14 Ocak 2016 Perşembe

Ben Ruhi Bey Nasılım

Merhaba, ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey.

Nasılsın?

Ben aynı be. Bir alt kattaki yazıdaki gibi her şey. Sadece biraz daha enerjim var. Geçenlerde bu alt kattaki birkaç cümlelik yazıyı yazayım diye oturmuştum başına bilgisayarın. Sonra bir şeyler oldu bilmiyorum o anda, göğsümün ortasına bir his geldi ve kocaman karadelik gibi emdi bütün enerjimi ciğerlerimden. Öylece kaldı o yazı. Bende o birkaç cümleyi ekleyeyim istedim. Sonra zavallı, hasta bir adamın sapkınlığı girdi araya. Onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Kaldırdım. Rahatsız oldum çünkü bu blogta öyle bir yazının var olmasından. Ama hala fikrim aynı o söylediklerimde. Okumuşsundur muhtemelen neler yazıldığını o yazıda. Hala tacizin normalleştirilemeyeceğini düşünüyorum. Bu, bir zaaftan öte bir şeyler. Pis. Kirli. Leş. Bu üç kısa kelime sanırım özetler o zevatın durumunu. Ama hasta olduğu kesin. Öyle naif bir adam olamadım hiç. Olayları bir cinsiyete yapılmış olarak görmüyorum. Taciz, cinsiyeti olmayan bir pisliktir. Erkeklerde uğruyor, uğramıyor sanmayın. Bazen bir kadın tarafından bazen başka bir erkek tarafından. Ulan bu erkekler ne orospu çocuğu.

Neyse. Mevzulara döneyim. Mevzu ne onu da bilmiyorum aslında. İçimi dökeyim istiyorum sanırım.

Ne kadar üzücü şeyler oluyor ülkemizde. Ne kadar pislik şeyler. Kaka. Kirli kirli işler. Ben otuz yaşıma girmek üzereyim, bu toplumun hiç bu kadar hayvanlaştığını görmemiştim. Önceden bu toplum kaytarıcı, üçkağıtçı, hayta gibi daha çok mizahi sayılabilecek kelimelerle eleştirilirdi. Şimdi durumlar daha karanlık oldu. Kimsenin kimseye tahammülü yok, kutuplaşma pütürlü bir bıçak gibi koparıp atıyor her şeyi. Bir bakıştan cinayetler işleniyor, tecavüzler oluyor, failler serbest kalıyor, din adamları fetvalar veriyor. Ne biçim bir çarkın arasına sıkıştı bu ülke. Geçenlerde Düzce’de grev varmış. O Cuma, Düzce’deki bütün camilerde greve katılmanın çok günah bir şey olduğunu anlatan fetvalar verilmiş. Din, sanırım tarihinde ilk kez bu kadar ayaklar altına alınmış bir kavram oldu. Hem de insanların gözünün içine baka baka. Hak ediyor o insanlar bunu ama. Gerçekten. Dedim ya, kutuplaşma had safhada. Ben bilmiyorum yaşım yetmiyor ama dinliyoruz babalarımızdan, amcalarımızdan. Kenan Evren dönemindeki gibi… Abiyi kardeşe kırdırıyorlar, babayı oğula. Garip bir durum. Fanatizmin gözü kördür ama bu fanatizm de değil, başka bir şey. Yani herifin fanatiği olduğu liderler domaltıp anasını sikse gözünün önünde, “Paralelciler bana uyuşturucu verip halüsinasyon görmemi sağladı” diye demeçler verecek. Allah başkanımızdan razı olsun diyecek. Garip. Böyleleri sikilmeyi hak ediyor bence. Arada biz kaynıyoruz. Neden böyle oluyor? Eskiden, çok eskiden değil, İkibinli yılların hemen başında yarı demokratik, kendi yağında kavrulmaya çalışan bir balkan ülkesiydik dünyanın gözünde. Şimdi Ortadoğu cehenneminin kadim bir kazanı. Küçük bir Arap Emirliği. Diğer abilerinden farkı, daha fakir, daha rezil, daha bir yancı tutum. Yancı olmak zorunda çünkü bu küçük kardeşin petrolü yok, sanayisi gelişmemiş, üretim yok, fakir, yoksul, biçare. Ama sordukları zaman sarayımız var işte. Tek komşu sıkıntısı, Yunanistan ile o birkaç kayalığın paylaşılamadığı, jetlerin it dalaşı yapıldığı o efsane günler vardı. Ne güzelmiş o günler, o günlerde televizyonlarda yaygara kopardı “Auuuvv savaş mı çıkıyor” diye. Tedirgin olurduk. Şimdi arka sokağımızda bombalar patlıyor, “ışiddir ya” deyip o anda neyle meşgulsek ona dönüyoruz. Bu korkunç bir hadise.  Geçenlerde babamın dükkanında oturuyorum, babam esnaftır, bir amca, saray hakkında şu yorumu yapıyor; “Sanki yaptılar da ne oldu? Ömürlük onların değil ya, ondan sonra da siz gelip oturacaksınız” bunu diyen amca 850 lira aylıkla günde 14 saat çalışıyor, hayatı boyunca filmlerden ve bulutların arasında gördüğü uçağa asla binemeyecek, üçüncü havalimanını alkışlıyor falan. Amcanın oğlu Yirmi beş yaşında ve işsiz. Dedim amca, güzel diyorsun doğru diyorsun. Peki, buraya harcanan parayla sanayiye yatırım yapılsaydı mesela, senin oğlana da bir fabrikada iş imkanı doğsaydı, daha güzel olmaz mıydı? Amca dedi ki; bizim karnımız doyuyor çok şükür. Çünkü inandığı din, amcaya fakirliği övüyor. Çünkü inandığı dine mensup adamlar, üzerlerinde birkaç bin lira tutarında ceketlerle fakirliğin güzel bir şey olduğunu anlatıyor. Uydurulmuş dinin en güzelini Türkiye yaşıyor. Bu noktada Allah’ı suçlayanlar var. Rab, Gandalf değildir ki beşinci günün şafağında doğudan çıkıp gelsin. Dünyanın bu halde olmasını Allah’ın suçu ilan edenler var. Rab, dünyanın çok şahane bir yer olacağını söylemedi ki? Hatta dedi ki; “İnnel insâne hulika helûâ” (İnsan, bencil ve haris olarak yaratıldı) yetmedi mi? Şöyle dedi o halde, “Kutilel insânu mâ ekferah” (Kahrolası insan, ne kadar da nankördür)

Yani Allah, en son suçlanması gereken kavram, varlık, adına ne dersen de işte. Ama bizim özümüz bu işte. Ego, pis bir lavuk. Yapıyoruz, ediyoruz, dünyanın ağzına sıçıyoruz, sonra da istiyoruz ki gökyüzünden bir el uzansın ve düzeltsin sihirli bir değnek gibi her şeyi. Neden yapsın? Sana burası tam da şu anda özlemini çektiğin şekilde sunulmadı mı? Ki hala öyle, hani şu her yerde dolanan istatistikler, mesela dünyanın sahibi %1’lik dilimin serveti dünyadaki kıtlığı bitirecekmiş gibi, efendime söyleyeyim dünyada silahlanmaya ayrılan para insanlığa harcansa her yer cennet olacakmış gibi. Yani o %1’lik dilimin yaptığını Allah’a yıkmak, akıl dışı geliyor. Öyle dindar bir adam değilim ben biliyorsunuz. Ama Rabbe inanıyorum. Ben direkt ona inanıyorum, araya öz kızına şehveti helal görmeyen adamları koymadan, faizde parası olan imamların arkasında secde de durmadan, Ahlak, ancak islamla olur diye insanlara dayatıp, erkek çocuklarına tacizden hüküm giyen adamlarla aynı yolda yürümeden. Kalbin var seninde, bunu sende yapabilirsin. Allah’tan korkma mesela, ben öyle yapıyorum. Allah benim arkadaşım. Buna ister haşa de, ister manyamış lan bu de, ben öyle hissediyorum. Yamuk bir adam olmama rağmen o da sağ olsun, ne beni terk ediyor, ne de sırtını dönüyor. Bazen ortadan kaybolur gibi oluyor, cevap vermiyor, o zaman anlıyorum ve sükût ediyorum. Eskiden etmezdim, daha çok konuşurdum. Zaman insanı eğe büke öğretiyor. Geçenlerde kötü şeyler oldu, canım ağzımdan çıktı çıkacak, çıkaracağım, bir gece patladım. Camın kenarında sigara içiyorum. Sanki bizim Levin’e kızıyorum gibi, dedim, tamam, bu da senden biliyorum. Eyvallah, n’apim, eğdik boynumuzu işte. Sonsuza kadar sürecek hali yok, en fazla otuz yıl daha sürer bu acı, sonra zaten öleceğiz nasıl olsa. Ondan sonra çok daha rahat hissettim kendimi. Teslimiyet göstermek güzel bir şey. Bu ilahi durumlarda değil, her konuda böyle. Bence savaşmak yerine olaylara teslimiyet gösterdiğin zaman ruhun daha dingin bir hal içerisine giriyor. İbrahim, boyun eğdiği için ateş yakmadı. İsmail, teslim olduğu için bıçak kesmedi, Yunus, eyvallah dediği için Balinanın karnında hayatta kaldı. Bunlar kıssalardır ama güzel kıssalardır.

Neyse. Böyle şeyler insanın ruhuna biraz level de atlatıyor. Biraz daha kalın duvarları oluyor sanki. İnsan ne acayip bir yaratık. Evren gibi. Zaten insan, konsantre edilmiş evrendir. Evrenin bütün sırrını taşır ruhunda, bedeninde. Ben böyle düşünüyorum. Benim gibi düşünenlere de el sallıyorum buradan. N’aber lan? Ahaha.


Ben askerliğimi yapıp geldim. Buna hala inanamıyorum, şaka gibi gittim, şaka gibi tamamladım ve şaka gibi geldim. Rüzgar gibi geçti. Dokuz gün sonra yani yirmi bir ocakta tam bir yıl olacak askerden geleli. 28 Ocak 2014’de gittim, 21 Ocak 2015’te geldim. Geldim ama, çok kıyak askerlik yapmama rağmen hiç anımı anlatmadım sanırım. Biraz kafanızı sikeyim askerlikle ilgili. Hiçbir şey anlatmamamın sebebi sanırım sürekli orada da online olmamdı. Bir de ne bileyim, anlatasım gelmemiş sanırım hiç.

Müsaade ederseniz, eğitim alayında çavuş olarak askerlik hizmeti yapmış bir insan evladı olarak bende biraz askerliğimden bahsetmek isterim. Biraz TSK’yı eleştirmek isterim. Elbette bu benim haddim. Çünkü vergi veriyorum, benim de param var o kurumda. Bir nevi ortağı sayılırım, istemesem de öyle bir kurumun olmasını (Dünyanın hiçbir yerinde) yine de sistem buna mecbur kılıyor tabii ki de.


          Hep duyarız, görürüz milliyetçi insanlardan, Türk ordusu dünyanın en güçlü ordusuymuş diye. Efsaneler anlatılır, yedi kişilik komando grupları beş yüz kişilik karşı grubu indirmiştir, efendime söyleyeyim bir tank ile on beş kişiye saldırdım ay yok bu başka bir şeydi. Şarkı sözüydü bu.

Hala böyle düşünen insanlar var mı bilmiyorum ama anlatılanların pek çoğu gerçek dışı şeyler. En azından fiziksel durumlar öyle. Askerlik, savaş gibi konularda tabii ki insan faktörü en önemli şeydir. Ama bu gerçeklik eskide kalan bir durum… Teknoloji çağında yaşıyoruz, bir kırmızı butona dokunuyorlar ve atomlar paramparça oluyor. Etkisi yüzyıllar süren felaketler kusuyor o bombalar. Amına koydumun amerikası bunu 1945 yılında atmış örneğin yıl 2016 ve hala etkisinde doğumlar gerçekleşiyor. Bu, 1945 yılındaki teknolojik imkanlarla yapılan bir bombanın etkisi. 2016 yılındayız ve şuandaki imkanlarla yapılacak bir bombanın etkisini sen düşün. Peki şimdi sana soruyorum canım kardeşim, insan gücünün etkisi kaldı mı artık savaşlarda? Elbette hayır. Yani üstünüze gelen 1 megatonluk bir bombaya tank savarla ateş edemezsiniz. Ya da başka bir şey olamaz. Yok olmaktan başka.

Bilindiği üzere, biz yoksul bir ülkeyiz. Bunun birçok sosyolojik sebebi var. İşte kötü politikalar, savaşla ömrünü geçirmek zorunda bırakılmış bir millet, dolayısıyla savaşmaktan, her şeyden geri kalmışız. Yoksulluk kötü değil kötü olan haddini bilmemektir. Altımızda bir koca götlü Tempra var ve biz illa direniyoruz, Monaco pistine gireceğiz diye. Girmesen ölür müsün? O zaman, bu memleketin milliyetçi damarından beslenen vampirler ne olur değil mi? Kötü şeyler söylemiyorum bilakis, herkesin bildiği ama konduramadığı acı gerçekleri söylüyorum. Benim bir tüfeğim vardı mesela, askerliğim boyunca 5-6 kere elime aldım. Acemi birliğimde komutanım bana bu tüfeği verirken şöyle demişti: “Kız gibi silah veriyorum, hakkını ver Batuhan.” Kız gibi silah. Yepisyeni diye de eklemişti. G3’lerin fabrika çıkış tarihleri olur üzerlerinde. Benim tüfeğimin doğum tarihi 1972. Kız gibi silah. Diğerlerini sen düşün mesela. Acemi eğitim birliğinde sıfırlama atışı yaparken yani tüfekle atış yapmayı öğrenirken tetiğe dokunduğu anda tüfeğin elinde paramparça olması sonucu yaralanan birçok askere şahit oldum mesela. Tamam, oradan ibaret değil bütün ordu. Savaşın yoğun olduğu bölgelerde vardır elbette überalles tesisatlar. Ama bu yeterli olduğumuzu göstermez. Ya da şöyle söyleyeyim, ben kendi askerlik yaptığım yerden bahsediyorum, oradan anlatıyorum, diğerlerinde de durumun çok farklı olduğunu sanmıyorum.

Ben askerliğimi yazıcı olarak yaptım. Klasiktir ya, az bir şey bilgisayar bilgin varsa, biraz konuşmayı biliyorsan, elin yüzün biraz temizse elle tutulur işlere verirler seni. Vasıflı sayarlar. Askerlik, garip bir yer. Hem çok güzel, hem berbat. Bunu sağlayan şey unsurlardır. Arkadaş unsuru, ast, üst unsuru, her şey. Bir bütün halinde.

Ben askeriyeye teslim olduğumda henüz celp dönemi değildi. Ara dönemdi. Birkaç hafta üç beş kişi boş boş takıldık. Askerliğimi Çanakkale’de yaptım. 116’ncı Jandarma Eğitim Alay Komutanlığında. Türkiye’de askerliğin yapılabilecek en rahat yerlerden biri. Güzel komutanlar tanıdım orada. Güzel insanlar. Bunların zıttı da oldu, insanın olduğu her yerde olduğu gibi. Acemi birliğim Sekizinci bölüktü. Google’dan bakarsanız, özel bir bölük olduğunu görürsünüz.

Giderken, içimde büyük bir korku ile gittim yalan değil. Zaten dönmeye niyetli gitmedim de, dedim ulan şimdi bir sürü uğraş, dayak. Yaş geçmiş olduğu için, “Sen ne sikime gelmedin bu yaşa kadar” bakışları, vatan haini gibi hissetirmeler. Ee bir de anlatıyorlar işte şöyle tuvalet temizlettirdiler, böyle dövdüler. Geri dönmemenin haricinde iki şey daha vardı aklımda giderken, ya dedim firar ederim ya da askeri cezaevine girerim. Eğer anlatılanlar gibi muamele varsa…

İlk gecem, hayatımdaki en donuk ve bulanık geceydi. Askere giden herkes bilir o siktiğimin gecesini. Benim şansım koca koğuşta 5 kişi vardır. Ben, Tahsin abi, İdris, Salih, Kolpa Mehmet. Ertesi gün Gökhan geldi. Öyle bir hafta falan takıldık, sonra celp dönemi geldi ve 320 kişi olduk. Biz önceden gittiğimiz için, komutanlar bizi tanıdı. Ben yazıcı oldum. Bir de çok şanslı bir piçim, bölüğüm alaydan bağımsız bir bölüktü. Alayın karşısında, jandarma karakolunun hemen yanında. Yani 3bin kişilik alaydan bağımsızdık. 320 kişiye ait koğuşlar, banyolar, tuvaletler hatta kantin. Eğitim alanımız alayın içindeydi. Her sabah bütün bölük caddeden uygun adım karşıya geçiyor, eğitim alanına gidiyordu. Biz aşağıda kalıyorduk. Yazıcılar. Yani bütün gün güzel bir sessizlik vardı. Alaydan bağımsız bir bölgede olduğumuz için, hırsızlık da çok az oldu, kavga gürültü de. Güzeldi her şey. Korkarak da olsa, az da olsa telefon da kullanabiliyordum. Sağ olsun, Zeynettin; çavuşum yani arada veriyordu dolaptan telefonumu. Yemin törenime kadar telefonum olmadı ama. Kullanamadım. Hem ortamı keşfetme evresi hem askerliğe alışma evresi. Yemin törenimde ailem yanıma geldiğinde annemi ağlarken buldum. Ben kahkahalarla gülüyordum. Manyak mısın kadın? Çanakkale’de askerlik yapıyorum neyin ağlaması bu? Anlamazsın sen dedi. İyi dedim. Yemin töreni yapılırken, Dikkat! Çekildiğinde, herkes esas duruşta beklerken kardeşim sol tarafımda kalan araziden bana seslenmiş, bende sesin geldiği yöne refleks olarak kafamı çevirmiştim. O anda deklanşöre basmış kardeşim. Çok güzel bir fotoğraf yakalamış gördüğünüz gibi. Yemin töreni bitti, tekrardan bölüğün olduğu alana indik. İşte herkesin ailesi kağıt imzalıyor evci izni için. Aileler, börekler pastalar getirmiş. Biz de bize ait yani yazıcılara ait bir odaya girmişiz tıkınıyoruz. Fotoğraf falan çektirdik haliyle. Neyse işte. Halamlar Çanakkale’de yaşıyorlar, haftasonunu onlarda geçirdim. Kardeşimin çektiği fotoğrafı da profil resmi yaptım. Askerlikte şöyle bir söylem vardır esas duruş için; “Esas duruşu bir emir, bir ölüm bozar.” Manyak mısınız oğlum siz? Bu nasıl bir psikopatlık? Bir duruş haline bu kadar anlam yüklemenin manası nedir? Açıklaması ise, bu durum bir askerin olgunluğunu gösterirmiş. Bak bak bak. Olgunluğu kes. Bende bu fotoğrafı paylaşıp altına “Esas duruşu bir emir, bir ölüm bir de ben bozarım” yazmışım. Görüldüğü üzere sahiden de bozmuşum Tahsin abi ile birlikte. 



Neyse.

Halamlarda kaldığım sürede İstanbul/Kadıköy’de yine birtakım eylemler olmuştu Gezi Parkı ile alakalı minik bir gösteri. Bende askeriyede geçirdiğim o süre boyunca tüfekliğin sorumlusu olmuştum aynı zamanda. Sabah bölük yukarı çıkarken onlarla gidiyor, depoyu açıyordum, herkes silahını alınca kilitleyip geri idari işlere iniyordum. O gün, o olaylarla ilgili tweetler görünce bir tweet atmıştım “Gezici kardeşlerim gelsinler mühimmat vereyim anahtarlar bende” diye.

Pazar akşamı tekrardan birliğime teslim oldum. Acemi birliğimin bitmesine 1 ay kadar bir zaman vardı henüz. O akşam İsmail Asteğmen nöbetçi. Mangal yaptık. Sonra bunu bölük komutanı aradı. Dışarı çıktı telefonla konuştu falan. Geri odaya geldiğinde yüzünde garip bir ifade vardı. Bir şeyler olmuş gibi sanki bölükte. Bir takım olaylar yaşanmış gibi. Önemsemedim doğal olarak. Sabah bölük yukarı çıkacak, bölüğün başında İsmail Asteğmen var. Silahlığı açacağım yürüyorum koridorda, anahtarları istedi. “Benim açmam gerekiyor, yanlış anlama Batuhan senlik bir durum değil” dedi. Şaşırdım. Manyak mısınız lan siz? Dedim içimden tabii. Öğlen oldu dediler, bölük komutanı sesi çağırıyor. Allah Allah? Herifi 1 ay boyunca ya bir ya da iki kere görmüşüm. Eğitimlerle işim yok çünkü hep dosya, evrak uğraşıyoruz. Zeynettin durumu çıtlattı bana. Facebook paylaşımları, telefon kullanma durumları ve o attığım tweet. Bir gece önce İsmail Asteğmenin aranma sebebi buydu. Çok zararlı bir asker var. uuuuuuUUuuUUuuuu… Acayip zararlı. Öyle zararlı ki kitap yazmış şerefsiz. Böyle tweetler atmış.

Gittim bölük komutanın karşısında dikildim. Pis pis bakıyor amına kodumun çocuğu. Hayatında TSK içinde görüp görebileceğin en mal adamlardan biridir. Kasıntı, uyuz, ahlaksız, biçare bir herif. O kadar biçare ki, biliyor, kendi zekası ile tutunamaz hayatta, gitmiş o üniformayı giymiş. Sırtını devlete sikini millete yasla taktiği. Gerizekalıları beş metreden tanırım (kasten ukala konuştum burdaa asdfasd) Bunu da tanıdım haliyle. Ne iş yapıyosun sen, dedi. Kıvıramadım. Yazarım dedim. O güne kadar kimseye dememiştim bunu. Yazar olmak, böyle kurumlarda tehlike arz eden bir durum çünkü. Telefonunu ver dedi. Dedim kullanmıyorum ki telefonum yok, aileme teslim ettim birliğe gelirken. Artist ya. Masaya elini vurdu başladı bağırmaya. Ama nasıl bağırıyor. uuUUUuuuUUuuu. Çevirdi önündeki laptobu bana. Facebookta paylaştığım fotoğrafları indirmiş. Yazdığım yazıları indirmiş bilgisayarına. Yazdığım yazı da şu he, askerlik ile ilgili gözlemlerim. Şu aşağıda gördüğün caps işte…




Var mı burada yanlış bir şey? Askerlik yapan adamlara sesleniyorum? Hatalı, kötüleyen, yalan yanlış bir durum var mı? Dışarıdan yemek söylemek var değil mi? Beni bunu yaptığım için yargılayan piç, ara dönemde yani askerin olmadığı dönemde çavuşları “cep telefonundan” arayıp lahmacun söyleyin, yiyorsanız kendinize de söyleyin diyen bir adam Alay nöbetçisi olduğu zamanlarda. Sikerim böyle adaleti. Bu kural bir tek bize mi çalışıyor? Hee. O zaman Tatar Ramazan sıtayla, Ben, Gürcü Batuhan, bu oyunu bozarım.

Bu gerizekalı adam, bunu şöyle algılamış: Ben yazarım ya, bölüğümdeki herkesi aşağılamışım. Herkesi dışlamışım. Küçük görmüşüm. Okuduğunu idrak edememek, bizim toplumsal hastalığımız. Bölüğümde de bir Allah’ın kulu benim için diyemez yani Batuhan/Batuhan abi bize yardımcı olmadı. Herkes yardımcı olmaya çalışıyordum. Çoğundan yaşça büyük olunca e bir de İstanbul yetmesisin… İstiyor adamlar yardımcı olmanı, oluyorsun. Neden olmayasın ki? On numara da arkadaşlarım, kardeşlerim oldu. Çoğu vefasız çıktı, arayıp sormuyorlar ama olsun…  Bu arada, bu komutan benden telefonumu istediğinde yok dedim ya, parkanın iç cebinde o anda telefon çalmaya başladı amına koyim sadfasdfasd titreşimi ben hissediyorum, o duymuyor. İçim gıdıklanıyor. Herifin karşısında esas duruşta bekliyorum. Ahaha. Lan çok komik. Bu ibne beni tehdit etti, posta komutanın kim dedi. Bilmiyorum komutanım da kim, eğitimle işim olmamış ki hiç. Lan selam vermeyi bilmiyorum, odasına ilk girdim kollar yanda salık bir biçimde duruyor, iyice çıldırdı götveren. Esas duruşumu göstermedim ya. Bilmiyorum ki lan. Sivil olsak ona başka bir şey göstereceğim de, orada beni o harcar. Sokak değil orası. Posta komutanım kim bilmiyorum o anda aklıma gelen ilk uzmanın ismini verdim, Yusuf uzman dedim. Ha bu arada, o güne kadar da bir tane komutanıma saygısızlığım olmamış, her verilen emri canla başla yapmaya çalışmışım. Aman şimdi kalkar biri laf eder diye. 28 yaşındayım. Kimseden laf yemek hoşuma gitmez. 20 yaşında adam belki bunu kaldırabilir ama ben kaldıramam. O yüzden her işimi elimden geldiğince iyi yapmaya çalıştım. Komutanlarım beni sever. Hepsiyle adabımı bilerek konuşurum. Bu amcık, habercisine seslendi. Habercisi Muharrem diye bir çocuk. Böyle Yüzüklerin Efendisi’nden fırlamış bir karakter gibi. Değişik bir çocuk. Torpilli. Bölükte ne var ne yok okuyor yukarı. Biz de bu piçi dışlamışız bu yüzden. Daha da hırs yapmış. Geldi Yusuf uzman. Bölük komutanı diyor, Yusuf, bunu adam edeceksin. Yusuf uzman bana baktı. Ona baktı. Mahçup bir şekilde emredersiniz komutanım dedi. Adamın yüzündeki ifade belli. Yani benimle uğraşmayacak. Bölük komutanını pek siklemeyecek. Çünkü nöbetçi kaldığı zamanlarda oturuyoruz, saz çalıyor idari işlerde. On numarada bir adamdı. Diyorum ya, askerliğim boyunca genelde çok güzel komutanlara denk geldim. Birkaç yaramaz herifin haricinde, onlar da sanırım her meslekte olabilecek fireler. Yusuf uzman dışarı çıktık bana sordu, N’oldu la Batu dedi. Anlattım durumu.

Durum şu, benim o tweetler, fotoğraflar yazılar falan. Sosyal medyada beni takip eden orospu çocuğunun biri (kim olduğunu tahmin ediyorum aslında Kıbrıs’tan bir kaşar vardı Astsubay, Çanakkale belli olduğunda ona sormuştum tanıdık birileri var mı komutanım falan diye biraz ters konuşmuştu tam asker kafası hani torpille olmaz vatan işi vs. diye) o olduğunu tahmin ediyorum. Bizim Alayı aramış. Cansu Yüzbaşını. Cansu yüzbaşı ismini ilk duyduğumda ben de sizin gibi “lan alayda kadın subay mı var?” diye sordum kendime. Kendisi hemen hemen 2 metre boyunda 1,5 metre çapında güzel bir komutan. İyi bir komutan. Bense henüz 1 aylık acemi bir askerim. O bizim S. Denen piçi arıyor, diyor bu adam senin askerin, bak neler yazmış etmiş. Ha bu arada, S denen piç yani bölük komutanı, benim blog yazımı falan da okumuş. Askerliğin bana göre bir tutsaklık olduğunu falan. Kenan Evren kafası işte. Ben onlara göre kızıl bir komünistim.

Kitaplar yazdığım için beni idari işlerden aldığını söyledi. Gerekçesi şu: Ben oradan gizli ibareli evrakları alıp, gazetelere gönderirmişim. Tamam. Belki bir nevi haklı, korumaya alıyor, risk almak istemiyor. Bunu anlayabilirim. Ancak o geçtiğimiz 1 ay boyunca, öyle bir niyetim olsaydı, oradaki bütün arşivi kamyon dayar götürürdüm. Çünkü bölüğümüz alaydan ayrı bir yerdeydi dedim ya, bir mahallenin içi. Akşamları bakkala falan çıkıyoruz tellerden atlayıp o derece. Aranızda mutlaka vardır orayı bilen birileri. Şu anda Çanakkale Merkez Jandarma Karakolu orası…

Keza rahatım bozuldu, yemin töreninden sonra eğitimlere çıkmaya başladım. Bölükle uygun adım yukarı gidiyorum, fiziksel zorlukların olduğu eğitimlere katılıyorum ama bel fıtığım olduğu için yapamıyorum. Komutanlara daha önceden saygı hissettirmenin, efendi bir adam olmanın meyvelerini bu dönemde alıyorum. Komutanlarım beni kayırıyor. Rahatsızlığımı bilenler, sıkmıyorlar. Murat uzman, Yusuf uzman ve birkaç komutanım. Yunus diye bir piç vardı örneğin, o da uzman. Şınav çektiriyor, belimi zorladım. Çekemiyorum. Geldi diz attı bacaklarıma. Şınavı bırakıp ayağa kalktım. Bana vuramazsınız dedim. Askeriye, eski askeriye değil çünkü. Dayak sözde yok ama özde var. Tabii eskisi gibi dayaktan öldürüp eğitim zaiyatı durumları yok. Korkuyorlar artık çünkü o vesayet bitti. Yargılanabiliyorlar, eleştirilebiliyorlar. Dolayısı ile kime vurup kime vurmayacağını da biliyorlar. Kurnazlar. Bakıyor, çocuk kırsaldan gelmiş. Bilmez bu hakkını aramayı. Sesini de çıkarmaz. Vuruyor. Dövüyor. Öldüresiye değil ama epeyce hırpalıyor. Yazık.

Ben çok değişik komutanlar tanıdım, çok değişik insanlar tanıdım orada. Mesela, devlet malından, dinden imandan bahsederken akşamına bölükten çıkıp giderken levazım depodan evine tuvalet kağıdı götüren uzmanlar biliyorum. Lan tuvalet kağıdı be. Ayıp. Ederi ne ki? Hem o milletin malı değil mi? Yetimin hakkı yok mu? O sırada bunu kalkıp yüzüne desen, vatan haini olursun. Tutanak yersin.

Mesela murat gündüz diye bir uzmanım vardı. Lan ben kurban olurum bu adama. Komutan değil abi. Benim bi bandanam var ya, yeni Zelanda bayraklı hani. Görmüşsünüzdür kafamda. Onu taktım bir gün, çarşıya çıkmam gerekiyor haftaiçi. Beni gördü, çevirdi. Çekti kenara, onu şimdi takma çarşıda takarsın, bölük komutanı buralarda görürse sıkıntı yapar, dedi. Çok ince bir adamdı murat uzman.

Acemi birliğim S. denen piçin mobbingleriyle devam etti. Ederken de sıkıntılar oldu. İdari işlerde 4 tane acemi asker yazıcı, biri benim. Ben hariç herkes torpilli amına koyim. Birinin bilmem kimi yüzbaşı, biri askerlik şube başkanını tanıyor. Bizim de var torpil ama hiç kullanmak gereği duymadım. Orada, torpilli olmadığından ve çalışmanın zamanı iyi akıttığını keşfetmemden dolayı en iyi ben çalışıyordum. Ertan Başçavuş, beni yanına almak istedi tekrardan. Biraz sorunlar oldu bölük komutanı ile. Zaten Erto sevmiyordu S.’yi. S’yi bütün alay sevmiyordu lan. Mutfağa gidiyorsun, S’nin anasını bacısını sikim diye bağırıyor hem asker hem rütbeli asdfasdfas  Bir gün atış yapıyoruz, beni çağırttı yanına. Ben de çok mutsuzum o aralar. Bölüğün içinde olduğum için. Yani bölükte olmaktan mutsuz değilim, arkadaşlarım var on numara ama birkaç tane gerizekalı var sağını solunu bilmeyen, o ibneler yüzünden istikamet yiyoruz, mecbur ayak uydurmak zorundasın. Bir de başta temel eğitimler almamışım, zorlanıyorum, hata yapıyorum. Bu konuda biraz müsamma görüyorum, biliyorlar komutanlar durumu çünkü. Hata yaptığım zaman ya görmezden geliyorlar ya da sinirlenince en baştan beri eğitimlerde olan başka hata yapan birinden çıkarıyorlar sinirlerini sadfasdf

Gittim yanına S’nin. Tekmil, selam faslı. Esas duruşta bekliyorum. Öğrendim çünkü artık! Emredin komutanım dedim. Aramızda şu diyalog geçti;

- Nasıl, mutlu musun davarların arasında?
- Hayır komutanım.
- İyi. Biraz daha kal o zaman orada.
- Emredersiniz komutanım.


Götüme baka baka geri döndüm. Çok zoruma gitti bu yaptığı. İyi, biraz daha kal orada derken, pis pis de sırıttı. O an RDM olmanın nasıl bir şey olacağını düşündüm. Atış yaparken tüfeği ona doğrultup bana neden mobbing yaptığını sormanın nasıl sonuçlar doğuracağını. Öğleden sonra beni odasına çağırdı. O yazdıklarımı, fotoğrafları saklıyormuş hala. Bunları slayt haline getireceğim, anfide göstereceğim bütün bölüğe, seni sahneye çıkartıp bu sizin için böyle şeyler diyor diyeceğim, dedi.  Aklı sıra beni bölüğün önüne atacak, yem edecek. Bölükten haberi yok ki, sorsalar bölüğün en başındaki adam ama içerde ne oluyor ne bitiyor bildiği yok. Bölük içerisindeki durumumu da bilmiyor dolayısıyla. Ben herkese yardımcı olmaya çalıştığım, arkadaş, kardeş bellediğim için adamlar beni seviyor. Sevmeyen birkaç kişi var onların da hakkını vermişiz çünkü ondan. Bir gün, bölüğün toplu olduğu bir halde durumu izah ettim. Herkes bir ağızdan “Abi yapsın ya ne olacak, biz seni bilmiyoz mu?” oldu. O gün mutlu oldum lan. Mobbing, o gün bitti benim için. S kendince devam ediyordu ama…

O günden sonra, meslekçiler, tamir tadilat işleri yapanlar, bölükten adam almaya geldiğinde ilk beni seçtiler. Tamir işi bildiğimden değil, alıyorlar beni yanlarına abi sen de gel diye. Gidiyoruz, ben oturuyorum onlar tamir tadilat yapıyorlar. Kaytarmama yardım ediyorlar. Ekip ruhu. Silah arkadaşlığı tam anlamıyla böyle bir şey.

Aradan zaman geçti, son haftamız. Dağıtım yerlerimiz açıklandı. Ben doğuya gitmeyi çok isterken orada kaldım. 116. Jandarma Eğitim Alay Komutanlığında. İnme inecekti az kalsın. Çünkü bilmiyoruz, dedim S piçi yaptı bunu. Burada kalmamı sağladı. Beni sikecek 10 ay boyunca kanırtacak, yazdıklarıma nasıl hırs yaptıysa piç. Böyle düşündüm. Sonra meğersem onun işi değil, şansımın ve biraz eniştemin işleriymiş. Eniştem, bize bağlı 3. Taburun komutanının kanksı. Ezine, eniştemlerin asdfasd 3. Tabur da orada. Haliye yerel yönetim falan tanışıklık olur ya böyle garnizonlarda.

Flama yarışları yapılır. Ben eğitim postasındaydım. O kadar mantıklı ki durumlar, eğitim postasında 12 kişi var, 5 tanesi okuma yazma bilmiyor. Sadfasdd 7 kişiden 4’ü de kırsaldan gelme çocuklar, gözü açık, kurnaz diyebileceğimiz ben dahil 3 kişiyiz. S bizi çağırdı. Ahvalimiz ortada dedi. Tek güvencem sizlersiniz. Bu posta sizden sorumlu. Bana döndü, kazanın eğitim flamasını affedeyim seni dedi. Bak bak. Göte bak. Affedecek. Lan sen kimsin! Diyemedim tabii. Her şeye emredersiniz komutanım diye cevap verdiğimiz için buna da öyle dedik. Aldık da eğitim flamasını. Hatta o gün, acemi hastalığı derler, yüksek ateşli, kusmalı bir hastalık. Sabah hafifti. Öğleye doğru ateşim yükseldi. Son tur kaldı. Öğle yemeğinden sonra devam edecek. Ben edemedim. Ateşim çok yükseldi, bayıldım oturduğum yerde. Gözümü açtığımda revirde serum falan takılıydı. Almışız eğitim flamasını ama ben katılamadım törene. Yatıyordum koğuşta.


Dağıtıma geldim takıldım ettim, geri döndüm. İlk birkaç hafta hizmet muhafız bölüğünde misafir olduk. Alay içi dağıtım da yapılacak çünkü. Hizmet muhafız bölüğü alayın 7 kat altındaki cehennem gibi. Nerede orospu çocuğu, arızalı adam var hepsi orada. Alayın nöbetleri bunlarda. Alayın bakımı tamiratı bunlarda. Nerde amele işi var burada yani. Yarısından fazlası RDM olduğu için sağlıklı adamlara nöbet var o da sayı azlığından anasının amı gibi nöbet yazılıyor. Sağlıklılar kendini RDM yapmaya çalışıyor falan. Ben, dedim burada kalamam. S’nin mobbinglerine bile razıyım o derece! Aradım. Enişte dedim. Beni kurtar. Beni buradan başka bir yerlere at. N’olur dedim. Ağlıyorum. O kadar korkunç bir yer. Acemi birliğindeki ilk gecemden korkunç. Telefon götürmüşüm, gece yatarken taşaklarıma sokuyorum telefonu o derece leş bir yer. Lan kirli don çalıyorlar düşün cendereyi. Şimdi bile kalbime ağrılar giriyor düşününce. Eniştem dedi sen bir yer bak hemen söyle bana neresi olsun istiyorsun. 15-20 gün orada kalacağız. Bu esnada da ben kendime görev yeri beğeneceğim. Alayı turluyorum, üst devrelerden bilgiler alıyorum. Derler ya gazino rahat. Az buçuk barmenlik de var. Araya birkaç tanıdık üst devre soktuk, barmenle görüştüm. Dedim, nasıl? Rahat mı? Değilmiş rahat. Hayvan gibi çalışıyorum dedi. Ama iyi şafak atar burada dedi. Adı barmen ama, her şeyi yapıyor. Sabah 6’da uyanıyor diğerleri gibi. Normal. Sabah 8’den akşam 17 civarına kadar günlük hizmet yapıyor. Garsonluk, kahvaltıya gelenlere, öğle yemeğine gelenlere falan. Akşam 17 gibi bara geçiyor. Hazırlık yapıyor. Servis gece 00’da bitiyor dedi ama, adam gelir 23:50’de 5 bira söyler, hesabı öder, sike sike o biraları içmesini beklersin dedi. Nöbet de tutuyorum dedi. Kalsın dedim ben de. Kendime askerlik yapacak bir birim ararken, nereden geldi hatırlamıyorum şimdi, 2.Taburun komutanının habercisinin tezkereci olduğunu öğrendim. Hemen eniştemi aradım durumu anlattım. Burada ayrı bir paragraf açmam gereken bir durum var.

Sadık yarbay, 2.taburun tabur komutanıydı. Hayatımda gördüğüm en efektif adamlardan biri. Bu adam mükemmel bir adamdı. Bu zamana kadar sustum birtakım şeyler için, sırf bu adama saygımdan. Hala da bu saygı var ve gördüklerimi, duyduklarımı, şahit olduklarımın hepsini anlatmayacağım. Sırf bu adam için. Elinden kitap düşürmeyen, her zaman yapıcı, olumlu yaklaşan müthiş bir adam… Kendisini daha çok yakından tanımak isterdim.
E tabi mesleği gereği (bana göre) olumsuz durumlar da vardı tabii. Aşırı milliyetçilik vb gibi durumlar. Ama öyle mükemmel bir adam ki, o mükemmellik kusurları kapatıyor işte. Bana çok kızdığı da oldu. Birkaç kere gönlümü kırdığı da. Değineceğim. Müthiş bir adam. Her zaman övgüyü hak eden biri. Hep olumlu düşünür. Son zamanlarımda benim için pek olumlu düşünmese de, yine de seviyorum. Orada, bana ve diğerlerine kendini değerli hissettiren çok müthiş bir adamdı sadık yarbay. Bir askerin haricinde çok da güzel bir öğretmen oldu bana orada. Güzel şeyler öğrendim o adamdan. Dağıtıma gidecekleri zaman, bütün askerlerinin elini tek tek sıkıp onlarla konuşan bir adam. Askerlerinin sorunlarıyla yakından ilgilenen bir adam… Saçma sapan rütbelilerin, askerleri ezmesine göz yummayan bir adam. İşte bu adam mesela, savaş gibi durumlarda böyle adamlar için ölünür. Askeri insan yerine koymayan, eğitim alanında “La güzel oluyo evdeki gerilimi burada atıyorum” diyebilen yavşakların arasında böyle bir adam da vardı mesela… Asfalttan fırlayan bir papatya gibi. Öğüt verirken her zaman araya bir “kitap okuyun bol bol” sıkıştıran güzel bir insan. Beni kimliğimin kütüğe kayıtlı olduğu ilden dolayı muşlu sansa da asfasdf


Devam edelim…

Eniştem durumları ayarlamıştı. Kadir Başçavuş biraz beni eğitecekti ona nasıl hizmet edeceğim, nasıl habercilik yapacağım konusunda. O adamı utandırmak istemiyordum hiç, sadık yarbayı. Biraz gergindim bu yüzden. Boynumda, kollarımda dövmeler. Normalde yasaktır, benim tipimde adamlar haberci falan olamazlar, hatta yazıcı da olamazlar. O zihniyete göre benim yerim hizmet muhafız bölüğüydü. Ben Sadık Yarbayın 3 adım gerisinde dolaşmaya başladım. Belimde telsiz. Sabahları uyanıp odasını mıntıka yapıyorum, havalandırıyorum. Geliyor, kapısını açıp kafa selamı veriyorum, her sabah tek şekerli açık çay içer, çayını koyuyorum önüne. Pek hareketli bir adam değildi. Bütün gün odasında kitap okurdu alay içinde bir yere gitmeyeceği zaman. Genelde yaptığı bu. Bana da bir kitap verirdi, ya da okumamı söylerdi. Yan tarafta haberci odasında oturup okurdum ben de. Birkaç hafta böyle geçti. Bir gün oturuyorum haberci odasında. Elimde kitap. S geçiyor koridordan. Geldi, n’apıyosun lan sen burada? dedi. Sikime takmadım bile. “Sadık Yarbayın habercisiyim” diye gülümsedim. İbnenin suratı değişti. Sanki anasına bir şey yaptık. Bir şey demeden gitti. Yarım saat sonra geldi komutan içerde mi dedi? Evet, dedim. Girdi içeri. Yarım saat durup çıktı. Kapı aralığından bakmadan bana, transit geçti. Birkaç saat sonra Kado beni çağırdı. Kado, Kadir Başçavuş. 2. Tabur idari işlerin patronu. Sadık babadan sonra gelen adam taburda… Kado sıkıntıları söyledi. S, gidip benim yazar olduğumu, acemi birliğinden kalma vukuatları anlatmış, biraz da gazlamıştı. Kado, bana kameralı cep telefonunun yasak olduğunu söyledi. Modelini sordu, eski model komutanım, dedim. Kamerası falan yok. Onlara göre evrakların fotoğrafını çeker, Taraf gazetesine falan satardım. O sıralar Taraf, TSK’ya bayağı bir yükleniyordu çünkü. Anlıyorum bu korkularını. Normal karşıladım bu yüzden. S4 mini kullandığımı elbette söylemedim. Yapanlar bilir. Askerlikte telefon yasaktır sözde ama usta askersen, hele bir de komutanlarla sıkı fıkı olduğun idari işler gibi bir görevin varsa sana telefon el altından serbesttir. Telsizle ulaşamadığın komutana telefonla ulaşırsın ya da komutan sana ulaşır. Nöbetçi olduğu zaman komutan el ayak çekildiğinde uyumaya gider, Çavuş der, bir sıkıntı olursa cebim açık, ararsın.

Kado durumu izah etti. S, işime balta vurmuştu. Bu biraz işime geldi doğrusu. Gergindim çünkü Sadık reisi utandıracak, mahçup edecek bir şey yapmaktan. Zaten yazlık üniformalara geçmek üzereydik. Kollar resim defteri gibi amk. Bu adam alay komutanıyla muhatap oluyor, yüksek rütbeli subaylarla görüşüyor. Her gittiğimiz yerde pis pis bakışlar atılacaktı biliyorum. Herkes Sadık baba değil çünkü, olamaz da. Tehlike çanları çalmaya başladı. Ulan bütün taburda kadro askerler kapmışlar yerleri. Dedim aha sıçtık. Hizmet muhafıza geri gidiyoruz derken son dakika kendimi 6. Bölüğe yazıcı olarak attım.


Ferhat Başçavuş maceram başladı böylece. Ona Fero derdik, kendisi bilmese de. Kötü niyetimizden değil. Sercan, ulan Sercan asdfasdf Sercan nefret ederdi Fero’dan. Fero, iyi niyetli bir adam. İyi bir adam. Çok fazla stres yapan bir adam. Görevini layığı ile yapmaya çalışan, daha doğrusu çalışmak isteyen bir adamdı. Diğer idari işler astsubaylarının aksine… Çünkü idari işler yatar genelde. Genelde değil hep. Sabahları bir odadan kahkahalar, çay kaşığı sesleri duyuluyorsa bil ki taburun bütün idari işler astsubayları o odada. Biz? Biz çalışıyoruz köpek gibi. Ferhat Başçavuşa zaman zaman çok kızdığım da oldu, anlayışsız bir adam oluyordu çünkü ama güzel şeyler öğrendim ondan da. Çalışkanlık öğrendim. Çok da kızdığım zamanlar oldu anlaşamadığımız zamanlar. Bazen olur, insan algı problemi yaşar. Bunu kötülemek için demiyorum. Kontrol S yap, Gözüm, bunlar Fero’nun klasik lafları. Kontrol S yap derdi hep. Bir evrak üzerinde çalışırken, o evrağın kaydedilmeden kapatılmasından, emeğin boşa gitmesinden korkardı çünkü. Dedim ya, kötü zamanlarımız da oldu Feroyla ama genelde güzel anıyorum kendisini. O beni pek sevmedi ama. Yani diğer komutanlarım gibi, zararlı bir adamdım onun için de. Beni seven, anlayan çok az komutanım oldu. Birçoğu sevdi ama tedirgin bir sevgi. Hep bi acabalar var, bunlar komünistttt tarzı bir tedirginlik. Olsun lan. Mesleği gereği adamlar makine gibi yetişiyorlar. E savaşlar, çatışmalar görüyorlar. Hak veriyorum onlara. Yani iyi olanlarına. Kötüler, hep anasıyla anılır. S gibi. S’ler hep oç. Birazdan başka bir S daha olacak çünkü burada, ona da SS deriz zaten öyle adı da. SST. Göt.

6. bölüğe yazıcı olduktan çok kısa bir süre sonra, halı saha maçında belimi sakatladım. Bende bel fıtığı var. İflahım sikildi. Kötürüm kaldım. Öyle bir sakatlık. Fıtığım attı. Ne yürüyebiliyorum, ne sağıma soluma dönebiliyorum. Birkaç kere kendimi zorlayıp ayağımı sürüyerek yürüme girişimlerim oldu, acıdan bayıldım. Öyle bir acı. O sıralarda Feroyla biraz kapıştık. Anlamadı halden. Sağ olsun yine de idare etti beni epeyce. 1.5 ay öyle yatalak kaldım çünkü. Çoraplarını değiştiremeyecek kadar sakatsın? İşte o sırada, sizin çoğunuzun vatan haini ilan edeceği türden kürt çocuklar, büyük bir saygıyla benim çoraplarımı dahi değiştirdiler. Ben, lan yapmayın olm kendimi kötü hissediyorum hizmet ettiriyorum gibi dedikçe “çaviişşşş manyahsın ha” deyip üzerimi başımı değiştirdiler çocuklar. Hepsinden Allah razı olsun. 6. Bölüğün başında mükemmel bir adam vardı. Bekir Üsteğmen. Lan herif asker değil, şirket CEO’su gibi kibar ve anlayışlı bir adamdı. “Kardeş” diye hitap ederdi konuşmasına başlarken. Genç bir abi. Ben hastaneler, şunlar bıunlar gidip geliyorum ama askerde hasta olma, öl. Daha iyi. Bilir yapanlar. Doktora gidiyorsun, insan yerine koymuyor. Doktor da devlet hastanesi he. Ama işte o kadar çok kaytarmak için hastaneye giden var ki, adamlar da bıkmışlar. Öyle şeyler sanıp pek ilgilenmiyorlar. Neyse ki MR çektirdim doktor gördükten sonra daha ilgili davrandı en azından iğne falan yazdı. İğne oluyorum günde 3 tane. Ama bir şeye fayda etmiyor. Öyle bir fıtık atması. Biraz ayaklanmıştım o sıralar. İki büklüm, ayağımı sürüyerek yürüyorum. Genelde oturduğum yerden iş yapıyorum ama bazı zamanlar sağa sola gitmek icap ediyor. Ayağımı sürüyorum. O dönemde alay beni Topal Çavuş diye ünlendirdi asdfasd iki büklüm yürüyorum. Gören soruyor ne oldu falan. Bir gün Bekir üsteğmenle koridorda karşılaştık, kızdı. Hemen dedi izne gidiyorsun. Bursa’ya gitmeye karar verdim. Belimi çektirmeye. Dur bi hemen celallenme… Ben de böyle şeylerden korkarım ama birini o kadar çok övdüler ki. Bundan 11 yıl önce bizim pederde de aynı sıkıntı vardı, götürdüler, ikiye katlanmış bir halde giden golden boy Salih, yürüyerek geri geldi. Google’larsanız bu adam ünlü bir adam. Bursa’nın Orhangazi ilçesinin Yenisölöz köyünde, Masör Şevket diyorlar. Herife milletvekilleri falan gidiyor, bursasporun eski masörlerindenmiş. Banyoda telefonumu şarj ediyorum, Bekir üsteğmene paket oldum. Görmezden geldi telefonumu. Kabak gibi duruyor sandalyenin üzerinde, o da koğuşları falan  dolaşıyor var mı yatağını toplamayan diye. Banyodan çıktığında biraz kaşları çatıktı ama bir şey demedi. Zaten biliyorlar telefon kullanıyor bütün kadro askerler.


Bu arada. Kadro asker, usta asker demekmiş. Ben bunu çok sonradan öğrendim. İlk acemi birliğinde tam orospu çocuğu diye tabir edeceğimiz türden bir çavuş vardı. İsmi Halil. Zeynettin’in aksine, bildiğin orospu çocuğu. Sanki onu bir ana doğurmamış gibi, nasıl eziyet ediyor askerlere. Albay diyordu komutanlar bile. Öyle göt. Komutanların da işine geliyor askerleri sindirmesi. 

Devam edelim…


Gittim, belimi tamir ettim ve geri döndüm.

Sonrası zaman zaman bunalımlı, zaman zaman eğlenceli bir askerlik. Alay, güzel bir alaydı. İçinde internet kafe, halı saha falan var. Tabii bundan her asker her istediği zaman yararlanamıyor. Devren olması lazım. İnternet kafede çok sabahladığımızı biliyorum. Devremiz olduğu için. Şansıma, askerde badimden bile daha yakın olduğum arkadaşımın biri mutfağı ele geçirmiş, diğeri kantini. Bu şu anlama geliyor: kolunda pır pır yok ama alay komutanı gibisin. Öyle taşak var demek. Millet kantin sırasında birbirini süngülerken, direkt kapıyı açıp içeri girebilmek demek. Karavanaların yarısından çoğu çöpe giderken, sevmediğin bir yemek olduğunda mutfağa gidip sucuklu yumurta yaptırabilmek demek.

Alay komutanımız da güzel bir adamdı. Fiziğinden zaten anlarsın duruşundan falan. Bu adam bu alayın patronu. Başka türlü olamaz. Aurası tekmil veriyor adama. O derece. Sdfaasfd

4 dönem acemi asker gördüm. Acemi birliğindeki piç Halil’in hareketleri, bana askerlere nasıl davranmam konusunda iyi doneler sağlamıştı. Kimseyi ezmedim, kimseye ceza vermedim. Eğitim birliğinde çavuş olmak demek, yeri geldiğinde askerin seni rütbelilerden daha çok sayması demek. Çoğu uzmandan daha taşaklı olman demek. Mesela asker komutanına anlatamaz derdini ama, gelir seninle paylaşır. Biraz da iyi niyetli bir adamsan, yardımcı olmaya çalışırsan o asker senin emir erin olur. Ceza versen de kızmaz sana.

Bölük içinde her döne mutlaka beş on kişi olur bütün bölüğün anasını siken. Askerlik şöyle işte, her çeşit insan var derler ya klişe bunlar ama orası zaten komple klişe. Dayak var diyorlar mesela. Evet. Olmalı. Bunu o çarkın içine girince anlıyorsun. Örnekledikçe algılarsın beni. Dayak güzel bir şey orada.


350 tane adam var. Hepsi birbirinden farklı beyinlere, zeka ve kültür kapasitesine sahip. Hırsız da orada, kötü kalpli adam da orada, saf da orada, salak da orada, kurnaz da orada. Sosyolojinin doğum yeri olabilir oralar. 310 kişi, çarka uyuyor. Uymayanlar da var ama kötü niyetli çocuklar değiller. O 10 kişi, süzme orospu çocuğu. İşte onlar yüzünden mesela genelde bütün bölük yanar. O 10 kişi ilk hafta mimlenir ve böyle devam eder. En pis işler onlara yaptırılır, onlar sürekli ezilir. Ezilmezse bütün bölük çözülür çünkü. Ben yarım saat boyunca hiç durmadan çömel- kalk yaptırdığımı bilyiorum bütün bölüğe. İçlerinde on numara çocuklar da kaynıyordu ama ekip ruhu, takım işi. Ayıramıyorsun. Herkes aynı cezayı çekiyor. Bu biraz da iyi bir şey, bu sefer bölük o 10 kişiye tepkisini veriyor ve o 10 kişi rahat hareket edemiyor çekiniyor bozgunculuktan. Birkaç kere dayak atmışlığım da oldu. Hak etmeyen kimseye vurmadım. Herkesi bir anne doğurdu ve herkes orada gurbette. Her dönem rütbelilerden daha çok sevildim. Her zaman önce uyardım. Defalarca. Bıkmadan. Sonra zıvanadan çıktığında iş, taktik belliydi. Yarım saat boyunca durmadan çömel kalk. Bu iyi bir cezaydı onlar için. Sürekli çömelip ayağa kalktığını düşün. Bir düdük çök, bir düdük kalk. Düt! Düt! Hızlı hızlı yapıyorsun bir de bunu seri hareketlerle.

Hırsızlık, en pis şeydi bizim bölüğümüzde. Gerçekten de öyleydi. Önce ben sikerdim. Komutanlar buna göz yumardı. Bizim bölük disiplinle anılırdı çünkü bu konularda. Bir gün birini paket etmişler. Hırsızlık yapıyor. Herifin cüzdanı boşaltıyor.cüzdanı boşalan ağlıyor. Derdi para değil. Abi, nişanlımın resmini de almış dedi. Saat gecenin 3’ü. Bütün koğuşlarda bağıra bağıra herkesi uyandırıp içtimaya topladım. Güvendiğim elemanları saldım koğuşlara. Arayın cüzdanı. Herkes yarım kol aralığı açılsın! Herkes ceplerini önüne boşaltsın. Kimsenin üzerinden çıkmadı cüzdan. Sakaryalı bir çocuğun yatağının içinden çıktı. Pezevenk, yatağı yarmış, içine sokmuş. Kaval kemiğine birkaç tekme attım. Bütün bölüğü gazladım. Gecenin bu saatinde bu piç yüzünden uyandırıldınız ve içtimaya alındınız. Neden? Arkadaşının parasını çaldı. Daha da önemlisi, nişanlısının resmini de çaldı. Bu hırsızı RDM’lerin olduğu koğuşa soktum. Dedim ben şimdi buradan çıkıyorum, çok bağırmadan, bağırtmadan, arkadaşınızın ayağı kaysın merdiven düşsün. Ben geliyorum 10 dakikaya. Öldürmeyin. Işığı söndürüp çıktım koğuştan. Koridorda, koğuşçunun yanında bir sigara içip hırsızı almaya gittim. Aldım da. Birkaç diş eksikle. Dedim lan biz size adamı tam verdik, dişleri yok bunun.asfasdf hırsızlık adi bir suçtur çünkü. O halde götürüp anfiler bölgesinde uyuyan nöbetçi astsubaya teslim ettim. Bir de o dövdü. Biz, bölükte hırsızları sevmezdik çünkü. Parası olmayan, gariban biri gelip söylediği zaman, bunu bölükle paylaşıyorduk o garibanı bölük içinden uzaklaştırıp rencide olmasın diye. Diyorduk, içinizden geliyorsa arkadaşınız için aranızda bir şeyler toplayın çaktırmadan kimseye. Durumu bu bu. Yapıyordu da çocuklar. Pırlanta gibiydi hepsi.

Her kötü dediğimize direkt bunu yapmıyorduk tabii. O huzur kaçıran 10 kişi olurdu dedim ya. Onları önce kazanmaya çalışıyorduk. Mesela Baran diye bir çocuk vardı Lice’den gelme. Kazandım ben o çocuğu. Hala arıyor herif beni çavişşş nasılsan diye. Kurtarılamayacak adamlar kendini birkaç denemede belli ediyor ve o zaman askeri disiplin devreye giriyordu.

Çok telefona göz yumduğum oldu mesela. Kullansın lan çocuklar ne olacak sanki. Adam sevgilisini arıyor, karısını arıyor, köyde anası babası var onu arıyor. Ne olacak sanki? Beni salak yerine koymaya çalışanların telefonlarını alıyordum ama. Çok öyle paket ettiğim var. Mesela askere kayıt yapılırken telefon numaraları da yazılır askerlerin. Kayıtlar bittikten sonra oturup kıllandığım kim varsa telefonunu kaydeder, whatsappdan bakardım en son çevrimiçi olduğu tarihe. Böyle çok askeri paket ettim. Adama gidiyorum koğuşa, beş dakika önce çevrimiçi olmuş. Telefonunu ver, yok telefon. Bir kere daha söylüyorum. Yok telefon çavuşum. Öyle mi? Öyle. Çıkartıp telefonumu arıyorum. Aaa o da ne. Bir yerlerden titreşim geliyor. Sadfasdf

Bir gün birini paket ettim. Alay içinde aynı bölükten arkadaşıyla mesajlaşıyor. Bende mesaj attım telefonu alıp. Bizim koğuşa gel koğuşa diye. Gelemem olm şimdi çavuş ortalarda dolanıyor şimdi görürse arar üstümü. Yapıyordum çünkü bunu bazen kıl olduklarıma. Öyle cevap alınca arardım, açardı. Gel bakim buraya çocuğum diye çağırırdım. Tabii gülme krizine giriyoruz bunu yaparken elemanın kendisi de gülüyor. Yani telefonu alıyoruz ama mizahi bir şekilde yapıyoruz bunu. Komutana kimseye çaktırmadan tutanak falan tutmadan dolaba koyuyoruz. Mesela çarşı zamanlarında çoğu bölük telefon vermezdi geri. Ben dağıtırdım. Haftasonu hangi komutan nöbetçiyse onu kafalayıp. Telefonunu teslim edenler için geçerli bu tabii. Çarşı dönüşü nizamiyede her bölüğün kendi kadrolu askerleri kendi acemilerini arardı. Yokladığımda elime gelen telefonların haddi hesabı yok… Görmezden gelirdim hepsini. O 10 kişilik tayfa hariç. Onlar ziyan çünkü. Çarşı dönüşü paket ettiğim uyuşturucunun da haddi hesabı yok. Böyle zamanlarda sokağı bilmenin faydalarını çok gördüm tabii. Adam çakallık peşinde beni sikecek güya ayakta. Çavuş bilmez tabii. Ahaha. Lan var ya..

Emre Astsubay vardı mesela. Arkadaşım gibi. Özlüyorum o herifi. Sivilde görüşemedik. Çünkü ben herife bayağı bi yanlış yaptım. Geldi bu istanbula. Beni aradı. Görüşelim diye. Kadıköy’de buluşacağız. Ben de o gün, karşıda zeytinburnunda arkadaşlarda kaldım. Takılıyoruz. Öğlen aradı beni Emre. Dedi akşam 4-5 gibi kadıköyde olacağım. Tamam dedim görüşeceğiz mutlaka. Buluşma saatine yakın, evden çıkmadan bi kapak daha alayım dedim. Aldım. Oturuyoruz. Öyle otururken gözümü bi açtım gece yarısı olmuş. Adam kaç kere aramış. Çok ayıp oldu. Yüzüm tutmadı da bir daha aramaya. Ne diyecen ki adama? Sürpriz değil sonuçta. Geleceği belli. Görüşeceğimiz belli. Ne diye öyle bir şey yaparsın ki? Güzel bir arkadaşı kaybettim.

Arada bir kere hava değişimi aldım. 21 gün. Fero’ya inme iniyordu az kalsın. İşler yarım kalacak diye. Ben hayatımda bu kadar işkolik bir adam görmedim. Ama sağ olsun. Ondan gerçekten öğrendim çalışkan olmayı. Ya mesai 17’de bitiyor, biz gece ben ve yanımdaki acemi yazıcılar yani gece yarılarına kadar çalışıyoruz düşün amk vardiya sistemi bir de. Acemiler işi öğrendiği zaman vardiyalı çalışıyorlar. Mesai bitti mi? Bitti. 2 acemi gider yatar. Diğerleri gece 2-3 çalışır. Sonra vardiya değişimi olur. Gece yatanlar sabah 10-11 gibi uyandırılır idari işlerde çalışmaya tam kapasite devam edilir. Acemiler işi öğrendiği zaman rahatlıyordum ama. Fero diyordu sen elleme amk, başlarında dur yapsınlar. Fero yokken, oranın patronu bendim. İyi gazlıyordu bu konuda beni. Gerçekten de öyleydi ama. Bazen uzmanlarla sıkıntılar yaşıyordum. O zamanlarda sahip çıkıyordu, ezdirmiyordu beni. Subay da olsa, uzman da olsa ezdirmedi beni hiç Fero kimseye. Çünkü ezdirirse moralim bozuluyor, işler yavaşlıyor beni çok sevdiğinden değil yani tamamen verim düşmesin diye.

Yazın, temmuz ayında, çarşıya çıktım. Çıkarken o gün çarşıya çıkamayan mutfaktaki devrem Ali, birine uğrayıp selam vermemi, bir para bırakmamı söyledi. Yanına gittiğim adamı tanımıyordum, benim mutfaktaki devrem Ali, yönlendirmişti oraya beni. Mert ile birlikte çıkmıştık çarşıya. Mert’in işi vardı, ben Ersoy denilen adamın yanına gittim. Ersoy abi 46 raporu olan bir poşetçi. Güpegündüz çıkardı yolun ortasında sarıyor. “Abi, ben gideyim hemen halledelim de.” Otur, dedi. Kimse karışamaz Ersoy ab…. Derken, bir el omzuma dokundu. Kafamı çevirdiğimde 3 gözlüklü adam. Sivil polisler belli. Hemen asker kimliğimi çıkardım. Üzerimde bir şey yoktu. Aradılar, dümen hazır. Ersoy’un babası öldü, baş sağlığına geldim. Hayır, derdini de anlatamıyorsun ki. İlk defa torbacı olduğunu bilmediğim bir adama gitmişim, uyuşturucu trafiği amacıyla değil Ali ibnesinin bana verdiği parayı adama bırakmaya. Borcu var. Ne desen inanmazlar.  Asker olduğum için bir ton muamele. Savcı, idrar istemiş benden. Verdik. Şükür, temizdim. Karakolda bayağı bir bekledikten sonra beni inzibata teslim ettiler. İnzibat karakolunda biraz askercilik oynadım. Duruş, ses tonu, konuşmalar, bakışlar. Tam bir asker. Bu vatan için kendini feda etmeye hazır bir Anadolu çocuğu. Böyle bir askerin böyle işlerle alakası olamaz çünkü. Güzel oynadım. Oyunum ilgi de gördü. Astsubay, oğlum ne yapıyorsun böyle insanlarla sen, dedi. Velhasıl kelam, bir yanlış anlaşılma sonucu orada olduğuma inandırdım. Saat olmuş 18:30. Çarşı dönüşü 17. O gün de alay nöbetçi subayı, çok değer verdiğim bir subay. Hatta başka bir Subay, malulen emekli edilen Tolga üsteğmen, hatta okurum çıkan tolga üsteğmen ile çok yakın arkadaşlar. Hemen Tolga Üsteğmeni aradım. Durumu izah ettim. Aradı Hakan üsteğmeni. Beni inzibat karakolundan almaya gelen uzman Murat uzmandı. O yukarıda bahsettiğim güzel adam. Beni almaya geldiği aracın içinde başka askerler de vardı. Binmeden önce sordu bana: Batu, var mı böyle bir durum? Bak bana söyleyebilirsin biliyorsun, insanlık hali sıkıntın vardır kafanı dağıtmak istemişsindir. Olur böyle… Gerçekten yoktu ama. Olsaydı, Murat uzmana derdim bunu. Alaya döndük. Normalde nöbetçi subayın beni çağırması lazım. Çağırmadı bile. Tolga reis halletmiş hadiseyi sağ olsun.

Arkamdan birkaç hafta sonra ifade verdiğim kağıtlar geldi tabii. O dönemde de bizim bölük komutanı Bekir üsteğmen tayin oldu, bize vekaleten yine yukarıda adı geçen S.S.T bakıyor. Orospu çocukluğu konusunda bayrak tutanlardan. S’nin kankası. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim modeli. Çağırdı beni durumu sordu. İzah ettim insan gibi. Ya işte S’nin kankası ya, S ötmüş beni. Zararlı biriyim onlar için. Askerlik karşıtı şeyler yazmışım askere gelmeden önce. Allahsız şeyler yazıyorum. Kitaplarda hep allahsız imansız vatansız. Beni bu tür şeylerle itham ediyorlar. S ve kendi gibi götler. Fırçaladı beni. Bayağı bir. Ezdi resmen kelimeleriyle. Karşılık veremiyorsun ki. S.S.T sivilde iyi bir adam olabilir belki. Güzel müzikler dinliyordu pezevenk. Ama yıldızımız uyuşmadı demek ki. Bir de kanksı S piçinin doldurması. Adam elbette S’nin dediklerine uyacak. Beni kim sikler. Neyse. Bu piçe de orada uyuz oldum. Gözüm üzerinde dedi. Beni güya çarşıya çıkarmayacak. Lan sikik, haftanın birkaç gecesi zaten çarşıdayız al götüne sok hafta sonu çarşıyı napayım zaten bütün askerler orada kalabalık oluyor, diyemedim tabii. 

Alayda o kadar alay geçiliyor ki disiplin konusunda. Hizmet Muhafız koğuşu var dedim ya, mevcudu 150 diyelim örnek olarak, gece 12. 30 asker nöbette. Koğuşta 20-30 kişi var. Geri kalan herkes çarşıda gece Asteğmenlerle karşılaşıp “Vaaay komutanım, hayırlı geceler” diyenler bile var. Asteğmen dediğin de çünkü senin benim gibi. Daha fazla maaş alıyor işte. Hatta alay içinde bir çavuş, bir asteğmenden daha etkin. Bu Ersoy konusunda herkes beni çağırıp yanına bir şeyler sordu. Kendi komutanlarım olmayanlar, olanlar, merak edenler. Bir tek Sadık baba çağırmadı. Hatta kağıtlarımda imzaları var. Çağırmadı ama. Bilmiyorum ne düşündü ama çağırıp da sormadı bana neler oldu diye. Uğur’a sormuş, habercisi olan devreme. Uğur da anlatmış mevzuyu. Tatmin olmuş demek ki.

Aradan bir ay geçti geçmedi. Ablamın düğünü var. S.S.T hala vekalet ediyor. Askerde birkaç durum vardır zorunlu iznin olduğu. Ölüm, doğum ve düğün. İznin kalmasa bile böyle günlerde mazeret izni verilir. Mecbur. Kanunsal. S.S.T izin kağıdımı imzalamayacağını söyledi. Orospu çocukluğu yapacak ya bana. Beni fırçalıyor odasına girince neden kafa selamı vermemişim, neden öyle yapmamışım falanmış filanmış. Çok disiplinli bir asker ya. Kendi bölüğündeki çavuş, Serdar, benim bir üst devrem. Ona her türlü imtiyaz var mesela cep telefonu kullandığını biliyor, akşamları arıyor falan Serdar’ı. Yani disiplin tek bana var. Bu yüzden zaten bu küfürler. Anladın? Herkese eşit olsalar, derim ki kurum bu, düzen bu, çark bu. Sen yanlış yaptın Batuhan. Ama amını siktimin disiplini bir tek bana mı var? He ben gene yapacağımı her türlü yaptım el altından. Şöyle bir kural vardır askeriyede: Yakalanmadığın sürece her şey serbest.

Bize bölük komutanı atanmış. 1 Eylül’de gelecek. Bir gün, idari işlerde çalışıyorum Fero yok, bi adam girdi içeri sivil, selamun aleyküm, aleyküm selam abi buyurun dedim. Ben dedi Yavuz Üsteğmen. Ayağa kalkıp esas duruşa geçtim. Tekmil verdim. Emredin komutanım dedim. Otur kardeş, otur dedi. Kalitesini konuşmalarından, hareketlerinden belli etti. 3 aydır amcık S.S.T ile uğraşınca, Yavuz baba gökten düşmüş gibi geldi. Konuştuk ettik. Nerelisin, şusun busun falansın filansın. Ben de artık tezkereciyim. İlk tezkereyi alacak adam benim taburdaki kendi devrelerim arasında.

Yavuz baba, güzel bir adamdı. Dönem başı toplantılarına bizi de sokardı, gelmemizi isterdi rütbelilerin haricinde. Bizim de fikirlerimizi sorardı, bölüğe dair. Garipserdik biz bunu çünkü kimse öyle yaklaşmaz askere. Sadık baba da dahil. Bir gün şöyle dedi Yavuz reis bu konu için, “Akıl akıldan üstündür kardeşim.” Beni iki kere ailemden birileri olmadan evci iznine çıkardı. Daha doğrusu ben talep ettim. O da beni kırmadı. O dönem biraz psikolojik buhranlar yaşıyordum. Güzel geldi o evci izinleri bana. Gittim, halamlarda kaldım işte haftasonu. Bunu da Fero’dan gizli yapıyoruz. Çünkü Fero siksen bırakmaz müsaade etmez buna, işimi baltalar. Fero, çalışkan olduğu kadar askeri disipline de sahip bir adamdı. Korkar yani. Başıma bir iş gelse dışarıda, izni kim vermiş? Yanar. Usulsüz bir iş çünkü. Ama ben de salak değilim ki kardeşim, dikkat ederim kendime. Ha buna rağmen bir şey oluyorsa zaten olacak olan alay içinde de olurdu vade dolduktan sonra.

Cuma günü, Fero’ya çaktırmadan evci izin kağıdı çıkartıyor, Yavuz reise imzalatıyordum. Cuma gecesi bölükte nöbetçi kalan komutana göre çıkıp gidiyordum Pazar da çarşıdan dönüyorum gibi geliyordum alaya. Yoklama falan biz de olduğu için, her şeyi ayarlıyordum. Pazartesi Fero geldiği zaman hafta sonu yoklamalarını inceliyordu çünkü. Bölüğümde hiç kötü komutanım olmadı. Askeri disiplin uygulayanlar (çalışma vs gibi) ve daha göz yumanlar olarak ikiye ayırabilirim. Serkan Uzman vardı mesela, bak hele derdi hep. O adam varken askerliğe uygun olmayan bir davranış yapman imkansız. Her zaman çavuşları görmek ister, çavuşlara iş yaptırır. İş dediğim işte acemilerin düzenini sağlamak falan. Başka bir Serkan uzman daha vardı örneğin, taşaklarını yediğimin adamı be. Bazı haftasonları çarşıya çıkmak istemediğimde öğlene kadar yatardım ben. Kimse dokunmazdı. Mesela disiplinli olanlar, sabah içtimaya kaldırırdı mutlaka. Haftaiçi ya da haftasonu fark etmez. İçtimada görmek isterdi. Emre uzman, Eskişehirli. Adam hem RDM hem de on numara beş yıldız bir adam. Abi gibi. Ölücü tabir edilen uzmanlar da vardı mesela komple alay içinde. Ya amına koyim, dedim ya, bir tuvalet kağıdı evine götüren gördüm. Sıvı sabun götüren. Adamın evinde 3 çift sıfır botu var, hala çürük alıp giden askerlerin botlarını kovalıyor düşer mi bize de diye. Ölücü bunlar. Benzin çalarken yakalanan bir uzman, hapse girmişti mesela. O hapse giren uzman, gece dış kuşak nöbeti için Doblo ile asker götürürken, aynı zamanda bagajda Hizmet Muhafızdan kankası olan askerleri de çarşıya çıkarıyordu.

Nizamiye’de tanıdığın, aranı iyi tuttuğun asker varsa kıyaksın. Şöyle bir durum vardı bizim nizamiyede. İnanılmaz bir güvenlik zafiyeti aslında. Gece, nizamiye nöbetçisi rütbeli uyur, orası askerlere kalır. Askerlerin hiçbiri nöbet yerinde durmaz hemen yanındaki ziyaretçi parkında vodka, rakı falan içilir. Rakı masası kurulduğunu biliyorum ben o parka. Bildiğin alem masası amına koyim mutfaktan etler mezeler şunlar bunlar. Bir dansöz yok. Yakalansak, anamızı sikerler. Cesaret bak. Nizamiyede kurnaz arkadaşlardan biri, kamera görüntülerinden birinin fotoğrafını çıkartmış. Biraz büyükçe bir fotoğraf. Gün içinde nizamiye kameraları izlenir. Nöbetçi rütbeliler tarafından 2’şer saatlik nöbetlerle gece bir şey olmuş mu olmamış mı. Dışarı kaçılacağı zaman bu nizamiyedeki arkadaşlar, o fotoğrafı nizamiye önünü gösteren kameranın önüne çeker, dışarı kim çıkmak istiyorsa nizamiye kapısından çıkıp hemen kenara, bütün kameraların kör olduğu noktaya geçip çarşısına gider. Dönüşte de aynı şekilde içeri girilir. Bunun dışında ziyaretçi parkının oradan tellerden atlamalar, alay mutfağının yukarısındaki tellerden çıkıp gitmeler. Bildiğin çiftlik. Dışarıdan söylenen dürümler, ki askerliğe dair en çok özlediğim şeylerden biri de budur. Son aylarımda kendimi tantuniye vurduydum gerçi.

Serdar, tezkere almak üzere. İddiadan para vurmuş. Dediler içelim. İçerde içeceğiz. Bilmiyorum neden, içime doğdu belki de. Dedim dayı hiç riske girmeyelim, birkaç gün sonra çarşı var. Çarşıda içeriz. Ya da çok istiyorsanız yarın birimiz çarşıya çıksın bahaneyle, alsın vodkayı, doldursun su şişesine, nizamiye bizde nasıl olsa. Sorunsuz halledelim. Dışarıdan alkol siparişi vermek riskli çünkü. Etrafta göt esnaflar var, alayı arayıp okuyorlar çünkü böyle böyle durum diye. Sonra paket oluyorsun. Kimse çıkıp da almak istemiyor. İlla sipariş gelecek. İnternetten bir numara bulduk, tekel. Uğur aradı, siparişi verdi. Ben de yukarı çıktım Sem’le konuşacağım. Dedim ararsınız beni malzeme gelince. Tekelci olduğunu söyleyen adam, bizim uğura ismini soruyor, devresini falan. Lan hıyar. İşi uyansana. Senin devreni ne yapsın amına koyim tekelci? Bunlar gidiyorlar tellerin oraya vodkayı bekliyorlar. Çalıların arasından nizamiyenin askerleri ve nöbetçi astsubay fırlıyor, uğur paket. Ara dönemdeyiz, Devre kaybı 15-20 askerden başka acemi de yok. İhale bize kalacak çok net. Öyle de oldu. Tekelci, alayın oradaki tekelci. Alay binasındaki Başçavuşlardan birini arayıp durumu anlatıyor, Başçavuş evinde, nizamiyeyi arıyor bilgi veriyor, şu saatte tellerin oraya gelecekler diye. Uğur böyle paket oluyor. O gün de bizim taburda nöbetçi komutan Ahmet uzman. Bizim bölüğün uzmanlarından. Klasik, Çorum’lu bir adam. Aslında kötü niyetli biri de değil zaman zaman babacan bir adam ama. Değişik işte. Kadere bak ki, o gece alay nöbetçi subayı Cansu Yüzbaşı. Beni acemiyken paket ettiren, S’ye şikayeti aktaran komutan. Götümüz tutuştu. Pazartesi bu durum Sadık babaya gitmemesi lazım. Dedik gidelim, Nöbetçi subaya yalvaralım biraz komutan ettik bir hayvanlık falan fıstık. Gittik. Lan o aylarca kafamda kötü diye kurguladığım adam şeker gibi adam çıktı. Cansu Yüzbaşı aynen bunu dedi;

Oğlum sizi ben ele vermedim. Şikayet de etmedim. Şikayet bana da gelmedi. Ben alkol kullanan adamım. Sizi ben yakalasam işlem yapmazdım ama vodkayı da size bırakmazdım alır içerdim. Başçavuş nizamiyeyi aramış, gidin nizamiyedeki komutanınızla konuşun. Şimdi ben arayıp yapma etme desem doğru olur mu? Bir subayın astsubayı arayıp usulsüz bir işin üstünü örtmesini istemesi ne kadar doğru? Yarın o adam gibi tabur komutanına dese ki Cansu yüzbaşı beni aradı böyle böyle dedi. Ben ne sikimi yerim?

Haklı adam. Bayağı bir konuştuk. İçiniz rahat olsun bir cacık olmaz dedi. İnkar edin diye de akıl verdi. Biz oraya dürüm söyledik, onu almaya gittik. Alkolü kim istemiş bilmiyoruz. Allahtan uğur telefonda tekelciye adım Mehmet, 94/2’yim demiş. Yalan bilgi yani. Ama amcık ağızlı, ifade verirken suçu kabul etmiş. Biz orda yemin billah çekiyoruz dürüm söyledik diye. Komutan pis pis gülüyo. En son ifadeyi çıkardı verdi elimize. Başladık kahkaha atmaya. Hani sikildik belli bari gülelim. En son çare bari dedik Ahmet Uzmana gidelim de Sadık babayı aramasın. Çünkü mesai dışında vukuat olduğu zaman üstler aranır, bilgi verilir. Biz koşa koşa gittik. Ahmet, yalakalık yapacak ya. Daha o saniye arayıp anlatmış her şeyi. Bir de diyor ki sizden beklemezdim. Bunu diyen adam sıvı sabun götürüyor evine. Bize dini nutuklar attı birkaç saat esir aldı. Hep ağzıma geldi böyle dilimin ucuna, ulan sabunları ne yapacaz Ahmet? Diye ama onu dersem hepten siker beni. Pazartesi, herkes tek tek ifadeye çağırıldı  Sadık baba tarafından. İfade dediğim olayı soruyorlar, anlatıyoruz. Merak giderme durumu yani. İlk serdar gitti. Zaten olay onun başının altından çıktı. Tezkere almasına 3 gün var. Dedi suçu bana yıkın, 3 günüm var, bir şey demezler. Sevilen de bir tipti. E zaten suç senin amk asdfsadf sen gazladın bizi. Serdar gidip geldi. Anlattı içeride ne olmuş ne sormuş falan. Sadık babanın ilk sorduğu soru şu: “Batuhandan mı çıktı bu fikir?”

Ben zararlı bir adamım ya. Kötü şeyler yazıp çiziyorum. E geçenlerde de torbacı ibnesinin yüzünden göt altına gittim. Barmenli de var. Biliyorlar. Yapsa yapsa kim yapar? Batuhan yapar. O amına koydumun disiplini nedense hep beni işaret etti. Buna çok üzülmüştüm o zaman. İlk akla gelenin ben olduğum için.


Neyse. Olaylar şunlar bunlar bu kadar yeter. Burhan astubay vardı mesela. Ulan böyle güzel bir adam yok be. Hep dertleşirdi benimle. Bir gün baş başa dertleşiyoruz gene gecenin bir yarısı, o nöbetçi olduğu zaman gecenin körüne kadar yanında tutuyordu beni. Sabah da uyandırmıyordu ama. Muhabbet ediyorduk, canı sıkılıyordu. Aynısını emre de yapıyordu. Güzel oluyordu. Kahve, sigara sohbet muhabbet. Bir gün Burhan’a dedim komutanım ben sizi komutandan ziyade abi gibi görüyorum. Yok dedi, biz aynı yaştayız, bende seni mesai bittiği zaman arkadaş olarak görüyorum. Böyle güzel adamlarla geçti benim askerliğim.

S’lere rağmen, S zihniyetindeki birkaç göte rağmen, askerlik, müthişti benim için. Bu bir şans sanırım. Alaydaki subaylar, önem veriyordu askere. Mesela mutfak. Her hafta tabur komutanları tarafından denetlenirdi. Kamyonla mal mı geldi? Alay komutanı başında bekliyordu mallar inerken. Ezik büzük mal gördüğü zaman anında geri gönderiyordu kamyonu. Etler, tazeydi hep. Yani başka yerlerde nasıldır durum bilmiyorum ama. Etli yemek çıkacağı zaman, bir akşam önceden et balık kurumunun bir kamyoneti ile gelirdi etler. Taze taze. Haftanın neredeyse her günü de etli yemek çıkardı. Taze meyve yerdik. Yemekler çok zaman güzeldi yani.  Kaloriferler öyle yanıyordu ki, dışarıda 1 metre kar var. Biz don atlet yatıyoruz koğuşta yorgan örtmeden.


Çanakkale, 116. Jandarma eğitim alayı, türkiye’de askerlik yapılacak en güzel yerlerden biridir. Güzel komutanlar vardır, kötüler de vardır ama. Benim şansım belki de, çok az kötü insana denk geldim. Çok güzel komutanlarla geçti askerliğim. Güzel şeyler de öğrendim, ibret aldığım durumlar da oldu. Diğer yerleri bilmiyorum ama güzel şeyler duymadığım kesin. Ve Türkiye’de cezaevi koruması yetiştiren tek yer de 116. Sanırım bununla ilgisi olabilir. Yani diğer askerler gibi hiç öyle ipten atladım, helikoptere koştum yok. Teorik ve uygulamalı dersler. Mahkum nasıl mahkemeye götürülür, kelepçe nasıl takılır, uyulması gereken kurallar, toplumsal olaylara müdahale durumları vs. bir de bunları teorik bilgilerin dışında uygulamalı yapınca da zevkli oluyor. Mesela cezaevinde isyan kargaşa durumları uygulamalı yapılır. Maket cezaevlerinde isyancılar, dolaplar, yataklar, ateşe verilir, kapılar kilitlenir, kolluk kuvvetleri de koğuşlara girip tahliye eder. Bunları uygulamada zevkli oluyordu. Eğlenceli.

Tabii yaşadığım her şeyi anlatmadım. Gözlemlediğim. Daha güzel ya da daha çarpık durumlar söz konusu. Bunların çoğunu da anlatmayacağım. Sadık baba ve diğer güzel komutanlarıma saygımdan. Mesela bunları yazmam bile biraz beni rahatsız ediyor o adamlara karşı ama yazmak zorunda hissettim kendimi. Yeni bir hikaye kitabı hazırlıyorum şu sıralar. S piçi ile ilgili bir hikayem de var. Daha doğrusu askerlikle ilgili bir hikayemin içinde S piçi de geçiyor.


116’ya askerliği çıkan olursa, korkmasın. Özellikle 2. Tabura düşenler, hiç mi hiç korkmasın. Rahat.

Son olarak, belki S ile de SST ile de ve onun gibi diğerleriyle daha da iyi anlaşabilirdik. Ama onlar beni çok zararlı bir adam bellediler. Öyle de davrandılar. Bana iyi davranmayı akıl etselerdi, anlaşırdık onlarla da diye düşünüyorum. Özellikle SST için. Müzik zevkinden falan az buçuk belli ediyor çünkü kendini ama işte ah o önyargılar!

Ayrıca, bunu okuyorsan S, senin sülaleni sikeyim ben. Kudur orospu çocuğu seni. :) 

Ne kadar uzun bir yazı olmuş böyle.

Sevgiler.

Batuhan Dedde  


Bu bölümün son canavarı da İsmet ve King Crimson düeti olsun.





Ve söylemek istediğim özel bir şey daha var.

Bu blog, çöplük. işe yaramaz şeyler var burada. kişisel. ben kendim de işe yaramaz bir adamım. buradan pek bir şeyler öğrenemezsiniz. çalakalem, çoğu birbirine benzeyen yazılar. Size bir blog önereceğim, içinde kaybolacaksınız...

Borges Defteri adında bir blog mevcut. Gidin orada yazılanları okuyun, takibe alın o blogu. Size bir şeyler katar. Burası gibi değil yani. Burası sizden bir şeyler alıyor, vakit. Orası da vakit alıyor ama katkısı da oluyor. 






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder