23 Nisan 2016 Cumartesi

Müntehirnâme

Merhaba,

Birçoğunuz, eskiden beri beni takip ediyor. Bunu defalarca söylüyorum ama söylemekten keyif aldığım bir şey. Birçoğunuz beni takip etmeye/okumaya başladığında liseye gidiyordu, şimdi çoğu üniversiteden mezun oldu, aile kurdu ya da mezun olmak üzere. Bu beni mutlu eden bir ilgi. Teşekkür ediyorum samimiyetinize. Beni mutlu ediyorsunuz anlık da olsa. Anlık olmasının sebeplerine değineceğim aşağıda.

Yine birçoğunuzun bildiği gibi, baharlarım hep sert geçiyor. İlk ve son adı altında iki bahar biliyorum, ikisi de genelde içimden geçip gider. Giderken de bir şeyler hatta çok şeyler söküp alır. Teşekkürler baharlara da. İlkbaharlarda ayrı, sonbaharlarda apayrı bir depresyon yaşıyorum. Bu neden böyle bilmiyorum ama kendimin farkına vardığım günden itibaren hep böyle oldu. Gereksiz bir hüzün, gereksiz bir ağlaklık, gereksiz bir tükenmişlik sendromu. Oysa ilkbahar ne kadar güzel değil mi? Her şey uyanıyor, en güzel renklere bürünüyor falan. İnan hiç sikimde değil bunlar. Olmuyor.  Geçenlerde –nerede olduğunu hatırlamıyorum- bir laf etmiştim, ilkbahar bunalımıyla ilgili. Artık öyle çok sert geçmiyor sanki barıştım gibisinden laflar etmiştim. Yanlış bir çıkarımda bulunmuşum. Yine o ağzına sıçtığımın bunalımı gelip oturdu göğsüme 2-3 gündür.  Zihin ne kadar kötü bir varlık. En büyük düşman gibi. Böyle zamanlarda hep en kötüyü çıkartıp koyuyor önüme. 

Sonbahar bunalımlarıma değinmek bile içimi kanırtan bir şey. Bilmiyorum neden böyle. Ben insanların karakterleriyle birlikte doğduğuna inanırım. Yani yukarıdan gelirken seninle birlikte vücut bulan şey sadece bir ruh değil aynı zamanda karakterin de. Burada insanların “karakteri gelişti/oturdu” vb söylemlerini geçerli bulmuyorum. Burada olan sadece minik rötuşlar.  Entegre ve yekpare bir karakterle geliyorsun. Burada gördüklerin, duydukların, yaşadıkların o yekpareliğe ufak dokunuşlar yapıyor. Hepsi bu.  Mesela küçükken hırçın olan bir birey, büyüdüğünde de bu değişmiyor. Değişen tek şey bunu kontrol altına alabilmesi. Yine mesela, bir birey hırçınlığını, küçükken annesinin almadığı bir oyuncak üzerine annesine vurarak ortaya atabiliyor, büyüdüğünde bunu yapamadığı için –ki yapanlar var- başka yollarla dikta ediyor hırçınlığını. Ne bileyim işte bağırma olur, çağırma olur, başka bir tavırla falan. Değişen tek şey iletişim aracı diyelim. Bence güzel ve açıklayıcı bir örnek olur. Evet. Değişen tek şey o hırçınlığını ilettiği araç. Tıpkı 20 yıl önce mektup yazarken bugün e mail atmamız gibi. Duygularımızı yine insanlara aktarıyoruz ama elektronik mektuplarla.

Ben de bu insanların arasındayım. Böyle insanlardanım. Milyarlarca birey gibi. Piç lakabını uygun gördüler mahallede küçükken, bu konuşkanlığımdan ve her boku yemeye müsait cesaretimden gelen bir lakaptı. Ama ben hep üzüntülü oldum. Neden böyle olduğuma dair de en ufak bir fikrim yok. Bazen kendimle çok dalga geçiyorum bu konuda. Bazen kızıyorum. Neye olduğunu bilmediğim bir şeye kırgınım. Hem de kendimin farkında olduğumdan beri. Tabii bunu saysak elli bin tane faktöre mal edebiliriz. Aile deriz, çevre deriz, rol modeller deriz, deriz ha deriz. Kılıf dikmekte üstümüze yok insanoğlu olarak. Ama neden böyle? bilmiyorum. Bir çocuk düşünün ki, 11 yaşında ve arkadaşları arsada mahalle maçı yaparken o kendi gibi birkaç arkadaşını yanına almış, arsanın bir kenarında bonibonlarla “intiharcılık” oynuyor. Ya da inşaattan kuma atlarken arkadaşları, bu yine kendi tebaası ile kuma atlarken intiharcılık oynuyor. İşte o sik kafalı çocuk bendim. Böyle davranmamın bir sebebi yoktu. Olmadı. Yani bir yerden görmüş değilim. Bir filmden, etraftan vs. hep içgüdüsel. Müntehirlik, benim karakterimdir. Atatürk’ün özgürlük hakkında söylediği gibi oldu değil mi? evet, bence de. Kemalistler şimdi buna da laf ederler ama hiç umrumda değil. Şaka şaka. Böyle sığ yorumlar çıkartacaksanız gidin zaten buradan.  Her neyse. Bu müntehirlik kavramını zaten 18 yaşındayken falan öğrendim. Yani yaşadığım durumun isminin müntehirlik olduğunu. Gerçekten ölümden hiç korkmuyorum. Bazı insanlarla bunu konuşurken dehşete düşüyorlar, konuyu değiştirmek istiyorlar, inanılmaz rahatsız oluyorlar. Neyden? Ölümden. Ölümden korkmak bence fazlaca yaşam hastalığına kapılmış olmak demek. 

Evrende hiçbir şeyin gerçek olmadığını biliyoruz değil mi? Duygular, fiziksel varlıklar, maneviyat dediğimiz bir takım kalıplar. Bir gün bunlar yok olup gidecek. Asıl sahibine geri dönecek içimizdeki ışık. O zaman koca bir “hiç” olacağız işte. Aşk acısından misal vereyim. Ne kadar acayip değil mi aşk dediğimiz kavram. Bizi süründüren, hayatımızı bir cesede çevirip nekrofilce takılan bir his. Ama kocaman bir simülasyon. Sevgi diye adlandırdığımız o muhteşem hissin aslında sadece bir oksitosin hormonu salınımı olmasına ne diyeceksin? Bu büyük bir simülasyon değil midir? Uyuşturucudan tek farkı bunu torbacıdan almıyorsun, kendi vücudun üretiyor.  Aşk mesela, serotonin, dopamin ve oksitosinlerin birlikte takılmasıyla hissettiğimiz bir durum. Yani bir sıvı var, bir yakıt var bunu sağlayan. O halde bitebilir. E bitiyor da. Mesela liserjik asit de aşırı miktarda dopamin salgılatır. Yani bir kadını sevmekle hissettiklerimizi minnacık bir pul ile de hissedebiliriz. Üstelik daha uygun fiyata ve sonunda acı yok. 

Her şey simülasyon. Her şey çok fazla yapay. Bütün bu yaşadıklarımız basit birer hormon salınımı ya hu! Neden bu kadar saplanmışız ki bunlara, ölümden bu kadar korkuyorsunuz?  Bilmiyorum. Hakikat ağırdır. İnsanı çökertir.  Ben korkmuyorum. Elbette içgüdüsel olarak bir gıdıklanma oluyor, 29 yıldır yaşama maruz kalan, onu bir alışkanlık haline getiren bir insan için normal bu.

Her şeyin simülasyon olduğu yetmiyormuş gibi bir de her şey o kadar zor ki. God modunda bütün karşı karakterler.  İşte bütün bunların yalandan dolandan ibaret olduğunu algıladığım için –ya da böyle algıladığım için- istiyorum ölümü. Yaşamımdan –bazı zamanlar hariç- hiç keyif almıyorum. Yaşamımdan demeyeyim, yaşamaktan. Yaşıyor olmak pek eğlenceli bir hadise değil.  Ne bileyim işte. Gerçekten samimi diyorum bunları. Delirmedim. Ya da intihar etmeyeceğim –en azından şimdilik- sadece fikrim bu yaşamak üzerine. Nesini seviyorsunuz ki yaşamın? Çevreniz, eşiniz, dostunuz, sahip olduklarınız falan değil mi? Ama onlar hep hormon salınımı. Annenize duyduğunuz sevgi, bir kadına/erkeğe duyduğunuz aşk, arabanızı çok seviyor oluşunuz. Hepsi kimyasal birtakım uyuşturucu maddelerin etkisi. Üstelik bunları vücudunuz üretiyor.

Birçok insanın sahip olmadığı şeylere sahibim. Bundan bahsederken biraz rahatsız hissediyorum kendimi ama eminim ki 29 yaşında 8 kitap yazmış olmak, birçok insanın sahip olmak istediği bir konum. Elbette 8 kitap yazmış olmak benim için bir sikimi ifade etmiyor, çok kitap yazmakla olacak bir durum değil ama bahsetmek istediğim de bu değil zaten. O birçok insana göre çok şey ifade ediyor o 8 kitap. Ama bana etmiyor. Neden? Bilmiyorum. Mutsuzum.  Bundan 6 yıl önce benim adımı kimse bilmezdi. Bir korsan cd dükkanım vardı ve iğrenç, leş gibi bir iş yapıyordum. 6 yıl sonra 8 kitap yazmış, edebiyatla ilgilenen her kişinin iyi kötü adına bir yerlerde bir kez de olsa denk geldiği bir adam oldum. Bu kolay olmadı elbette ama yine de mutlu eden bir şey değil beni. Beni ne mutlu eder bilmiyorum. Ölmek harici her şeyi denedim. Onu da denedim aslında ama başarılı olmadığım için denedim diyemem.

Mesela ileride mutlaka ama mutlaka intihar edeceğim. Çok başarılı olsam da, dünyanın en büyük, en tanınmış, en bilmem ne sikim insanı olsam da, para pul, şan şöhret paçalarımdan aksa da yapacağım şey bu. İntihar etmek. Bir müntehire yakışır bir şekilde. Hayatımı kendim sonlandırmak istiyorum. Ancak inançlarım da var. O yüzden bir kaza vb durumlara kurban gitmek benim daha çok işime gelir. Win/win. Gerçekten. Ben birçok kez, yani aklıma geldikçe en yakın zamanda ölmeyi diliyorum. Bir kazayla vs. Normalde baktığın zaman insan böyle bir şey ister mi, bu nasıl bir psikopatlık diyorsun belki ama ölüm neden psikopatlık olsun ki? Çok gerçek bir şey. Gittiğin yerin nasıl olacağını bilmiyorsun diye bu durumu psikopat yapmaz. Sen insansın, bilmediğinden korkarsın. Senin korkaklığın yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Senin bencilliğin yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Neden ölümü korkunç bulurlar?  Sevdiklerini, sahip olduklarını bir daha göremeyecekleri için. İlk sebep bu. İkincisi de hani cehennem falan varsa çifte kavrulmuş lokum gibi olmayalım diye. Ol. Sanki şimdi farklı mı? Fiziksel bir acı hissetmiyor oluşun yanmadığın anlamına mı gelir?

Ben şimdi intihar etmiyorum. Edemiyorum. Haksızlık olur bu aileme. Daha doğrusu sadece babama. Onu düşündüğüm için. Annem ve babam öldükten sonra yapacağım tabii ki de böyle bir şey. O zamanlar geldiğinde benim etrafımdaki yakınlarım, sevdiklerim, sahip olduklarım bana çok kızar belki ama neden? Neden yaşamalıyım? Sen, vücudunun ürettiği kimyasal bir uyuşturucunun kafasını (hayat) seviyorsun diye ben de sevmek zorunda mıyım? bu ne pis bir bencillik? Mesela gerçeklikten örnekleyeyim, ben de bazı şeyleri sever ve içerim, bazı şeyleri de deneyip sevmemişimdir ve bir daha ağzıma sürmemişimdir. Sen de o sevmediğim şeyleri seviyorsundur. Şimdi ben o senin sevdiğin şeyleri sevmiyorum, kendi sevdiğim şeyleri içiyorum diye neden beni korkunç buluyorsun ki?  Ne alakası var deme. Aynı şeylerden bahsediyoruz. Yaşam da bir uyuşturucu etkisidir. Öyle mi diyeyim? Öyle diyeyim dur. Ben örneğin kimyasal uyuşturucu sevmiyorumdur, sen seviyorsundur. Şimdi ben bitkisel uyuşturucular kullanıyorum diye, sen kendi içtiğin kimyasal uyuşturucuyu zorla bana neden kullandırtmak istiyorsun ki? Kendin iç, takıl kafanı yaşa işte. Beni neden tribe sokuyorsun? İşte sahip olduklarımızın “bizim” ölümümüz karşısındaki tavrı da aynen budur.


Eskiden, ilk dönemlerimde çok klas intihar edeceğimi düşünürdüm. Adımı altın harflerle yazdıracak şekilde. Bunu şimdi saçma buluyorum. Elbette ucuz bir otel odasında ölü bulunacağım günü geldiğinde. Ya da hiç bulunmayacak cesedim. Ama şunu söylemeliyim
ki, her şeyi tasarladım bile. Bir yer var. Orada yapacağım bunu. Uzakta. Çok uzakta bir yer. Orada, gün batımına karşı, kaç yıl yaşadıysam o kadar yılda dinlediğim en klas müziklerden bir top 5 yapacağım ve over dose’dan gideceğim.  Planım bu. Maalesef çok vahşice gelebilir ama bunu neye sahip olursam olayım yapacağım. Bir kız çocuğu, bir eş, harika bir aile, mükemmel başarılar. Yine de yapacağım. Zaten öyle bir anda yaptığımda bunun aslında depresif bir durum değil de ne bileyim işte, eşcinsellik gibi, zeki olmak gibi, yetenekli olmak gibi doğuştan gelen bir durum olduğunu idrak edebilirsiniz. Gerçekten.  Aranızda muhtemelen psikologlar, adayları falan da var okuyan. Vah vah herif ne hasta diyor. Sensin hasta. –reddetmek ilk belirtiydi değil mi?- ahaha. Ulan siz insanlar var ya siz… Çarşaf çarşaf yazdık bu gayet doğal bir istek diye, hala bana kendi kafasını yaşadığın uyuşturucuyla saldırıyorsun. Bu psikopatlık, ruh hastalığı falan değil. Ben küçüklükten beri öyleyim.  Bir derviş olabilseydim, o kültürle büyümüş olsaydım,  muhtemelen günün birinde Creedishler gibi bir tarikatın lideri olurdum. İntiharı hakikat bilen, intihar edildiğinde ruhunun tanrıya geri döndüğünü düşünen bir tarikat. Klas.

Ben küçük bir çocukken de böyleydim, ergenliğimde biraz daha hormonal durumlardan dolayı daha tavan yaptı bu, büyüdüm, böyleyim, büyüyorum ve yaşlanacağım, yine böyle olacağım. Ya ben bir zamanlar sevgilisine sarıldığı bir anda “Şimdi siyanür içsek de ölsek böyle ne iyi olur değil mi?” diye soran adamım. Huzurlu bir şey yapıyorsun ambiyans müthiş, kurduğun cümleye bak. Bana normal gelmişti. Hala normal geliyor. Anormal olan tarafı bu kutsal şeyi bir başkasıyla bölüşme fikri. Bu normal değilmiş. Benim için bir ritüel diyebilirim buna. Ritüel neydi, dini vecibeydi. Sürekliliği olan bir durum. İstemek sürekli olan bir durum olduğuna göre ritüel kimliğini verebiliriz.

İçimdeki bu müntehiri bir şeyler yaparak tokatlıyorum şimdilik. Bu da bana “bir şeyleri başarmak” olarak geri dönüyor. Okula gireceğim bu yıl tekrardan, üniversiteye. Güzel bir şeyler olacak umarım.  Daha büyük izler bırakabilmek için o bölümü –dramaturji- okuyacağım.  Eğer aylık 500 euro burs bulabilirsem bu okul Viyana’da olacak. Bulamazsam İzmir’de. Kazanmazsam da kaldırımlarda sürtmeye devam. Yetenek sınavıyla alıyor bölüm. Ve Viyana’da okumak beni global bir adam yapacak. Ama zengin ağbilerin günlük, gereksiz bulduğu, öylesine yaptığı harcamaların tutarına sahip olamadığım için muhtemelen bu iş yatacak. Bu da beni üzüyor mu? hayır. Zaten çok da önemli bulmuyorum ancak hayata değer vermiyor oluşum oturup kös kös ölmeyi beklemeyi de gerektirmez değil mi? Sıkılmayalım işte, bir şeyler yapalım, bir şeyler değişir belki başkaları için diye. Eğlenceli de. Yani yaşamı eğlenceli bulmuyorum ama keyif aldığım zamanlar oluyor. Sürekli mutsuz ve kendisine karşı duruyor değilim asla. Yaşam, yaşanılması da gereken bir olay. Ben sadece istemiyorum bunu. Bazen arkadaşlar çağırıyor gel ortam var diye. Ya sikerim evdeyim hiç çıkamam diyorum. Aynı onun gibi.  İleride öldüğüm yere kadar bir şeyler başarmaya çalışırım işte. Arkamda da bir iz bırakmış olurum.

Son olarak size söylemek istediğim şey; hepiniz müptezelsiniz olm. Kendi bünyenizin ürettiği uyuşturucularla kafayı buluyor, sonra sağa sola sarıyorsunuz yaşamak çok güzel, hayat laylaylom amına koyayım diye. Müptelalar sizi.


Neyse.

Yazımı çok sevdiğim bir şiyirimle bitireyim istiyorum müsaade ederseniz;

Evet! Öleceğim bir gün
Hem de öyle bir öleceğim ki,
intihar bilim dalı olacak
Din olacak, iman olacak
Planları hazırla Lucifer, geliyorum
Bu sefer kanlı bir ihtilal olacak!



Batuhan Dedde



Al bu da bölüm sonu canavarı olsun:


3 Nisan 2016 Pazar

1 Dergi 3 Kitap ve 1 Yavşak

Merhaba,

N’aber? Ben çok manik. Sonra da depresif. Bazen öyle oluyor ki, öyle neşe doluyorum, deli fişek gibi oluyorum. Haaa, diyorum kendi kendime. İşte yine manik bir evredeyim. Arkasından kesin depresiflik de gelecek, geliyor da bir süre sonra. Gün içinde 10 kere kadara bu tür ataklar geçiriyorum. Alıştım artık ama. Bugün şu geldi aklıma; hayat çok garip. Bunu hepimiz biliyoruz zaten artık. 2 yıl  önce bugünlerde askerdim.  Askeriyede kendimi nasıl öldüreceğim konusunda planlar yapıyor, yazabildiğim kadar çok mektup, şiyir, düzyazı falan yazıyordum. Levin, Moda sahilinde hanımına İsmet Özel şiirleri okuyordu. Bana fotoğraf atıyordu. Bugün napıyoruz peki? Ben çatır çatır yedim kafayı,  Levin ise haftanın 3 günü psikiyatriye gidiyor. Seans başı 250 lira bayılmayayım diye oturup kafayı yedim ben. Evet.

Neyse.

Başka şeyler söylemek istiyorum.

Bizim bir dergimiz var, onu biliyor musunuz? Bazılarınız biliyordur muhtemelen. Çok güzel bir dergi o dergi. Edebiyat dergisi. Ben de



içinde yer alıyorum. Henüz 3 sayısı çıktı, şimdi 4. Sayıyı hazırlıyoruz. AYI Dergi.  Müsaade buyurursanız AYI’dan bahsetmek isterim biraz. Çok değil, biraz.
 
Dergimizi gücümüz yettiğince bedava çıkartıyoruz. Bugüne kadar böyle oldu bu. Son zamanlarda çok sıkıştık, biliyorsunuz maddi gerekliler yerine getirilmeyince hiçbir şey ilerlemiyor. Dedik napalım napalım, eldeki tek seçenek derginin bazı sayılarını ücretli yapmaktı. 

Öncelikle bilmeniz gereken şey, ticareti yapılan bir hadise değil. Yani AYI aldığınızda instagrama fotoğrafınızı koyamazsınız, koyarsanız da pek tutmaz. Yakışıklı erkekler, güzel kadınlar “like” yapmaz. Ama edebiyat anlamında sizi doyurur. Gerçi benim olduğum bir mecra her ne kadar şüphe yaratsa da, ben gerçekten kıyısındayım. Gönülden tam ortasındayım ama böyle uğraş, şunu böyle yapalım moduna geçince kıyıda kalıyorum kasten. Ben gönülden iş yaptığım zaman güzel işler yapıyorum. Buna emin olabilirsiniz. Bu da gönlümden gelen bir iş. 

AYI Dergi gerçekten dolu dolu bir edebiyat dergisi. Çok güzel adamlar, çok güzel kadınlar var içinde. Fiziksel bir güzellemeden bahsetmiyorum. Fiziksel olarak kimseyi tanımıyorum derginin içinde zaten Özgür, Diloş, Anıl hariç.  Onlar da işin mutfağında olanlar zaten, derginin yaratıcıları. Dergi şimdi 5 liraya çıkıyor. Şimdilik böyle. Biraz para biriksin, birkaç sayı çıkartacak kadar para dolsun havuz, sonra birkaç sayı yine eskisi gibi bedava çıkacak. Sonra o havuzdaki para bitince yine birkaç sayı 5 liraya satılacak, sonra yine bedava. Yani her ücretli sayı aslında bir ücretsiz sayı doğuracak.

Altını çizerek belirteyim, yapmak istediğimiz şey ticaret değil gerçekten dergi kavramına uygun bir şeyler üretebilmek. Zaten her şey amatörce yapılıyor bu yüzden. Dağıtımını dahi Özgür kendi yapıyor. Kargoya veriyor, belirli yayınevlerine gönderiliyor falan.  Zor şartlarda çıkan bir dergi, ama tadı leziz bir dergi.  Buna bir el atın ki, ticaret yapanların altında kalmayalım. Bir şeyler üretebilelim. Hatta aranızda babası ya da kendi zengin birileri varsa her ay bizim matbaa masrafımızı finanse etsin, her ay dergiyi bedava çıkartalım. Bu şekilde kendi imkanlarımızla birkaç sayı ücretli, birkaç sayı ücretsiz olarak bir sarmalda devam edecek.

AYI Dergiye facebook ve twitter’dan ulaşabilir, projeleriniz varsa iletişime geçebilirsiniz içine dahil olabilmek için.  Ve nerede satıldığını falan da öğrenebilirsiniz. Bir göz atın derim ben naçizane… Dergiyi almazsanız çocuk ölür!  Napalım oğlum? Aydınlık satanlar gibi metro çıkışında milletin yolunu mu keselim AYI Dergi alın diye? Zaman gastesi gibi her binanın önüne 5’er, 10’ar tane mi atalım? Bize kayyum da atanmaz o kadar fakiriz ki, kayyum gelse cebinde ne varsa bırakır gider. Bu fakirlik cebimizdeki parayı dergiye harcamaktan oldu. Bir şeyler yapabilelim istiyoruz. Direniyoruz. “Büyük” dağıtımcılar ağızlarının suyunu akıtıyor, ahlaksız tekliflerde bulunuyorlar, aylık size şu kadar verelim, içeriği siz hazırlayın, biz basıp dağıtalım diye ama işte o zaman ticaret kavramına meze oluyor. Biz bunu istemiyoruz. O yüzden hepsine “Yok ya biz böyle iyiyiz” diyoruz.  Güzel de para veriyorlar aslında hepimiz aç köpek gibi gezerken o para müthiş bir rakam, neden böyle yaptık ben de bilmiyorum ama bence iyi yaptık. En azından ticareti yapılmayan bir dergi mevcut, diyoruz. Üstelik bunu biz yapıyoruz diyince daha da mutlu oluyoruz. Çogzel lan.



Dergi mevzusu hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Bunun dışında bir de yayınevi gibi bir şeyler, bir oluşumlar oluyorlarlarlar. Oradan kitaplar basılacaklar falan. Ben editör oluyorum oraya. İşler netleştikten sonra kitap bastıracak hevesli arkadaşlarla bir iletişime geçelim. Orada da arayacağımız şey kalite tabii. Bok gibi metinler değil.

Şimdi üç farklı kitaptan bahsedeceğim sizlere. Aslında ikisi tavsiye, biri bahis.

İlk önce Emre Varışlı’dan bahsedeyim.

Emre Varışlı’yı biliyor musunuz, bilmiyorum ama bence bilin, bir göz atın. Öyle herkesin kaldırabileceği şiirler yazmıyor herif, baştan belirteyim. Yani aşırı uçlarda ideolojik görüşler, inançlar vs varsa hiç bakmayın, mideniz bulanır gereksiz yere, aklınız da. Bu kategori dışında kalanlar mutlak suretle baksınlar Emre’nin şiirlerine, düzyazılarına. Enfes. Emre’nin bir de kitabı var, Bir Günahkarın Bilmesi Gerekenler isminde, 6.45 Yayımcılıktan çıkmış bir kitap. Enfes bir kitap. Emre’yi de okuyunuz ve seviniz  ki yeni kitapları da basılsın. Bu çağın büyük şairlerinden biri Emre. Öldüğünde belli olacak bu ama şimdilik yaşasın ve bol bol yazsın. Sonra ölür, acelemiz yok. Emre’nin metinlerinden paylaşacaktım burada, vazgeçtim. Kendiniz bulunuz ve bakınız derim. Fanzinlere sık sık yazılar veriyor, takip edebilirsiniz dilerseniz. Ki muhtemelen biraz okuduktan sonra eşek gibi takip edeceksiniz. Ben de öyle oldu çünkü. Dedim bir bakayım bu herif ne yazıyormuş diye, sonra bir daha çıkmadı o herif günlük stabil ıstıraplarımın arasından.  Muhtemelen çoğunuza da öyle olacak. Yapışıp kalacak. Ha bütün bunlar Emre’nin sikinde olmaz, onu da belirteyim.  Artık kapitalizm falan, dalyarak gibi eleştirel yaklaşımlarım olmuyor çünkü boğazımıza kadar içindeyiz. Bu işlerin bir ekonomisi var maalesef. Yayımcılar vb için. Yazarı demiyorum yazar zaten gariban. Yayımcının matbaası, ofisi, vergisi, cartı curtu. Bir kitabın sürekliliği için maalesef bir getirisi olması lazım. Yayımcının ilgilendiği büyük dilimden biri de bu normal olarak. Emre’yi tanıyıp kitaplarını alacaksınız ki yeni kitabını bassınlar adamın. Ya tamam, almayın kitap mitap ama okuyun Emre’yi.

Emre’nin kitabına buradan ulaşabilirsiniz. 

Sonraki bahsedeceğim adam Onur Köybaşı. Lan ben bu adamı çok seviyorum ya. Bak yazılarını değil he.  Karakter olarak müthiş bir herif.  Bu ortalıkta bittiğimden önce ve sonrasında da hep diyalog içinde olduk, ya herif birine sinirlensin, ne bileyim, hırslansın, sövsün, kızsın, bağırsın, tartışsın. Yok! Adam dünyadaki en sakin şey sanki. Ulan insan hiç mi insani güdülere kaptırmaz kendini?
Şakirt misin be mübarek! Çok güzel bir enerjisi var Onur’un da. Yazdıkları gibi aynı. Bayağıdır bir kitap hazırlığı yapıyordu. Geçenlerde bi laflamıştık, bana haber ver demiştim çıktığında. Birkaç gün önce nefret ve öfkeyle ağzıma kadara tıka basa doluydum. Sabah bir tane antenin hakkımda yazdığı bir şeye denk geldim, bütün nefretimi o çakala kustum. O da sandı ki onu adam yerine koydum ve ona sinirlendim. Tavşan taşa sürtmüş dağı siktim sanmış ya. O hesap. O arkadaşa aşağıda değinicem.. Onur’dan devam…

Neyse. İşte ben o sabah sinirden kendimi kesmek üzereyim. Öyledir çünkü. Ben kan gördüğümde öfkemin yatıştığını biliyorum. İlkel bir durum bu ya da çok hastalıklı ama öyle, napim. Beni böyle sev seveceksen. Kan görmek de bir başkasını değil kendimi kesmekle alakadar. Yani başka birinin kanını akıtmak değil. Benim zararım hep kendime.  Ciddi ciddi kendimi kesmeyi düşünürken Onur bana bir mesaj attı. Link. Al dedi moruk, çıktı kitap. Moruk demedi de. Adam efendi bir adam öyle bizim gibi pis ağızlar kullanmıyor. Gayet akıcı konuşuyor, yazıyor falan. Pasiflora gibi herif be. O haber bütün nefretimi kinimi aldı söktü götürdü… Onur Köybaşı’nın  Beni Yalnız Anla kitabının kapağını çok sevgili Umay Umay yaptı, Lethe Kitap da bastı. Yolu da bahtı da Onur’un kalbi gibi olur umarım.

Kitaba buradan ulaşabilirsiniz: 


Son olarak da kendi kitabıma değineyim.

Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur,  bu haftaiçinden itibaren önce ön satışa açılır, bu hafta bitmeden de muhtemelen raflarda olacak. En geç bir dahaki hafta olur. Ama olacak. Bu hafta satışı başlıyor.  Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, gerçek bir kitap oldu. Yazdığım diğer 7 kitabı yutacak güçte bir kitap. Eski yazdıklarıma bakıyorum, örneğin çapulcu, şimdi çok zayıf geliyor bana o kitap. Oysa ilk çıktığında en iyi kitabım derdim. Şimdi bazen utanıyorum bile yazdıklarım için. Eski kitapları da bir elden geçireceğim mutlaka boş vakit buldukça. Yeni edisyonlar falan. Şimdilik en iyi kitap bu oldu. Gerçekten içinde edebiyat var.



Şimdi gelelim birkaç paragraf üstte belirttiğim denyonun hadisesine.

Şimdi bu vatandaşı hepiniz biliyorsunuz.  Kendisi sosyal medyanın demografik yapısındaki kadın kitlenin nereden baksan tamamını taciz etmiş bir vatandaş. Bunu biliyoruz. Bu cepte.

Kronolojik bir sıralama yapacak olursam bu konuda. Şimdi bu herze, gerek kendi, gerek çevresinde birikmiş insanlar aracılığıyla var olduğu günden beri periyodik aralıklarla kullandığı bütün sosyal medya mecralarından bana arada bir sallar. Capsler gelir falan. Hala duruyor bende bir sürü capsi bana ettiği laflarla ilgili… Ben bu herzeyi, tanımazdım, etmezdim. İlk bu şekilde öğrendim varlığını. Biri bir gün mesaj atmıştı, birkaç yıl önce. “Ağbi, A*taç sana böyle böyle demiş” diye. O kim amına koyim, diye insani bir tepki vermiştim. Sonra bu tür şeyler arada bir oldu, hiç siklemedim.  Sonra bunun sıkıştırdığı kadınlardan biri, işini patlattı. Hee dedim. Madem bu kadar düşmüş, bir de ben vurayım. Maklube soğuk yenen bir yemektir sonuçta.  O gün taciz falan durumlarıyla ilgili bir yazı yazdım. Sonra kaldırdım o yazıyı. Çünkü öyle bir herifin bloğumda yer işgal etmesini gereksiz buldum.  E biraz da zehri akıtmış olmanın verdiği ferahlık da var. Kaldırdım yazıyı. O gün iyi linç oldu yalnız zevata. Ben haklı linci çok severim. Oğlum gerçekten inanılmaz keyifli bir şey haklı linç. Linç kültürü gelişmiş bir toplumuz zaten. Haklı olunca ballı börek gibi oluyor. Şimdi muhtemelen bunu “aşırı” duyarlı kişiler de okuyor, linç kelimesini duyunca yüzünü buruşturuyor falan. Nedir haklı linç? Mesela Ensar Vakfındaki o leş olayın faillerini elimize verseler, linç etsek. Kim zevk almaz bundan? Var mıdır onları yapmayın linç kötü bir şeydir diye savunacak olan? İşte haklı linç böyle bir şey oluyor.

Neyse.

Ben bu hergele için o zaman iyi bir yazı yazdım. Tacize bakış açımı anlattım vs. Ha şunu da biliyoruz, yüzlerce ondan var buralarda maalesef.  O  konuda beni yanlış anlayan arkadaşlar olmuş. Onlar için bir açıklama yapmak istiyorum. Çünkü bu kamille ilgili düşüncelerimi paylaştığım yazıdan sonra, küfürlü tweetlerimle alakalı bazı zamanlarda tepkiler aldım. İşte sen hani karşıydın böyle şeylere vs. gibisinden. Canım, ben eril dil, cinsiyetçi küfür gibi kavramları duymuyorum, bilmiyorum, anlamıyorum, işime gelmiyor. Ben kaba bir adamım. Küfürlü konuşmam, kaba bir adam olmam, tacizi meşru gördüğüm anlamına gelmez herhalde değil mi? Bu tepkileri verenler genelde uç noktadaki feminist arkadaşlar. Hiç sevmem. Feministleri değil, uçlarda olan her şeyi. Bu konuda hippilere de bakış açım Cartman’ın aynısı. Her şeyde aynı bu hissiyatım. Çok uç oldu mu, üzülüyorum, geriliyorum falan.

Neyse.

Bu hergele, bana sonradan facebook üzerinden mesajlar attı. Kitabımı yakıyorlar ühühühü diye ağlaştı özünde ama artistliği de elden bırakmadı. İşte kitaplarımı yakıyorlar, sen sevinmişsindir bir rakip azaldı diye, gibisinden kendine yakışacak salaklıkta mesajlar attı. Ben de kendime yakışacak seviyede “Sen kimsin ki ben seni rakip olarak göreyim lan dallama” dedim, başka başka ezikledim söylediklerimle. Şimdi burada capslerini paylaşmayacağım, gerenk yok.  O mesajlaşmanın sonunda, kendisine, adam değilsin, karaktersizsin vb gibi şeyler söyledikten sonra en azından bundan sonra hayatına ve kendine iyi davran dedim. O da bebeğimsin, öpüyorum kocaman diye ayaküstü beni de tacizledi amk. Bende o sevimli öpüyorumlu mesajına küçük bir mü’min latifesiyle cevap vermek isteyip, “ayaklarımı da öper misin, senin kitaplardan okumam ama” diyerek cümle sonuna kalp koydum.  O da ben seninkileri okumuştum ama aramızdaki insaniyet farkı bu, falan dedi saçmaladı. Sonra ben cevap yazmadım, siklemedim falan. Devam ettim normal yaşantıma. Bu arkadaş, o dönem araya paralelciler hariç herkesi koyup, kendine bir komplo kurulduğunu söyledi. Paylaşılan yüzlerce tacizli capsin photoshop olduğunu belirtti, tipik toplumsal bir hastalığının olduğunu belli etti kısa deyişle. Bunlardan önce de bu capslerdeki diyalogların kendisine ait olduğunu, istediği gibi yaşayabileceğini falan söylemişti ama yukarıda dedim ya, haklı linç ballı börektir. Bunun tadını alan herkes alakası olsun olmasın ağzına sıçınca, geri adım atmak zorunda kaldı.  Sonra da ilgilenmedim bu durumla. O gün ilgilenme gereği hissettim. Hem o ballı börek mevzuları, hem de bu yavşak, birkaç kere bana yakın kadınlara da aynı şeyi yapmıştı. Hazır yakalamışken sikeyim dedim, öyle de yaptım. Şimdi ben belirttim bunu ama yine belirteyim, küfürbaz bir adamım, lağım gibi bir adamım. Birine “orospu çocuğu” diye de küfür ederim, “ananı sikeyim” diye de küfür ederim, “babanı götünden sikerim” diye de ederim. Bunları hep sokaklarda öğrendim. Pis şeyler ama güzeller her pis şey gibi. Şimdi ben bu küfürleri kullanıyorum diye, tacize karşı olamıyorum bazı arkadaşlar için. Samimi gelmiyorum. Ben bu küfürleri ederken kafamda hiçbir zaman bir vajinaya bir penisin girdiğini hayal etmiyorum ya da birilerinin validesinin bedenini sattığını metruk sokaklarda… Sadece bir kalıp olarak küfür. Hepsi bu. Kafamda canlanan bir şey yok. Otomatik kodlanmış bir durum. Ha hoş mu? Evet.aasdfasdf Küfür çok güzel bir şey olm. Şeytan was here.

Şimdi konuyu bağlıyorum.

1.5 yıldır çok sürünmeli bir hayatım var. Ruhsal, duygusal ve fiziksel olarak yerle yeksanım. O kadar kendimden geçmişim ki, bazı anlar cinayete teşebbüs edesim geliyor. Gerçekten. Bu kötü bir sıkıntı benim için. Bazen korkuya kapılıyorum. Potansiyel tehlikem var bana göre. Bu beni ürpertir. Ciddi bir ruh bozukluğu hasıl oldu bende bu 1.5 yılda. Birkaç gün önce de tamamen un ufak ettim kendimi. O gün, gece elbise dolabımı yumrukladım, duvarları, arada babama da salladım bir tane. Çünkü elimdeki jileti almaya çalışıyordu. Ben kendimi kesecektim amk o jiletle. Babam o gün işe gitmedi, nöbet bekledi evde beni. Bir şey yapmayayım diye kendime. O gün nasıl istiyorum ama istenmeyen olaylar olsun. Ya birileri benim ağzımı burnumu kırsın ya ben birilerini. Yani ölsem, öldürsem, o derece gözüme gelmez. Gelmezdi de gerçekten. İyi ki kötü bir şey olmadı bunu şimdi idrak ediyorum. Lan şaka maka düşündükçe gerçekten cinnet geçirmişim he.


O gün elim ayağım titriyor, klavyenin tuşlarına basamıyorum öyle bir titreme. Biri bana caps attı. Her zamanki gibi bu arkadaş. Periyodik işini yapıyor. Üzerime leş nefesini üfürüyor. Bu zamana kadar bunu defalarca yaptı, siklemedim. Capsi atanlara “Ya siktirin edin aq biz işimize bakalım” deyip güldüm geçtim. O sabah içimdeki nefreti, öfkeyi, kini, siniri boşaltacak bir yer lazımdı. Aranıyorum resmen. Gerçekten kin, insanın içini kesiyor. O kadar nefret yüklenmişim ki gece sabah sırtım sancılandı resmen. Bir baktım bu hergele çıktı yoluma. Bence onu Allah gönderdi. Göndermeseydi belki de dışarıda birine sataşıp ölecek/öldürecektim. Türkiye ne kadar manyak bir memleket oldu ya. Ne kadar rahat söylüyorum değil mi birini öldürebilirdim/ölebilirdim diye. Ama öyle. Gerçekten çok ucuz bu ülkede ölmek de öldürmek de. Maalesef. Birkaç saat öncesinde öfkeden gözü kör olan ve babasına yumruk atan bir adam, takdir edersin ki hiçbir şeyi siklemez değil mi? O kadar kördür yani. Bu capsi görünce ben dedim tamam ya. Bunu bi tahrik edeyim ki, bana gak guk etsin, gel lan falan desin. Gidip her şeyi çözeyim. Öleyim ya da öldüreyim. Rahatlayayım. Cinnete bak! Şimdi fark ediyorum bunun korkunç boyutunu. Herif bi gel falan dese, akşam haberlerdeyiz. Ya o yok, ya ben. Onu karşıma çıkartan Allah, aynı zamanda ikimizi de koruyordu.

Bu coğrafyada bir erkeğin gözünü sinirden kör etmek için bazı keywordler vardır.  Hassas alanlarına dokunursan, çözülür. Öyle düşündüm. Bir erkeğe hatta bir insana edilebilecek en ağır küfrü ettim. Karını sikerim dedim adama. Bunu şu anda bile yazarken kendimi rahatsız hissediyorum. Bunu kabul ediyorum, çirkin ve kötü. Ancak, o anda diyorum ya, öyle kördüm ki. Ya ben herif beni çağırsın da cinayet işlensin diye düşünüyorum amk bunu mu düşünebilecem o anda? Ve bu cinayet konusunda ciddiyim yani hayatımı  o kadar asmışım ki duvara. Sikimde değil hiçbir şey. Neyse. Ben bu küfrü ettim,  benimle olan diyaloğunun capsini de ekledim.

Bu gevşek, özelde ağlak bir gevşek, meydanda kendini satıyor. Pazarlıyor. Böyle asi tavırlar,  ben marjinalim falan. Ama özelde de kediden korkup da kaçan pincher gibi.

Ben bu arkadaşa o ağır küfrü ettim. Tahrik olsun da karşılık versin, kan dökelim diye. Bu tabii o cümlenin iğrençliğini hafifletmez ama dediğim gibi, bir delirme anıydı. 20 dakika kadar sonra lan ne saçma iş oldu bu diye kaldırdım. Kendisinin amına koyayım, onu siklediğim yok da. O zavallıya değer vermiş bir kadın var, ona ayıp oldu nazarımda. Kadını da tanımıyorum üstelik. O yavşaktan değil ama kadından özür diliyorum.

Sonra bu yavşak ne yaptı? Benim yazdığımın capsini alıp profilinde paylaştı. Ama sadece küfrümü. Kendi yazdığı ağlak mesajlarını değil. Yazdığına da not iliştirdi, kendini sıyırmaya çalıştı aradan. Vay efendim bu adam bana taciz olayında neler yazdı, neler söyledi bugün anam karıma küfür ediyor, işte bu işler bu marjinal faşistlere kaldı.

1)      Marjinal ben değilim. Ben bildin semt adamıyım. Mahalle çocuğuyum. Marjinal dediğin zaman, topuklu ayakkabılardan şarap içerek kutlama yapan, ayak parmakları arasında biriken kiri emip histerik zevkler alan adamlar geliyor aklıma. Tanıdık geldi mi?
2)      Faşist kelamı. Bu kelam öyle bir kelam olmuş ki, sik gibi herkesin ağzında. Kendine ters gelen bir şey olduğu zaman ilk yapıştırdığı şey bu. Faşist. Hele ki böyle sol ağızlı söylemlerde bulunan, bir zümreye aitmiş gibi gösteren kendini, böyle adamlar/kadınlarda/insanlarda çok bu durum. Genelde fraksiyon kelimesini de çok kullanır bunlar. Dfdsafasfdfad


Sonra bu sik kafalının o paylaştığı iletiye, “tamamını paylaş, kaşınma. Adamı sikerler” diye bir yorum yaptım. Sildi. Sonra bir yorum daha yaptım. Onu da sildi. Vay faşist vaahahahaasfdasfd

Amaç neydi bilmiyorum. Belki ona geri dönüş yapacağımı biliyordu, kaybettiği imajını geri alma çabası. Açıklamasında ev arkadaşı ile girdiği normal bir diyalog olduğunu söylemişti. Normal diyalog şuymuş;

-Batuhan Dedde’nin kitabı çıkıyormuş duydun mu?
-ismi neymiş?
-Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur
-Mezar Taşını Sikeyim Onun.

Bu diyaloğa ev arkadaşıyla girmiş. Sonra da onu sosyal medyada paylaşma gereği duymuş. Ben arkadaşlarımla zamanında onun hakkında girdiğim diyalogları yazarsam, TİB benim hesaplarıma erişimi engeller. 

Ben zamanında bana "Çapulcu" diye hakaret ettiğini düşünen adamın o kelamını alıp kitap ismi yapmış bir insan evladıyım, "Mezar taşını sikeyim onun" cümlesine alınır mıyım sence? O kamil sandı ki ona sinirlendim öyle, muhtemelen suyu da akmıştır, ooo tamaam sinirlendirdim diye de. Benim öfkem başkaydı annem be. O anda sen denk geldin. Ahmet, Mehmet olsa onlar denk gelmiş olurdu. 


Hiçbir zaman yazar olduğumu iddia etmedim. Aksine çok varoş bir adamım. Az biraz edebi bilgim var, bir şeyler yazabiliyorum, varoşla bunu harmanlayınca ben çıktım ortaya işte.  Yani benden o kadar çok feminen hassasiyetler, cinsiyetçi küfürsüzlük, eril dil kullanmama gibi şeyler beklemeyin. Ya da naif durumlar.  Ben kaba bir adam olduğumu söyledim bilakis. Kaba bir adam olmam, tacize göz yumacağım anlamına gelmiyor. Benim algım bu şekilde. Eril dil kullanmak benim için tacizkar bir durum değil. Algım böyle. Gerisi sizin algınızın problemi.  Ben böyle bir adamdım. Şimdi de böyle bir adamım. Muhtemelen ölürken de böyle bir adam olacağım. Birine uzaktan ananı sikeyim demek benim için sadece bir küfür. Asla fiilen düşünmediğim bir durum. Keza babaları da çok sık kullanırım küfürlerimde, eşitliği sağlamak adına. 

Şimdi bu yavşağa yine bu blogta yer verdim, bu benim için rahatsız edici bir durum ancak, olay kendimle bağıntılı olduğu için, vermek zorunda kaldım. Kaldı ki kendime de çok kızıyorum amına koyim onlarca kere siklemedim herifi. Nasıl düştüm o gün tongaya da kaale aldım, cevap verdim, öfke kustum, bilmiyorum. Lanet olsun bana bence. Ne gerek vardı? Bak şimdi o yüzden herif yer buldu kendine burada. Püh Abv.


Neyse. Dedim ya, ağır bir küfür ettim yarrak kafalıya. Kasten yaptığım bir şeydi. Aynı sertlikle cevap versin de, kavga edelim. Fiziksel bir kavgadan bahsediyorum. Fakat olmadı. İyi ki de olmadı. O gün çünkü hayatımı askıya aldım. İkimize de yazık olurdu. En çok bana yazık olurdu öyle bir adamı öldürüp de hapiste çürümek milyon kere ölmek gibi gelirdi bana. Ama şunu söyleyebilirim, Allah büyük bir gezegen, dünya küçük bir şehir, İstanbul ufak bir mahalle. Kendisini bir yerde denk getirirsem, mutlaka tokatlayacağım… Aşırı darbe değil bahsettiğim. Lisede müdür yardımcısı döverdi ya bizleri, sağlı sollu seri tokat. Öyle tokatlamak. 


İronimi de yapayım;

BİR UMUTTUR YAŞAMAK ASDFASDFASDFASDF

Haydi hayırlı traşlaaaarrrrrrrrrrrrrrrr


Batuhan Dedde

Kendisine bu şarkıyı armağan etmek isterim, sözlerine dikkat etmesini salık veririm. Yalnız bunun sözlerinin bir kısmını aramızda geçen gerilime göre düzenleyip, ben yüzüne bakıp da söylüyorum gibi tahayyül etsin asdfadsfas  

bölüm sonu canavarı olarak:

Küçük bir not daha düşeyim, ben sokak adamıyım, ben yeraltıyım demekle öyle olunmuyor. Hayatında hiç kaldırımda uyumamış, götünden bıçaklanmamış bir adam altkültürün en leş katındayım diyemez. Dİ-YE-MEZ. Neymiş? Müslüm denen hıyar. ay yok o başka bir şeydi. asdfasd