namerdim. Yok olun. Yok olalım. Evreni sikmekten başka ne yapıyoruz ki? Ne faydamız var? Çağrı’nın bir şiirinde dediği gibi, “Darp ediyoruz sadece ve iğrenç bir şekilde aşığım.” Tam da bu mevzumuz. İnsan, kan, mineral ve vahşetten oluşan, kompleks bir yaratık.  Alabildiğine bencil, riyakar. En kralımız bile böyle. Şimdi ben iyi bir insanım laflarını geç. İyi ve insan kavramları aynı cümlede absürt duruyor zaten. Herkesin derinde bir yerde ufak bir leke gibi duran riyakarlığı/bencilliği mevcut. Bu türümüzün “en temiz” diye listeleyebileceğimiz bireylerinde olanlar. Bir de safi orospu çocuğu olanlar var onlardan bahsetmiyorum bile.

Kendi adıma biraz şanslıyım. Bir şeyler yazabiliyorum. İyi ya da kötü bir iddiam olmuyor hiçbir zaman bu konuda ama yazıyoruz işte. Bir kaçış sağlıyor. Ufak da olsa bir pansuman. Ama hiçbir zaman o kan dalgalarını durdurmaya yetmez bu dalgakıran. Hiçbir zaman hem de.

Neyse.

Ben bir kere daha gidiyorum. Başka bir yerlere.  İzmir’e.  Hayatımı resetlemeye. Hayatımı ne kadar çok resetledim bugüne kadar. Hayatım, eski bir bilgisayar gibi. Durmadan takılıyor, donuyor, bir şeyler oluyor ve resetlemek zorunda kalıyorum. Ya da virüslerle dolu bir bilgisayar diye de nitelendirebilirim bu saatten sonra antivirüs kurup silmeye çalışıyorum ama, her yeri sarmış. Neyi sileceksin? Daha önce de yepyeni bir yaşam umuduyla, büyük sevinçlerle kalkıp Ankara’ya gittim. Götümü avuçlayarak geri döndüm. Aradan birkaç yıl geçti, daha büyük umutlarla kalkıp Eskişehir’e gittim. Az daha avuçlayacak bir götüm de kalmıyordu, kaybediyordum, zar zor geri dönebildim. Sonra askere gidip fişi çekmeye niyetlendim, onu da beceremedim. Şimdi bir kez daha yepyeni bir yaşam umuduyla, büyük sevinçlerle kalkıp İzmir’e gidiyorum. Bu kez umarım karavana olmaz. Bu kez karavana olursa gerçekten kendime müthiş bir final hazırlayacağım. İzmir’e gidiyorum ama bir şeyler değişsin diye değil aslında. Yani öyle aman kesin şöyle olacak, böyle olacak, büyük heyecanlarım yok, şunu şöyle yaparım bu böyle falan. I ıh. Sadece stabil olsun her şey diye. Sadece artık daha fazla aşağı düşmek istemiyorum en azından yavaşlatayım kendimi diye. Bu hız başımı döndürüyor çünkü. Hem düşüyorum hem kusuyorum hem de nabzım yüksek. İşte İzmir’e gitmek benim düşmemi yavaşlatacak bir şey ya da durduracak. Durursa da çok büyük beklentilerim yok. Öyle oturayım bir kenarda sessiz sakin bir başıma, kimse elleşmesin, ben kimseye elleşmeyeyim, kimse bana bıçak çekmesin, kimse yaralamasın, kimse kırmasın, kimse bir şey yapmasın bana işte. Derdim bu.

Yetenek sınavına da giriyorum. Dramaturji. Bir iş ayarlayıp bir de okul problemimi çözersem güzel olacak beni. İstediğim sakinliği ve kendi başınalığı sağlamış olacağım. O saatten sonra hiçbir şey sikimde değil. Yavaş yavaş öleceğim günü beklerim, beklerken de boş durmam, kitaplar falan yazarım. Öyle geçer gider ömrümüz. Zaten maksimum bir yirmi yıl daha yaşarım diye düşünüyorum. Taş çatlasa, dağlar yürütülse, yıldızlar dürülse, yirmi yıl. Geçmez. Emin konuşuyorum çünkü kanser bizim sülalemizde genetik olarak baskın bir durum. Henüz kanserden ölmeyen yok ölülerimiz arasında.  Otuz yılını alkol, sigara, uyuşturucu, yoğun stres, bunalım, beslenme ve uyku düzensizliği ile tüketmiş bir adamın da zaten kanser hastalığından öleceğini tahmin etmek için müneccim siki emmiş olmaya gerek yok herhalde. Normal şartlarda da direkt kansere yol açacak bir yaşam şartlarım oldu. e bir de işin içine genetik kod girdiğinde, sefam olsun oh oh!  Ben kendime akciğer kanserini layık görüyorum. İçimden o geçiyor gibi. Onu hissediyorum. Bahis yapabiliriz. 4 tane ölümüz var bağırsak kanserinden giden, 2 tane lösemi, 1 adet de lenf kanseri. Sülalemde ilk akciğer kanseri olan kişi ben olacağım. Sülalemde hep ilklerin adamı oldum. Ama bu geniş aile arasındaki yaygın fikir benim serseri olduğum. Yaranamıyorsun işte.  Neyse. Ölümden ve hastalıklardan rahatsız olanlar için burayı bu kadarla sınırlı tutalım. İleride yine bahis açarız bu konulardan.

İzmir diyordum. Belki bu kez güzel olur. Büyük bir nimete sahibim aslında. Bir yerde köküm yok. Kendimi bildim bileli hayatımı resetlemem gerektiğini düşündüğüm an, sırt çantamı alıp gidiyorum. Sadece bu. bu inanılmaz büyük bir nimet, bir insan için. Beni bağlayan, gitmemi engelleyen, falan yapan filan eden hiç kimse ve hiçbir şey yok. Bu saatten sonra da olmasını istemiyorum. Kesinlikle.  Alışmış kudurmuştan beterdir.  Kimsenin benim ardıma düşmesini de istemiyorum. Teklik güzel bir şey. Yolda olmak da öyle.  Elhamdülillah, bilincim olduğu günden beri de yollardayım. Yol, sadece asfalt ve çakıl taşından oluşan bir şey değildir.  

İzmir’e sakinlik istediğim için gidiyorum. Ve o sakinliği sağlarsam yaşamımın geri kalanını orada, sessiz, sakin bir şekilde geçirmeyi planlıyorum. Yine olmazsa… Yine olmazsa kısmını pek düşünmek istemesem de, kafası hep negatifliğe doğru kayan bir adam olarak istemeden aklıma geliyor. O zaman ya kafatasımdan içeri bir kurşun bırakırım, ya da bir gemi adamı olup siktir olup giderim. Sessiz, sakince. Gemilerden gemilere. Gemilerde çalışmak iyidir. Aylarca karaya ayak basmadan.  Ucu bucağı olmayan sudan bir çölün üzerinde… Bu da benim için ölümle eşdeğer bir şey. Zaten profesyonel olarak gemicilik yapan arkadaşlarımla yaptığım konuşmalarda bana ilk dedikleri şey “Sen kendini bırakırsın kesin” Kendini bırakmak bir deyiş onların dilinde. 5-6 ay denizden başka bir şey görmeyen gemicilerin, bir gece bunalıma girip de kendini okyanusun ortasında suya bırakmasına deniliyor. Sabah bir kalkıyorlar, gemide bir eksik var.  Belki bunu yapmaya götüm yemez. Ben köpekbalıklarına yem olmak istemiyorum. Anam beni onlara yem olayım diye doğurmadı. Ama bileğimi kesebilirim kamaramda. Bu olumlu. Denizden korkuyorum çünkü. Bunu yapmasam bile, yani bileğimi kesmesem de, denize bırakmasam da kendimi, bir gemiyle denize açıldıktan sonra hayatımı infilak etmiş sayacağım kesinlikle. O saatten sonra kitap mitap yok. Ben gemici Batuhan olurum. Bir şeyler tabii ki yazarım, bu kurtulamayacağım bir zehir ama ancak ben öldükten sonra okunabilir şeyler.

Evet. Geleceğe dair iki tane planım var işte. Biri olumlu, biri de olumsuz bir durumda masaya sereceğim B planım.

Gerisini bilmiyorum ne olacak. Ağustos’un ilk haftası İzmir’e taşınıyorum.

Dolce vita amına koyim!”*


Bunu niye yazdım bilmiyorum. Can sıkıntısı işte.

Öperim.

Batuhan Dedde


*Hakan Günday - Az





Al bu da bölüm sonu canavarı


23 Nisan 2016 Cumartesi

Müntehirnâme

Merhaba,

Birçoğunuz, eskiden beri beni takip ediyor. Bunu defalarca söylüyorum ama söylemekten keyif aldığım bir şey. Birçoğunuz beni takip etmeye/okumaya başladığında liseye gidiyordu, şimdi çoğu üniversiteden mezun oldu, aile kurdu ya da mezun olmak üzere. Bu beni mutlu eden bir ilgi. Teşekkür ediyorum samimiyetinize. Beni mutlu ediyorsunuz anlık da olsa. Anlık olmasının sebeplerine değineceğim aşağıda.

Yine birçoğunuzun bildiği gibi, baharlarım hep sert geçiyor. İlk ve son adı altında iki bahar biliyorum, ikisi de genelde içimden geçip gider. Giderken de bir şeyler hatta çok şeyler söküp alır. Teşekkürler baharlara da. İlkbaharlarda ayrı, sonbaharlarda apayrı bir depresyon yaşıyorum. Bu neden böyle bilmiyorum ama kendimin farkına vardığım günden itibaren hep böyle oldu. Gereksiz bir hüzün, gereksiz bir ağlaklık, gereksiz bir tükenmişlik sendromu. Oysa ilkbahar ne kadar güzel değil mi? Her şey uyanıyor, en güzel renklere bürünüyor falan. İnan hiç sikimde değil bunlar. Olmuyor.  Geçenlerde –nerede olduğunu hatırlamıyorum- bir laf etmiştim, ilkbahar bunalımıyla ilgili. Artık öyle çok sert geçmiyor sanki barıştım gibisinden laflar etmiştim. Yanlış bir çıkarımda bulunmuşum. Yine o ağzına sıçtığımın bunalımı gelip oturdu göğsüme 2-3 gündür.  Zihin ne kadar kötü bir varlık. En büyük düşman gibi. Böyle zamanlarda hep en kötüyü çıkartıp koyuyor önüme. 

Sonbahar bunalımlarıma değinmek bile içimi kanırtan bir şey. Bilmiyorum neden böyle. Ben insanların karakterleriyle birlikte doğduğuna inanırım. Yani yukarıdan gelirken seninle birlikte vücut bulan şey sadece bir ruh değil aynı zamanda karakterin de. Burada insanların “karakteri gelişti/oturdu” vb söylemlerini geçerli bulmuyorum. Burada olan sadece minik rötuşlar.  Entegre ve yekpare bir karakterle geliyorsun. Burada gördüklerin, duydukların, yaşadıkların o yekpareliğe ufak dokunuşlar yapıyor. Hepsi bu.  Mesela küçükken hırçın olan bir birey, büyüdüğünde de bu değişmiyor. Değişen tek şey bunu kontrol altına alabilmesi. Yine mesela, bir birey hırçınlığını, küçükken annesinin almadığı bir oyuncak üzerine annesine vurarak ortaya atabiliyor, büyüdüğünde bunu yapamadığı için –ki yapanlar var- başka yollarla dikta ediyor hırçınlığını. Ne bileyim işte bağırma olur, çağırma olur, başka bir tavırla falan. Değişen tek şey iletişim aracı diyelim. Bence güzel ve açıklayıcı bir örnek olur. Evet. Değişen tek şey o hırçınlığını ilettiği araç. Tıpkı 20 yıl önce mektup yazarken bugün e mail atmamız gibi. Duygularımızı yine insanlara aktarıyoruz ama elektronik mektuplarla.

Ben de bu insanların arasındayım. Böyle insanlardanım. Milyarlarca birey gibi. Piç lakabını uygun gördüler mahallede küçükken, bu konuşkanlığımdan ve her boku yemeye müsait cesaretimden gelen bir lakaptı. Ama ben hep üzüntülü oldum. Neden böyle olduğuma dair de en ufak bir fikrim yok. Bazen kendimle çok dalga geçiyorum bu konuda. Bazen kızıyorum. Neye olduğunu bilmediğim bir şeye kırgınım. Hem de kendimin farkında olduğumdan beri. Tabii bunu saysak elli bin tane faktöre mal edebiliriz. Aile deriz, çevre deriz, rol modeller deriz, deriz ha deriz. Kılıf dikmekte üstümüze yok insanoğlu olarak. Ama neden böyle? bilmiyorum. Bir çocuk düşünün ki, 11 yaşında ve arkadaşları arsada mahalle maçı yaparken o kendi gibi birkaç arkadaşını yanına almış, arsanın bir kenarında bonibonlarla “intiharcılık” oynuyor. Ya da inşaattan kuma atlarken arkadaşları, bu yine kendi tebaası ile kuma atlarken intiharcılık oynuyor. İşte o sik kafalı çocuk bendim. Böyle davranmamın bir sebebi yoktu. Olmadı. Yani bir yerden görmüş değilim. Bir filmden, etraftan vs. hep içgüdüsel. Müntehirlik, benim karakterimdir. Atatürk’ün özgürlük hakkında söylediği gibi oldu değil mi? evet, bence de. Kemalistler şimdi buna da laf ederler ama hiç umrumda değil. Şaka şaka. Böyle sığ yorumlar çıkartacaksanız gidin zaten buradan.  Her neyse. Bu müntehirlik kavramını zaten 18 yaşındayken falan öğrendim. Yani yaşadığım durumun isminin müntehirlik olduğunu. Gerçekten ölümden hiç korkmuyorum. Bazı insanlarla bunu konuşurken dehşete düşüyorlar, konuyu değiştirmek istiyorlar, inanılmaz rahatsız oluyorlar. Neyden? Ölümden. Ölümden korkmak bence fazlaca yaşam hastalığına kapılmış olmak demek. 

Evrende hiçbir şeyin gerçek olmadığını biliyoruz değil mi? Duygular, fiziksel varlıklar, maneviyat dediğimiz bir takım kalıplar. Bir gün bunlar yok olup gidecek. Asıl sahibine geri dönecek içimizdeki ışık. O zaman koca bir “hiç” olacağız işte. Aşk acısından misal vereyim. Ne kadar acayip değil mi aşk dediğimiz kavram. Bizi süründüren, hayatımızı bir cesede çevirip nekrofilce takılan bir his. Ama kocaman bir simülasyon. Sevgi diye adlandırdığımız o muhteşem hissin aslında sadece bir oksitosin hormonu salınımı olmasına ne diyeceksin? Bu büyük bir simülasyon değil midir? Uyuşturucudan tek farkı bunu torbacıdan almıyorsun, kendi vücudun üretiyor.  Aşk mesela, serotonin, dopamin ve oksitosinlerin birlikte takılmasıyla hissettiğimiz bir durum. Yani bir sıvı var, bir yakıt var bunu sağlayan. O halde bitebilir. E bitiyor da. Mesela liserjik asit de aşırı miktarda dopamin salgılatır. Yani bir kadını sevmekle hissettiklerimizi minnacık bir pul ile de hissedebiliriz. Üstelik daha uygun fiyata ve sonunda acı yok. 

Her şey simülasyon. Her şey çok fazla yapay. Bütün bu yaşadıklarımız basit birer hormon salınımı ya hu! Neden bu kadar saplanmışız ki bunlara, ölümden bu kadar korkuyorsunuz?  Bilmiyorum. Hakikat ağırdır. İnsanı çökertir.  Ben korkmuyorum. Elbette içgüdüsel olarak bir gıdıklanma oluyor, 29 yıldır yaşama maruz kalan, onu bir alışkanlık haline getiren bir insan için normal bu.

Her şeyin simülasyon olduğu yetmiyormuş gibi bir de her şey o kadar zor ki. God modunda bütün karşı karakterler.  İşte bütün bunların yalandan dolandan ibaret olduğunu algıladığım için –ya da böyle algıladığım için- istiyorum ölümü. Yaşamımdan –bazı zamanlar hariç- hiç keyif almıyorum. Yaşamımdan demeyeyim, yaşamaktan. Yaşıyor olmak pek eğlenceli bir hadise değil.  Ne bileyim işte. Gerçekten samimi diyorum bunları. Delirmedim. Ya da intihar etmeyeceğim –en azından şimdilik- sadece fikrim bu yaşamak üzerine. Nesini seviyorsunuz ki yaşamın? Çevreniz, eşiniz, dostunuz, sahip olduklarınız falan değil mi? Ama onlar hep hormon salınımı. Annenize duyduğunuz sevgi, bir kadına/erkeğe duyduğunuz aşk, arabanızı çok seviyor oluşunuz. Hepsi kimyasal birtakım uyuşturucu maddelerin etkisi. Üstelik bunları vücudunuz üretiyor.

Birçok insanın sahip olmadığı şeylere sahibim. Bundan bahsederken biraz rahatsız hissediyorum kendimi ama eminim ki 29 yaşında 8 kitap yazmış olmak, birçok insanın sahip olmak istediği bir konum. Elbette 8 kitap yazmış olmak benim için bir sikimi ifade etmiyor, çok kitap yazmakla olacak bir durum değil ama bahsetmek istediğim de bu değil zaten. O birçok insana göre çok şey ifade ediyor o 8 kitap. Ama bana etmiyor. Neden? Bilmiyorum. Mutsuzum.  Bundan 6 yıl önce benim adımı kimse bilmezdi. Bir korsan cd dükkanım vardı ve iğrenç, leş gibi bir iş yapıyordum. 6 yıl sonra 8 kitap yazmış, edebiyatla ilgilenen her kişinin iyi kötü adına bir yerlerde bir kez de olsa denk geldiği bir adam oldum. Bu kolay olmadı elbette ama yine de mutlu eden bir şey değil beni. Beni ne mutlu eder bilmiyorum. Ölmek harici her şeyi denedim. Onu da denedim aslında ama başarılı olmadığım için denedim diyemem.

Mesela ileride mutlaka ama mutlaka intihar edeceğim. Çok başarılı olsam da, dünyanın en büyük, en tanınmış, en bilmem ne sikim insanı olsam da, para pul, şan şöhret paçalarımdan aksa da yapacağım şey bu. İntihar etmek. Bir müntehire yakışır bir şekilde. Hayatımı kendim sonlandırmak istiyorum. Ancak inançlarım da var. O yüzden bir kaza vb durumlara kurban gitmek benim daha çok işime gelir. Win/win. Gerçekten. Ben birçok kez, yani aklıma geldikçe en yakın zamanda ölmeyi diliyorum. Bir kazayla vs. Normalde baktığın zaman insan böyle bir şey ister mi, bu nasıl bir psikopatlık diyorsun belki ama ölüm neden psikopatlık olsun ki? Çok gerçek bir şey. Gittiğin yerin nasıl olacağını bilmiyorsun diye bu durumu psikopat yapmaz. Sen insansın, bilmediğinden korkarsın. Senin korkaklığın yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Senin bencilliğin yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Neden ölümü korkunç bulurlar?  Sevdiklerini, sahip olduklarını bir daha göremeyecekleri için. İlk sebep bu. İkincisi de hani cehennem falan varsa çifte kavrulmuş lokum gibi olmayalım diye. Ol. Sanki şimdi farklı mı? Fiziksel bir acı hissetmiyor oluşun yanmadığın anlamına mı gelir?

Ben şimdi intihar etmiyorum. Edemiyorum. Haksızlık olur bu aileme. Daha doğrusu sadece babama. Onu düşündüğüm için. Annem ve babam öldükten sonra yapacağım tabii ki de böyle bir şey. O zamanlar geldiğinde benim etrafımdaki yakınlarım, sevdiklerim, sahip olduklarım bana çok kızar belki ama neden? Neden yaşamalıyım? Sen, vücudunun ürettiği kimyasal bir uyuşturucunun kafasını (hayat) seviyorsun diye ben de sevmek zorunda mıyım? bu ne pis bir bencillik? Mesela gerçeklikten örnekleyeyim, ben de bazı şeyleri sever ve içerim, bazı şeyleri de deneyip sevmemişimdir ve bir daha ağzıma sürmemişimdir. Sen de o sevmediğim şeyleri seviyorsundur. Şimdi ben o senin sevdiğin şeyleri sevmiyorum, kendi sevdiğim şeyleri içiyorum diye neden beni korkunç buluyorsun ki?  Ne alakası var deme. Aynı şeylerden bahsediyoruz. Yaşam da bir uyuşturucu etkisidir. Öyle mi diyeyim? Öyle diyeyim dur. Ben örneğin kimyasal uyuşturucu sevmiyorumdur, sen seviyorsundur. Şimdi ben bitkisel uyuşturucular kullanıyorum diye, sen kendi içtiğin kimyasal uyuşturucuyu zorla bana neden kullandırtmak istiyorsun ki? Kendin iç, takıl kafanı yaşa işte. Beni neden tribe sokuyorsun? İşte sahip olduklarımızın “bizim” ölümümüz karşısındaki tavrı da aynen budur.


Eskiden, ilk dönemlerimde çok klas intihar edeceğimi düşünürdüm. Adımı altın harflerle yazdıracak şekilde. Bunu şimdi saçma buluyorum. Elbette ucuz bir otel odasında ölü bulunacağım günü geldiğinde. Ya da hiç bulunmayacak cesedim. Ama şunu söylemeliyim
ki, her şeyi tasarladım bile. Bir yer var. Orada yapacağım bunu. Uzakta. Çok uzakta bir yer. Orada, gün batımına karşı, kaç yıl yaşadıysam o kadar yılda dinlediğim en klas müziklerden bir top 5 yapacağım ve over dose’dan gideceğim.  Planım bu. Maalesef çok vahşice gelebilir ama bunu neye sahip olursam olayım yapacağım. Bir kız çocuğu, bir eş, harika bir aile, mükemmel başarılar. Yine de yapacağım. Zaten öyle bir anda yaptığımda bunun aslında depresif bir durum değil de ne bileyim işte, eşcinsellik gibi, zeki olmak gibi, yetenekli olmak gibi doğuştan gelen bir durum olduğunu idrak edebilirsiniz. Gerçekten.  Aranızda muhtemelen psikologlar, adayları falan da var okuyan. Vah vah herif ne hasta diyor. Sensin hasta. –reddetmek ilk belirtiydi değil mi?- ahaha. Ulan siz insanlar var ya siz… Çarşaf çarşaf yazdık bu gayet doğal bir istek diye, hala bana kendi kafasını yaşadığın uyuşturucuyla saldırıyorsun. Bu psikopatlık, ruh hastalığı falan değil. Ben küçüklükten beri öyleyim.  Bir derviş olabilseydim, o kültürle büyümüş olsaydım,  muhtemelen günün birinde Creedishler gibi bir tarikatın lideri olurdum. İntiharı hakikat bilen, intihar edildiğinde ruhunun tanrıya geri döndüğünü düşünen bir tarikat. Klas.

Ben küçük bir çocukken de böyleydim, ergenliğimde biraz daha hormonal durumlardan dolayı daha tavan yaptı bu, büyüdüm, böyleyim, büyüyorum ve yaşlanacağım, yine böyle olacağım. Ya ben bir zamanlar sevgilisine sarıldığı bir anda “Şimdi siyanür içsek de ölsek böyle ne iyi olur değil mi?” diye soran adamım. Huzurlu bir şey yapıyorsun ambiyans müthiş, kurduğun cümleye bak. Bana normal gelmişti. Hala normal geliyor. Anormal olan tarafı bu kutsal şeyi bir başkasıyla bölüşme fikri. Bu normal değilmiş. Benim için bir ritüel diyebilirim buna. Ritüel neydi, dini vecibeydi. Sürekliliği olan bir durum. İstemek sürekli olan bir durum olduğuna göre ritüel kimliğini verebiliriz.

İçimdeki bu müntehiri bir şeyler yaparak tokatlıyorum şimdilik. Bu da bana “bir şeyleri başarmak” olarak geri dönüyor. Okula gireceğim bu yıl tekrardan, üniversiteye. Güzel bir şeyler olacak umarım.  Daha büyük izler bırakabilmek için o bölümü –dramaturji- okuyacağım.  Eğer aylık 500 euro burs bulabilirsem bu okul Viyana’da olacak. Bulamazsam İzmir’de. Kazanmazsam da kaldırımlarda sürtmeye devam. Yetenek sınavıyla alıyor bölüm. Ve Viyana’da okumak beni global bir adam yapacak. Ama zengin ağbilerin günlük, gereksiz bulduğu, öylesine yaptığı harcamaların tutarına sahip olamadığım için muhtemelen bu iş yatacak. Bu da beni üzüyor mu? hayır. Zaten çok da önemli bulmuyorum ancak hayata değer vermiyor oluşum oturup kös kös ölmeyi beklemeyi de gerektirmez değil mi? Sıkılmayalım işte, bir şeyler yapalım, bir şeyler değişir belki başkaları için diye. Eğlenceli de. Yani yaşamı eğlenceli bulmuyorum ama keyif aldığım zamanlar oluyor. Sürekli mutsuz ve kendisine karşı duruyor değilim asla. Yaşam, yaşanılması da gereken bir olay. Ben sadece istemiyorum bunu. Bazen arkadaşlar çağırıyor gel ortam var diye. Ya sikerim evdeyim hiç çıkamam diyorum. Aynı onun gibi.  İleride öldüğüm yere kadar bir şeyler başarmaya çalışırım işte. Arkamda da bir iz bırakmış olurum.

Son olarak size söylemek istediğim şey; hepiniz müptezelsiniz olm. Kendi bünyenizin ürettiği uyuşturucularla kafayı buluyor, sonra sağa sola sarıyorsunuz yaşamak çok güzel, hayat laylaylom amına koyayım diye. Müptelalar sizi.


Neyse.

Yazımı çok sevdiğim bir şiyirimle bitireyim istiyorum müsaade ederseniz;

Evet! Öleceğim bir gün
Hem de öyle bir öleceğim ki,
intihar bilim dalı olacak
Din olacak, iman olacak
Planları hazırla Lucifer, geliyorum
Bu sefer kanlı bir ihtilal olacak!



Batuhan Dedde



Al bu da bölüm sonu canavarı olsun:


3 Nisan 2016 Pazar

1 Dergi 3 Kitap ve 1 Yavşak

Merhaba,

N’aber? Ben çok manik. Sonra da depresif. Bazen öyle oluyor ki, öyle neşe doluyorum, deli fişek gibi oluyorum. Haaa, diyorum kendi kendime. İşte yine manik bir evredeyim. Arkasından kesin depresiflik de gelecek, geliyor da bir süre sonra. Gün içinde 10 kere kadara bu tür ataklar geçiriyorum. Alıştım artık ama. Bugün şu geldi aklıma; hayat çok garip. Bunu hepimiz biliyoruz zaten artık. 2 yıl  önce bugünlerde askerdim.  Askeriyede kendimi nasıl öldüreceğim konusunda planlar yapıyor, yazabildiğim kadar çok mektup, şiyir, düzyazı falan yazıyordum. Levin, Moda sahilinde hanımına İsmet Özel şiirleri okuyordu. Bana fotoğraf atıyordu. Bugün napıyoruz peki? Ben çatır çatır yedim kafayı,  Levin ise haftanın 3 günü psikiyatriye gidiyor. Seans başı 250 lira bayılmayayım diye oturup kafayı yedim ben. Evet.

Neyse.

Başka şeyler söylemek istiyorum.

Bizim bir dergimiz var, onu biliyor musunuz? Bazılarınız biliyordur muhtemelen. Çok güzel bir dergi o dergi. Edebiyat dergisi. Ben de



içinde yer alıyorum. Henüz 3 sayısı çıktı, şimdi 4. Sayıyı hazırlıyoruz. AYI Dergi.  Müsaade buyurursanız AYI’dan bahsetmek isterim biraz. Çok değil, biraz.
 
Dergimizi gücümüz yettiğince bedava çıkartıyoruz. Bugüne kadar böyle oldu bu. Son zamanlarda çok sıkıştık, biliyorsunuz maddi gerekliler yerine getirilmeyince hiçbir şey ilerlemiyor. Dedik napalım napalım, eldeki tek seçenek derginin bazı sayılarını ücretli yapmaktı. 

Öncelikle bilmeniz gereken şey, ticareti yapılan bir hadise değil. Yani AYI aldığınızda instagrama fotoğrafınızı koyamazsınız, koyarsanız da pek tutmaz. Yakışıklı erkekler, güzel kadınlar “like” yapmaz. Ama edebiyat anlamında sizi doyurur. Gerçi benim olduğum bir mecra her ne kadar şüphe yaratsa da, ben gerçekten kıyısındayım. Gönülden tam ortasındayım ama böyle uğraş, şunu böyle yapalım moduna geçince kıyıda kalıyorum kasten. Ben gönülden iş yaptığım zaman güzel işler yapıyorum. Buna emin olabilirsiniz. Bu da gönlümden gelen bir iş. 

AYI Dergi gerçekten dolu dolu bir edebiyat dergisi. Çok güzel adamlar, çok güzel kadınlar var içinde. Fiziksel bir güzellemeden bahsetmiyorum. Fiziksel olarak kimseyi tanımıyorum derginin içinde zaten Özgür, Diloş, Anıl hariç.  Onlar da işin mutfağında olanlar zaten, derginin yaratıcıları. Dergi şimdi 5 liraya çıkıyor. Şimdilik böyle. Biraz para biriksin, birkaç sayı çıkartacak kadar para dolsun havuz, sonra birkaç sayı yine eskisi gibi bedava çıkacak. Sonra o havuzdaki para bitince yine birkaç sayı 5 liraya satılacak, sonra yine bedava. Yani her ücretli sayı aslında bir ücretsiz sayı doğuracak.

Altını çizerek belirteyim, yapmak istediğimiz şey ticaret değil gerçekten dergi kavramına uygun bir şeyler üretebilmek. Zaten her şey amatörce yapılıyor bu yüzden. Dağıtımını dahi Özgür kendi yapıyor. Kargoya veriyor, belirli yayınevlerine gönderiliyor falan.  Zor şartlarda çıkan bir dergi, ama tadı leziz bir dergi.  Buna bir el atın ki, ticaret yapanların altında kalmayalım. Bir şeyler üretebilelim. Hatta aranızda babası ya da kendi zengin birileri varsa her ay bizim matbaa masrafımızı finanse etsin, her ay dergiyi bedava çıkartalım. Bu şekilde kendi imkanlarımızla birkaç sayı ücretli, birkaç sayı ücretsiz olarak bir sarmalda devam edecek.

AYI Dergiye facebook ve twitter’dan ulaşabilir, projeleriniz varsa iletişime geçebilirsiniz içine dahil olabilmek için.  Ve nerede satıldığını falan da öğrenebilirsiniz. Bir göz atın derim ben naçizane… Dergiyi almazsanız çocuk ölür!  Napalım oğlum? Aydınlık satanlar gibi metro çıkışında milletin yolunu mu keselim AYI Dergi alın diye? Zaman gastesi gibi her binanın önüne 5’er, 10’ar tane mi atalım? Bize kayyum da atanmaz o kadar fakiriz ki, kayyum gelse cebinde ne varsa bırakır gider. Bu fakirlik cebimizdeki parayı dergiye harcamaktan oldu. Bir şeyler yapabilelim istiyoruz. Direniyoruz. “Büyük” dağıtımcılar ağızlarının suyunu akıtıyor, ahlaksız tekliflerde bulunuyorlar, aylık size şu kadar verelim, içeriği siz hazırlayın, biz basıp dağıtalım diye ama işte o zaman ticaret kavramına meze oluyor. Biz bunu istemiyoruz. O yüzden hepsine “Yok ya biz böyle iyiyiz” diyoruz.  Güzel de para veriyorlar aslında hepimiz aç köpek gibi gezerken o para müthiş bir rakam, neden böyle yaptık ben de bilmiyorum ama bence iyi yaptık. En azından ticareti yapılmayan bir dergi mevcut, diyoruz. Üstelik bunu biz yapıyoruz diyince daha da mutlu oluyoruz. Çogzel lan.



Dergi mevzusu hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Bunun dışında bir de yayınevi gibi bir şeyler, bir oluşumlar oluyorlarlarlar. Oradan kitaplar basılacaklar falan. Ben editör oluyorum oraya. İşler netleştikten sonra kitap bastıracak hevesli arkadaşlarla bir iletişime geçelim. Orada da arayacağımız şey kalite tabii. Bok gibi metinler değil.

Şimdi üç farklı kitaptan bahsedeceğim sizlere. Aslında ikisi tavsiye, biri bahis.

İlk önce Emre Varışlı’dan bahsedeyim.

Emre Varışlı’yı biliyor musunuz, bilmiyorum ama bence bilin, bir göz atın. Öyle herkesin kaldırabileceği şiirler yazmıyor herif, baştan belirteyim. Yani aşırı uçlarda ideolojik görüşler, inançlar vs varsa hiç bakmayın, mideniz bulanır gereksiz yere, aklınız da. Bu kategori dışında kalanlar mutlak suretle baksınlar Emre’nin şiirlerine, düzyazılarına. Enfes. Emre’nin bir de kitabı var, Bir Günahkarın Bilmesi Gerekenler isminde, 6.45 Yayımcılıktan çıkmış bir kitap. Enfes bir kitap. Emre’yi de okuyunuz ve seviniz  ki yeni kitapları da basılsın. Bu çağın büyük şairlerinden biri Emre. Öldüğünde belli olacak bu ama şimdilik yaşasın ve bol bol yazsın. Sonra ölür, acelemiz yok. Emre’nin metinlerinden paylaşacaktım burada, vazgeçtim. Kendiniz bulunuz ve bakınız derim. Fanzinlere sık sık yazılar veriyor, takip edebilirsiniz dilerseniz. Ki muhtemelen biraz okuduktan sonra eşek gibi takip edeceksiniz. Ben de öyle oldu çünkü. Dedim bir bakayım bu herif ne yazıyormuş diye, sonra bir daha çıkmadı o herif günlük stabil ıstıraplarımın arasından.  Muhtemelen çoğunuza da öyle olacak. Yapışıp kalacak. Ha bütün bunlar Emre’nin sikinde olmaz, onu da belirteyim.  Artık kapitalizm falan, dalyarak gibi eleştirel yaklaşımlarım olmuyor çünkü boğazımıza kadar içindeyiz. Bu işlerin bir ekonomisi var maalesef. Yayımcılar vb için. Yazarı demiyorum yazar zaten gariban. Yayımcının matbaası, ofisi, vergisi, cartı curtu. Bir kitabın sürekliliği için maalesef bir getirisi olması lazım. Yayımcının ilgilendiği büyük dilimden biri de bu normal olarak. Emre’yi tanıyıp kitaplarını alacaksınız ki yeni kitabını bassınlar adamın. Ya tamam, almayın kitap mitap ama okuyun Emre’yi.

Emre’nin kitabına buradan ulaşabilirsiniz. 

Sonraki bahsedeceğim adam Onur Köybaşı. Lan ben bu adamı çok seviyorum ya. Bak yazılarını değil he.  Karakter olarak müthiş bir herif.  Bu ortalıkta bittiğimden önce ve sonrasında da hep diyalog içinde olduk, ya herif birine sinirlensin, ne bileyim, hırslansın, sövsün, kızsın, bağırsın, tartışsın. Yok! Adam dünyadaki en sakin şey sanki. Ulan insan hiç mi insani güdülere kaptırmaz kendini?
Şakirt misin be mübarek! Çok güzel bir enerjisi var Onur’un da. Yazdıkları gibi aynı. Bayağıdır bir kitap hazırlığı yapıyordu. Geçenlerde bi laflamıştık, bana haber ver demiştim çıktığında. Birkaç gün önce nefret ve öfkeyle ağzıma kadara tıka basa doluydum. Sabah bir tane antenin hakkımda yazdığı bir şeye denk geldim, bütün nefretimi o çakala kustum. O da sandı ki onu adam yerine koydum ve ona sinirlendim. Tavşan taşa sürtmüş dağı siktim sanmış ya. O hesap. O arkadaşa aşağıda değinicem.. Onur’dan devam…

Neyse. İşte ben o sabah sinirden kendimi kesmek üzereyim. Öyledir çünkü. Ben kan gördüğümde öfkemin yatıştığını biliyorum. İlkel bir durum bu ya da çok hastalıklı ama öyle, napim. Beni böyle sev seveceksen. Kan görmek de bir başkasını değil kendimi kesmekle alakadar. Yani başka birinin kanını akıtmak değil. Benim zararım hep kendime.  Ciddi ciddi kendimi kesmeyi düşünürken Onur bana bir mesaj attı. Link. Al dedi moruk, çıktı kitap. Moruk demedi de. Adam efendi bir adam öyle bizim gibi pis ağızlar kullanmıyor. Gayet akıcı konuşuyor, yazıyor falan. Pasiflora gibi herif be. O haber bütün nefretimi kinimi aldı söktü götürdü… Onur Köybaşı’nın  Beni Yalnız Anla kitabının kapağını çok sevgili Umay Umay yaptı, Lethe Kitap da bastı. Yolu da bahtı da Onur’un kalbi gibi olur umarım.

Kitaba buradan ulaşabilirsiniz: 


Son olarak da kendi kitabıma değineyim.

Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur,  bu haftaiçinden itibaren önce ön satışa açılır, bu hafta bitmeden de muhtemelen raflarda olacak. En geç bir dahaki hafta olur. Ama olacak. Bu hafta satışı başlıyor.  Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, gerçek bir kitap oldu. Yazdığım diğer 7 kitabı yutacak güçte bir kitap. Eski yazdıklarıma bakıyorum, örneğin çapulcu, şimdi çok zayıf geliyor bana o kitap. Oysa ilk çıktığında en iyi kitabım derdim. Şimdi bazen utanıyorum bile yazdıklarım için. Eski kitapları da bir elden geçireceğim mutlaka boş vakit buldukça. Yeni edisyonlar falan. Şimdilik en iyi kitap bu oldu. Gerçekten içinde edebiyat var.



Şimdi gelelim birkaç paragraf üstte belirttiğim denyonun hadisesine.

Şimdi bu vatandaşı hepiniz biliyorsunuz.  Kendisi sosyal medyanın demografik yapısındaki kadın kitlenin nereden baksan tamamını taciz etmiş bir vatandaş. Bunu biliyoruz. Bu cepte.

Kronolojik bir sıralama yapacak olursam bu konuda. Şimdi bu herze, gerek kendi, gerek çevresinde birikmiş insanlar aracılığıyla var olduğu günden beri periyodik aralıklarla kullandığı bütün sosyal medya mecralarından bana arada bir sallar. Capsler gelir falan. Hala duruyor bende bir sürü capsi bana ettiği laflarla ilgili… Ben bu herzeyi, tanımazdım, etmezdim. İlk bu şekilde öğrendim varlığını. Biri bir gün mesaj atmıştı, birkaç yıl önce. “Ağbi, A*taç sana böyle böyle demiş” diye. O kim amına koyim, diye insani bir tepki vermiştim. Sonra bu tür şeyler arada bir oldu, hiç siklemedim.  Sonra bunun sıkıştırdığı kadınlardan biri, işini patlattı. Hee dedim. Madem bu kadar düşmüş, bir de ben vurayım. Maklube soğuk yenen bir yemektir sonuçta.  O gün taciz falan durumlarıyla ilgili bir yazı yazdım. Sonra kaldırdım o yazıyı. Çünkü öyle bir herifin bloğumda yer işgal etmesini gereksiz buldum.  E biraz da zehri akıtmış olmanın verdiği ferahlık da var. Kaldırdım yazıyı. O gün iyi linç oldu yalnız zevata. Ben haklı linci çok severim. Oğlum gerçekten inanılmaz keyifli bir şey haklı linç. Linç kültürü gelişmiş bir toplumuz zaten. Haklı olunca ballı börek gibi oluyor. Şimdi muhtemelen bunu “aşırı” duyarlı kişiler de okuyor, linç kelimesini duyunca yüzünü buruşturuyor falan. Nedir haklı linç? Mesela Ensar Vakfındaki o leş olayın faillerini elimize verseler, linç etsek. Kim zevk almaz bundan? Var mıdır onları yapmayın linç kötü bir şeydir diye savunacak olan? İşte haklı linç böyle bir şey oluyor.

Neyse.

Ben bu hergele için o zaman iyi bir yazı yazdım. Tacize bakış açımı anlattım vs. Ha şunu da biliyoruz, yüzlerce ondan var buralarda maalesef.  O  konuda beni yanlış anlayan arkadaşlar olmuş. Onlar için bir açıklama yapmak istiyorum. Çünkü bu kamille ilgili düşüncelerimi paylaştığım yazıdan sonra, küfürlü tweetlerimle alakalı bazı zamanlarda tepkiler aldım. İşte sen hani karşıydın böyle şeylere vs. gibisinden. Canım, ben eril dil, cinsiyetçi küfür gibi kavramları duymuyorum, bilmiyorum, anlamıyorum, işime gelmiyor. Ben kaba bir adamım. Küfürlü konuşmam, kaba bir adam olmam, tacizi meşru gördüğüm anlamına gelmez herhalde değil mi? Bu tepkileri verenler genelde uç noktadaki feminist arkadaşlar. Hiç sevmem. Feministleri değil, uçlarda olan her şeyi. Bu konuda hippilere de bakış açım Cartman’ın aynısı. Her şeyde aynı bu hissiyatım. Çok uç oldu mu, üzülüyorum, geriliyorum falan.

Neyse.

Bu hergele, bana sonradan facebook üzerinden mesajlar attı. Kitabımı yakıyorlar ühühühü diye ağlaştı özünde ama artistliği de elden bırakmadı. İşte kitaplarımı yakıyorlar, sen sevinmişsindir bir rakip azaldı diye, gibisinden kendine yakışacak salaklıkta mesajlar attı. Ben de kendime yakışacak seviyede “Sen kimsin ki ben seni rakip olarak göreyim lan dallama” dedim, başka başka ezikledim söylediklerimle. Şimdi burada capslerini paylaşmayacağım, gerenk yok.  O mesajlaşmanın sonunda, kendisine, adam değilsin, karaktersizsin vb gibi şeyler söyledikten sonra en azından bundan sonra hayatına ve kendine iyi davran dedim. O da bebeğimsin, öpüyorum kocaman diye ayaküstü beni de tacizledi amk. Bende o sevimli öpüyorumlu mesajına küçük bir mü’min latifesiyle cevap vermek isteyip, “ayaklarımı da öper misin, senin kitaplardan okumam ama” diyerek cümle sonuna kalp koydum.  O da ben seninkileri okumuştum ama aramızdaki insaniyet farkı bu, falan dedi saçmaladı. Sonra ben cevap yazmadım, siklemedim falan. Devam ettim normal yaşantıma. Bu arkadaş, o dönem araya paralelciler hariç herkesi koyup, kendine bir komplo kurulduğunu söyledi. Paylaşılan yüzlerce tacizli capsin photoshop olduğunu belirtti, tipik toplumsal bir hastalığının olduğunu belli etti kısa deyişle. Bunlardan önce de bu capslerdeki diyalogların kendisine ait olduğunu, istediği gibi yaşayabileceğini falan söylemişti ama yukarıda dedim ya, haklı linç ballı börektir. Bunun tadını alan herkes alakası olsun olmasın ağzına sıçınca, geri adım atmak zorunda kaldı.  Sonra da ilgilenmedim bu durumla. O gün ilgilenme gereği hissettim. Hem o ballı börek mevzuları, hem de bu yavşak, birkaç kere bana yakın kadınlara da aynı şeyi yapmıştı. Hazır yakalamışken sikeyim dedim, öyle de yaptım. Şimdi ben belirttim bunu ama yine belirteyim, küfürbaz bir adamım, lağım gibi bir adamım. Birine “orospu çocuğu” diye de küfür ederim, “ananı sikeyim” diye de küfür ederim, “babanı götünden sikerim” diye de ederim. Bunları hep sokaklarda öğrendim. Pis şeyler ama güzeller her pis şey gibi. Şimdi ben bu küfürleri kullanıyorum diye, tacize karşı olamıyorum bazı arkadaşlar için. Samimi gelmiyorum. Ben bu küfürleri ederken kafamda hiçbir zaman bir vajinaya bir penisin girdiğini hayal etmiyorum ya da birilerinin validesinin bedenini sattığını metruk sokaklarda… Sadece bir kalıp olarak küfür. Hepsi bu. Kafamda canlanan bir şey yok. Otomatik kodlanmış bir durum. Ha hoş mu? Evet.aasdfasdf Küfür çok güzel bir şey olm. Şeytan was here.

Şimdi konuyu bağlıyorum.

1.5 yıldır çok sürünmeli bir hayatım var. Ruhsal, duygusal ve fiziksel olarak yerle yeksanım. O kadar kendimden geçmişim ki, bazı anlar cinayete teşebbüs edesim geliyor. Gerçekten. Bu kötü bir sıkıntı benim için. Bazen korkuya kapılıyorum. Potansiyel tehlikem var bana göre. Bu beni ürpertir. Ciddi bir ruh bozukluğu hasıl oldu bende bu 1.5 yılda. Birkaç gün önce de tamamen un ufak ettim kendimi. O gün, gece elbise dolabımı yumrukladım, duvarları, arada babama da salladım bir tane. Çünkü elimdeki jileti almaya çalışıyordu. Ben kendimi kesecektim amk o jiletle. Babam o gün işe gitmedi, nöbet bekledi evde beni. Bir şey yapmayayım diye kendime. O gün nasıl istiyorum ama istenmeyen olaylar olsun. Ya birileri benim ağzımı burnumu kırsın ya ben birilerini. Yani ölsem, öldürsem, o derece gözüme gelmez. Gelmezdi de gerçekten. İyi ki kötü bir şey olmadı bunu şimdi idrak ediyorum. Lan şaka maka düşündükçe gerçekten cinnet geçirmişim he.


O gün elim ayağım titriyor, klavyenin tuşlarına basamıyorum öyle bir titreme. Biri bana caps attı. Her zamanki gibi bu arkadaş. Periyodik işini yapıyor. Üzerime leş nefesini üfürüyor. Bu zamana kadar bunu defalarca yaptı, siklemedim. Capsi atanlara “Ya siktirin edin aq biz işimize bakalım” deyip güldüm geçtim. O sabah içimdeki nefreti, öfkeyi, kini, siniri boşaltacak bir yer lazımdı. Aranıyorum resmen. Gerçekten kin, insanın içini kesiyor. O kadar nefret yüklenmişim ki gece sabah sırtım sancılandı resmen. Bir baktım bu hergele çıktı yoluma. Bence onu Allah gönderdi. Göndermeseydi belki de dışarıda birine sataşıp ölecek/öldürecektim. Türkiye ne kadar manyak bir memleket oldu ya. Ne kadar rahat söylüyorum değil mi birini öldürebilirdim/ölebilirdim diye. Ama öyle. Gerçekten çok ucuz bu ülkede ölmek de öldürmek de. Maalesef. Birkaç saat öncesinde öfkeden gözü kör olan ve babasına yumruk atan bir adam, takdir edersin ki hiçbir şeyi siklemez değil mi? O kadar kördür yani. Bu capsi görünce ben dedim tamam ya. Bunu bi tahrik edeyim ki, bana gak guk etsin, gel lan falan desin. Gidip her şeyi çözeyim. Öleyim ya da öldüreyim. Rahatlayayım. Cinnete bak! Şimdi fark ediyorum bunun korkunç boyutunu. Herif bi gel falan dese, akşam haberlerdeyiz. Ya o yok, ya ben. Onu karşıma çıkartan Allah, aynı zamanda ikimizi de koruyordu.

Bu coğrafyada bir erkeğin gözünü sinirden kör etmek için bazı keywordler vardır.  Hassas alanlarına dokunursan, çözülür. Öyle düşündüm. Bir erkeğe hatta bir insana edilebilecek en ağır küfrü ettim. Karını sikerim dedim adama. Bunu şu anda bile yazarken kendimi rahatsız hissediyorum. Bunu kabul ediyorum, çirkin ve kötü. Ancak, o anda diyorum ya, öyle kördüm ki. Ya ben herif beni çağırsın da cinayet işlensin diye düşünüyorum amk bunu mu düşünebilecem o anda? Ve bu cinayet konusunda ciddiyim yani hayatımı  o kadar asmışım ki duvara. Sikimde değil hiçbir şey. Neyse. Ben bu küfrü ettim,  benimle olan diyaloğunun capsini de ekledim.

Bu gevşek, özelde ağlak bir gevşek, meydanda kendini satıyor. Pazarlıyor. Böyle asi tavırlar,  ben marjinalim falan. Ama özelde de kediden korkup da kaçan pincher gibi.

Ben bu arkadaşa o ağır küfrü ettim. Tahrik olsun da karşılık versin, kan dökelim diye. Bu tabii o cümlenin iğrençliğini hafifletmez ama dediğim gibi, bir delirme anıydı. 20 dakika kadar sonra lan ne saçma iş oldu bu diye kaldırdım. Kendisinin amına koyayım, onu siklediğim yok da. O zavallıya değer vermiş bir kadın var, ona ayıp oldu nazarımda. Kadını da tanımıyorum üstelik. O yavşaktan değil ama kadından özür diliyorum.

Sonra bu yavşak ne yaptı? Benim yazdığımın capsini alıp profilinde paylaştı. Ama sadece küfrümü. Kendi yazdığı ağlak mesajlarını değil. Yazdığına da not iliştirdi, kendini sıyırmaya çalıştı aradan. Vay efendim bu adam bana taciz olayında neler yazdı, neler söyledi bugün anam karıma küfür ediyor, işte bu işler bu marjinal faşistlere kaldı.

1)      Marjinal ben değilim. Ben bildin semt adamıyım. Mahalle çocuğuyum. Marjinal dediğin zaman, topuklu ayakkabılardan şarap içerek kutlama yapan, ayak parmakları arasında biriken kiri emip histerik zevkler alan adamlar geliyor aklıma. Tanıdık geldi mi?
2)      Faşist kelamı. Bu kelam öyle bir kelam olmuş ki, sik gibi herkesin ağzında. Kendine ters gelen bir şey olduğu zaman ilk yapıştırdığı şey bu. Faşist. Hele ki böyle sol ağızlı söylemlerde bulunan, bir zümreye aitmiş gibi gösteren kendini, böyle adamlar/kadınlarda/insanlarda çok bu durum. Genelde fraksiyon kelimesini de çok kullanır bunlar. Dfdsafasfdfad


Sonra bu sik kafalının o paylaştığı iletiye, “tamamını paylaş, kaşınma. Adamı sikerler” diye bir yorum yaptım. Sildi. Sonra bir yorum daha yaptım. Onu da sildi. Vay faşist vaahahahaasfdasfd

Amaç neydi bilmiyorum. Belki ona geri dönüş yapacağımı biliyordu, kaybettiği imajını geri alma çabası. Açıklamasında ev arkadaşı ile girdiği normal bir diyalog olduğunu söylemişti. Normal diyalog şuymuş;

-Batuhan Dedde’nin kitabı çıkıyormuş duydun mu?
-ismi neymiş?
-Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur
-Mezar Taşını Sikeyim Onun.

Bu diyaloğa ev arkadaşıyla girmiş. Sonra da onu sosyal medyada paylaşma gereği duymuş. Ben arkadaşlarımla zamanında onun hakkında girdiğim diyalogları yazarsam, TİB benim hesaplarıma erişimi engeller. 

Ben zamanında bana "Çapulcu" diye hakaret ettiğini düşünen adamın o kelamını alıp kitap ismi yapmış bir insan evladıyım, "Mezar taşını sikeyim onun" cümlesine alınır mıyım sence? O kamil sandı ki ona sinirlendim öyle, muhtemelen suyu da akmıştır, ooo tamaam sinirlendirdim diye de. Benim öfkem başkaydı annem be. O anda sen denk geldin. Ahmet, Mehmet olsa onlar denk gelmiş olurdu. 


Hiçbir zaman yazar olduğumu iddia etmedim. Aksine çok varoş bir adamım. Az biraz edebi bilgim var, bir şeyler yazabiliyorum, varoşla bunu harmanlayınca ben çıktım ortaya işte.  Yani benden o kadar çok feminen hassasiyetler, cinsiyetçi küfürsüzlük, eril dil kullanmama gibi şeyler beklemeyin. Ya da naif durumlar.  Ben kaba bir adam olduğumu söyledim bilakis. Kaba bir adam olmam, tacize göz yumacağım anlamına gelmiyor. Benim algım bu şekilde. Eril dil kullanmak benim için tacizkar bir durum değil. Algım böyle. Gerisi sizin algınızın problemi.  Ben böyle bir adamdım. Şimdi de böyle bir adamım. Muhtemelen ölürken de böyle bir adam olacağım. Birine uzaktan ananı sikeyim demek benim için sadece bir küfür. Asla fiilen düşünmediğim bir durum. Keza babaları da çok sık kullanırım küfürlerimde, eşitliği sağlamak adına. 

Şimdi bu yavşağa yine bu blogta yer verdim, bu benim için rahatsız edici bir durum ancak, olay kendimle bağıntılı olduğu için, vermek zorunda kaldım. Kaldı ki kendime de çok kızıyorum amına koyim onlarca kere siklemedim herifi. Nasıl düştüm o gün tongaya da kaale aldım, cevap verdim, öfke kustum, bilmiyorum. Lanet olsun bana bence. Ne gerek vardı? Bak şimdi o yüzden herif yer buldu kendine burada. Püh Abv.


Neyse. Dedim ya, ağır bir küfür ettim yarrak kafalıya. Kasten yaptığım bir şeydi. Aynı sertlikle cevap versin de, kavga edelim. Fiziksel bir kavgadan bahsediyorum. Fakat olmadı. İyi ki de olmadı. O gün çünkü hayatımı askıya aldım. İkimize de yazık olurdu. En çok bana yazık olurdu öyle bir adamı öldürüp de hapiste çürümek milyon kere ölmek gibi gelirdi bana. Ama şunu söyleyebilirim, Allah büyük bir gezegen, dünya küçük bir şehir, İstanbul ufak bir mahalle. Kendisini bir yerde denk getirirsem, mutlaka tokatlayacağım… Aşırı darbe değil bahsettiğim. Lisede müdür yardımcısı döverdi ya bizleri, sağlı sollu seri tokat. Öyle tokatlamak. 


İronimi de yapayım;

BİR UMUTTUR YAŞAMAK ASDFASDFASDFASDF

Haydi hayırlı traşlaaaarrrrrrrrrrrrrrrr


Batuhan Dedde

Kendisine bu şarkıyı armağan etmek isterim, sözlerine dikkat etmesini salık veririm. Yalnız bunun sözlerinin bir kısmını aramızda geçen gerilime göre düzenleyip, ben yüzüne bakıp da söylüyorum gibi tahayyül etsin asdfadsfas  

bölüm sonu canavarı olarak:

Küçük bir not daha düşeyim, ben sokak adamıyım, ben yeraltıyım demekle öyle olunmuyor. Hayatında hiç kaldırımda uyumamış, götünden bıçaklanmamış bir adam altkültürün en leş katındayım diyemez. Dİ-YE-MEZ. Neymiş? Müslüm denen hıyar. ay yok o başka bir şeydi. asdfasd