Müzik

19 Şubat 2016 Cuma

Yeni Kitap Hakkında

Her şey zehirdir, mühim olan doz, der Paracelsus. Bu hayatımızdaki her kavram için geçerli sanırım. Sevgiden nefrete, su içmekten, sevişmeye varana kadar aklına ne, ama ne geliyorsa öyledir. Daha milli konuşacak olursak, her şeyin fazlası zarar. Paracelsus bizdeki bu söylemi alıp mesleki terimlerle beslemiş. Güzel, gerçek ve edebi bir söylem çıkmış ortaya. Sağ olsun. Ama işte insanız, gözümüz de doymuyor, ruhumuz da. Hep daha fazlasını istemekle meşhuruz. Bu konuda hırslar yaratıyoruz, beklentiler, olaylar olaylar… Elbette bütün dinamikler de göz önünde bulundurulmalı. Yani örneğin, bir şeyi aşırı severken, kişiyi buna iten nedenler de gözden geçirilmeli. Ya da çok su içmek, nefret etmek, sevişmek. Her şey için. Hepimiz, her gün attığı adımdan dahi zehirleniyoruz. Ne güzel…

Memleketin haline falan girmeye gerek yok zaten. Nasıl bir çukurun içinde olduğumuzu gören gözler görüyor. Kör kesilenler ise acı çektiklerinde görmeye başlayacaklar eminim ki.

Ben şahsi bir şeylerden bahsetmek istiyorum burada. Yeni bir kitabım çıkacak. Öyküler yazacağım niyetiyle giriştiğim iş, öykülerin birer mini romana dönüşmesiyle son buldu. Kalın bir hikaye kitabı, Beş parçalı bir novella da diyebiliriz bu yeni baskıya girecek kitaba. Türü açısından ne olduğu konusunda bir fikrim yok ancak itiraf etmeliyim ki ilk kez daha teknik detaylarla uğraştım. Teknik derken, gereksiz cümleler kurmamaya dikkat etmek, fazla argo kullanmamak, daha sade bir anlatım vs… Bir de şunu özel bir not olarak eklemek isterim; öyküler yazarken hep birinci ağızdan anlatmaya çalışıyorum. Bunun öyküleri daha etkili kıldığını düşünüyorum çünkü. O yüzden kitabı okuyunca, okuduktan sonra Çapulcu’da olduğu gibi bana “Abi annenin boğazını mı kestin?” gibi sorular sormayın lütfen. Zaten o tür yazıların sebeplerinden de bahsettim hikayelerin içinde. Yani rasyonel bir durum değil bu. Bir annenin boğazını kesmek korkunç bir şey, düşününce bile. Fakat oradaki bir öykü ve zaten okunduğunda dehşet uyandırması için yazılan bir şey. Tıpkı benim yazarken dehşete düştüğüm gibi. Bazı kanlı öyküler, bazı günlerde rüyalarıma giriyor mesela. Bunu neden yapıyorum bilmiyorum ama bir tahminim var, sanırım insanın her zaman hastalıklı bir yanının olduğunu en azından kendime, okuyanlara sunmak, anlatmak. Her şey zehirdir, unutma. :)

Yeni kitap için -içinde yazılanlara öykü diyelim- söyleyeceklerim, beş uzun öyküden oluşuyor. İçinde yine argo var elbette ama daha duru bir kitap oldu bu. Argo kullanmaktan kaçındığımdan değil, olaylar öyle gelişti ve daha az küfür savurdum. İnsan olgunlaştıkça daha az sövüyor sanırım. Kendimi artık fermantasyona bırakılmış paramparça üzümler gibi hissediyorum zaten. Fazla yıkıldık, fazla ezildik, fazla kavga ettik. Artık yaşlanıyorum. Yaşlanmak, ihtiyarlaşmak değildir. Büyümekle bağıntılı şeyler söylüyorum. Yaşım otuza geliyor. Ve çoğu insan gibi yirmi dokuz yaşındayken olaylara on sekiz yaşında baktığından daha geniş bir pencereden bakıyorsun. Kitapla bu kadar neden uğraştım? Birilerine beğendirmek ya da başka bir sebebi yok aslında. Geçtiğimiz aylarda her şey yıkıldı ve altında kaldım. Bu uğraş beni ayakta tuttu. Bana yaşam gücü verdi. Tutunacak bir şey oldu benim için bu yeni kitap. Ben de seve seve uğraştım. Ve insan yaşlandıkça, olaylara daha olgun yaklaştıkça sanırım bu ürettiklerine de yansıyor. Bir öncekinden ve öncekilerden daha olgun bir kitap oldu bu da. Bir sonraki de bundan daha olgun olacağı gibi… Öyküler, kitaplar, bizimle birlikte yaşayan şeylerdir. Onlar da büyüyor işte, olgunlaşıyor.

Sanırım yakında baskıya girer, ve yine sanıyorum ki Nisan gibi rafta olur. Bunlar farazi tabii, şahsi düşüncelerim, yakında kesinlik kazanacak. İsmini çok sevdim ben bu kitabın. Gerçekten. Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, güzel ve olgun bir kitap. İçeriğindeki öykülerde daha çok sosyolojik hadiseler var. Daha çok değil aslında, baştan aşağı sosyolojik mevzular. Biraz da toplumsal tabuları kaşıdım. Bakalım başımıza bir bela alacak mıyız… İsmi konusunda bayağı bir alternatifler oluşturmama rağmen eleme usulü yaklaşımda bulunup finale iki isim bıraktım. Diğeri, bir şiyir kitabına çok yakışacak bir isim olduğundan, Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur’da karar kıldık Şenol reyizle oturup. Diğer ismi de bir sonraki kitapta görürsünüz ancak hemen değil.

Şimdi birkaç yıl dinlenmek istiyorum artık. Her yazın üretimi sonrası bir yorgunluk değil bu benim dediğim. Genelde öyle olur çünkü, bir kitap bitirilip teslim edildikten sonra insan yorgun hisseder, uzun yıllar yazmayacakmış gibi. Ama bu durum öyle bir durum değil. Bir şey yazmayacağım artistliğine giremem çünkü bu belalı bir durum. Yani yazı yazmak planlı, kurgulu yaptığım bir şey değil. Acıkmak gibi. Açlık hissi bünyende oluşmadan önce beynin sana sormaz açlık hissettireyim mi diye değil mi? Yazmak da öyle. Kendiliğinden gelip akar ince bir kan sızıntısı gibi. Bir şeyler yazmamak değil yani demek istediğim. Bir şeyler yayımlamamak. Yayımlasın diye bir yere vermemek. Elbette bir şeyler yazacağım ancak birkaç yıl hiçbir şey basmayı düşünmüyorum. Kesinlik de yok bu cümlede dikkat edersen. Sadece düşünmüyorum dedim. Bir süre kabuğuma çekilip sessiz sakin ortalığı izlemek, kendiliğinden oluşan hikayeleri biriktirmek daha yeğ geliyor bana. Nasılsa hikayeler bitmez. Evren bitene kadar da bitmeyecek. Elbet hayatımızı sikecek başka birileriyle karşılaşacağız, elbet dostlarımızın ihanetine uğrayacağız, elbet hiç hesap etmediğimiz insanların aslında hesap etmediklerimiz gibi olduğu gerçeğiyle yüz yüze kalacağız. Hakikat ağır… Yine de Allah bizi hakikatten ayırmasın…

Velhasıl kelam, Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, Nisan ayında raflarda olur sanırım. Zaten kendisiyle alakalı gelişmeleri paslarım size elbette ki.

Yenilmeye doymayanlara selam olsun…


Batuhan Dedde.


Bölüm Sonu Canavarı: (Evrendeki en hüzünlü şarkılardan biri gibidir.)