Müzik

23 Nisan 2016 Cumartesi

Müntehirnâme

Merhaba,

Birçoğunuz, eskiden beri beni takip ediyor. Bunu defalarca söylüyorum ama söylemekten keyif aldığım bir şey. Birçoğunuz beni takip etmeye/okumaya başladığında liseye gidiyordu, şimdi çoğu üniversiteden mezun oldu, aile kurdu ya da mezun olmak üzere. Bu beni mutlu eden bir ilgi. Teşekkür ediyorum samimiyetinize. Beni mutlu ediyorsunuz anlık da olsa. Anlık olmasının sebeplerine değineceğim aşağıda.

Yine birçoğunuzun bildiği gibi, baharlarım hep sert geçiyor. İlk ve son adı altında iki bahar biliyorum, ikisi de genelde içimden geçip gider. Giderken de bir şeyler hatta çok şeyler söküp alır. Teşekkürler baharlara da. İlkbaharlarda ayrı, sonbaharlarda apayrı bir depresyon yaşıyorum. Bu neden böyle bilmiyorum ama kendimin farkına vardığım günden itibaren hep böyle oldu. Gereksiz bir hüzün, gereksiz bir ağlaklık, gereksiz bir tükenmişlik sendromu. Oysa ilkbahar ne kadar güzel değil mi? Her şey uyanıyor, en güzel renklere bürünüyor falan. İnan hiç sikimde değil bunlar. Olmuyor.  Geçenlerde –nerede olduğunu hatırlamıyorum- bir laf etmiştim, ilkbahar bunalımıyla ilgili. Artık öyle çok sert geçmiyor sanki barıştım gibisinden laflar etmiştim. Yanlış bir çıkarımda bulunmuşum. Yine o ağzına sıçtığımın bunalımı gelip oturdu göğsüme 2-3 gündür.  Zihin ne kadar kötü bir varlık. En büyük düşman gibi. Böyle zamanlarda hep en kötüyü çıkartıp koyuyor önüme. 

Sonbahar bunalımlarıma değinmek bile içimi kanırtan bir şey. Bilmiyorum neden böyle. Ben insanların karakterleriyle birlikte doğduğuna inanırım. Yani yukarıdan gelirken seninle birlikte vücut bulan şey sadece bir ruh değil aynı zamanda karakterin de. Burada insanların “karakteri gelişti/oturdu” vb söylemlerini geçerli bulmuyorum. Burada olan sadece minik rötuşlar.  Entegre ve yekpare bir karakterle geliyorsun. Burada gördüklerin, duydukların, yaşadıkların o yekpareliğe ufak dokunuşlar yapıyor. Hepsi bu.  Mesela küçükken hırçın olan bir birey, büyüdüğünde de bu değişmiyor. Değişen tek şey bunu kontrol altına alabilmesi. Yine mesela, bir birey hırçınlığını, küçükken annesinin almadığı bir oyuncak üzerine annesine vurarak ortaya atabiliyor, büyüdüğünde bunu yapamadığı için –ki yapanlar var- başka yollarla dikta ediyor hırçınlığını. Ne bileyim işte bağırma olur, çağırma olur, başka bir tavırla falan. Değişen tek şey iletişim aracı diyelim. Bence güzel ve açıklayıcı bir örnek olur. Evet. Değişen tek şey o hırçınlığını ilettiği araç. Tıpkı 20 yıl önce mektup yazarken bugün e mail atmamız gibi. Duygularımızı yine insanlara aktarıyoruz ama elektronik mektuplarla.

Ben de bu insanların arasındayım. Böyle insanlardanım. Milyarlarca birey gibi. Piç lakabını uygun gördüler mahallede küçükken, bu konuşkanlığımdan ve her boku yemeye müsait cesaretimden gelen bir lakaptı. Ama ben hep üzüntülü oldum. Neden böyle olduğuma dair de en ufak bir fikrim yok. Bazen kendimle çok dalga geçiyorum bu konuda. Bazen kızıyorum. Neye olduğunu bilmediğim bir şeye kırgınım. Hem de kendimin farkında olduğumdan beri. Tabii bunu saysak elli bin tane faktöre mal edebiliriz. Aile deriz, çevre deriz, rol modeller deriz, deriz ha deriz. Kılıf dikmekte üstümüze yok insanoğlu olarak. Ama neden böyle? bilmiyorum. Bir çocuk düşünün ki, 11 yaşında ve arkadaşları arsada mahalle maçı yaparken o kendi gibi birkaç arkadaşını yanına almış, arsanın bir kenarında bonibonlarla “intiharcılık” oynuyor. Ya da inşaattan kuma atlarken arkadaşları, bu yine kendi tebaası ile kuma atlarken intiharcılık oynuyor. İşte o sik kafalı çocuk bendim. Böyle davranmamın bir sebebi yoktu. Olmadı. Yani bir yerden görmüş değilim. Bir filmden, etraftan vs. hep içgüdüsel. Müntehirlik, benim karakterimdir. Atatürk’ün özgürlük hakkında söylediği gibi oldu değil mi? evet, bence de. Kemalistler şimdi buna da laf ederler ama hiç umrumda değil. Şaka şaka. Böyle sığ yorumlar çıkartacaksanız gidin zaten buradan.  Her neyse. Bu müntehirlik kavramını zaten 18 yaşındayken falan öğrendim. Yani yaşadığım durumun isminin müntehirlik olduğunu. Gerçekten ölümden hiç korkmuyorum. Bazı insanlarla bunu konuşurken dehşete düşüyorlar, konuyu değiştirmek istiyorlar, inanılmaz rahatsız oluyorlar. Neyden? Ölümden. Ölümden korkmak bence fazlaca yaşam hastalığına kapılmış olmak demek. 

Evrende hiçbir şeyin gerçek olmadığını biliyoruz değil mi? Duygular, fiziksel varlıklar, maneviyat dediğimiz bir takım kalıplar. Bir gün bunlar yok olup gidecek. Asıl sahibine geri dönecek içimizdeki ışık. O zaman koca bir “hiç” olacağız işte. Aşk acısından misal vereyim. Ne kadar acayip değil mi aşk dediğimiz kavram. Bizi süründüren, hayatımızı bir cesede çevirip nekrofilce takılan bir his. Ama kocaman bir simülasyon. Sevgi diye adlandırdığımız o muhteşem hissin aslında sadece bir oksitosin hormonu salınımı olmasına ne diyeceksin? Bu büyük bir simülasyon değil midir? Uyuşturucudan tek farkı bunu torbacıdan almıyorsun, kendi vücudun üretiyor.  Aşk mesela, serotonin, dopamin ve oksitosinlerin birlikte takılmasıyla hissettiğimiz bir durum. Yani bir sıvı var, bir yakıt var bunu sağlayan. O halde bitebilir. E bitiyor da. Mesela liserjik asit de aşırı miktarda dopamin salgılatır. Yani bir kadını sevmekle hissettiklerimizi minnacık bir pul ile de hissedebiliriz. Üstelik daha uygun fiyata ve sonunda acı yok. 

Her şey simülasyon. Her şey çok fazla yapay. Bütün bu yaşadıklarımız basit birer hormon salınımı ya hu! Neden bu kadar saplanmışız ki bunlara, ölümden bu kadar korkuyorsunuz?  Bilmiyorum. Hakikat ağırdır. İnsanı çökertir.  Ben korkmuyorum. Elbette içgüdüsel olarak bir gıdıklanma oluyor, 29 yıldır yaşama maruz kalan, onu bir alışkanlık haline getiren bir insan için normal bu.

Her şeyin simülasyon olduğu yetmiyormuş gibi bir de her şey o kadar zor ki. God modunda bütün karşı karakterler.  İşte bütün bunların yalandan dolandan ibaret olduğunu algıladığım için –ya da böyle algıladığım için- istiyorum ölümü. Yaşamımdan –bazı zamanlar hariç- hiç keyif almıyorum. Yaşamımdan demeyeyim, yaşamaktan. Yaşıyor olmak pek eğlenceli bir hadise değil.  Ne bileyim işte. Gerçekten samimi diyorum bunları. Delirmedim. Ya da intihar etmeyeceğim –en azından şimdilik- sadece fikrim bu yaşamak üzerine. Nesini seviyorsunuz ki yaşamın? Çevreniz, eşiniz, dostunuz, sahip olduklarınız falan değil mi? Ama onlar hep hormon salınımı. Annenize duyduğunuz sevgi, bir kadına/erkeğe duyduğunuz aşk, arabanızı çok seviyor oluşunuz. Hepsi kimyasal birtakım uyuşturucu maddelerin etkisi. Üstelik bunları vücudunuz üretiyor.

Birçok insanın sahip olmadığı şeylere sahibim. Bundan bahsederken biraz rahatsız hissediyorum kendimi ama eminim ki 29 yaşında 8 kitap yazmış olmak, birçok insanın sahip olmak istediği bir konum. Elbette 8 kitap yazmış olmak benim için bir sikimi ifade etmiyor, çok kitap yazmakla olacak bir durum değil ama bahsetmek istediğim de bu değil zaten. O birçok insana göre çok şey ifade ediyor o 8 kitap. Ama bana etmiyor. Neden? Bilmiyorum. Mutsuzum.  Bundan 6 yıl önce benim adımı kimse bilmezdi. Bir korsan cd dükkanım vardı ve iğrenç, leş gibi bir iş yapıyordum. 6 yıl sonra 8 kitap yazmış, edebiyatla ilgilenen her kişinin iyi kötü adına bir yerlerde bir kez de olsa denk geldiği bir adam oldum. Bu kolay olmadı elbette ama yine de mutlu eden bir şey değil beni. Beni ne mutlu eder bilmiyorum. Ölmek harici her şeyi denedim. Onu da denedim aslında ama başarılı olmadığım için denedim diyemem.

Mesela ileride mutlaka ama mutlaka intihar edeceğim. Çok başarılı olsam da, dünyanın en büyük, en tanınmış, en bilmem ne sikim insanı olsam da, para pul, şan şöhret paçalarımdan aksa da yapacağım şey bu. İntihar etmek. Bir müntehire yakışır bir şekilde. Hayatımı kendim sonlandırmak istiyorum. Ancak inançlarım da var. O yüzden bir kaza vb durumlara kurban gitmek benim daha çok işime gelir. Win/win. Gerçekten. Ben birçok kez, yani aklıma geldikçe en yakın zamanda ölmeyi diliyorum. Bir kazayla vs. Normalde baktığın zaman insan böyle bir şey ister mi, bu nasıl bir psikopatlık diyorsun belki ama ölüm neden psikopatlık olsun ki? Çok gerçek bir şey. Gittiğin yerin nasıl olacağını bilmiyorsun diye bu durumu psikopat yapmaz. Sen insansın, bilmediğinden korkarsın. Senin korkaklığın yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Senin bencilliğin yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Neden ölümü korkunç bulurlar?  Sevdiklerini, sahip olduklarını bir daha göremeyecekleri için. İlk sebep bu. İkincisi de hani cehennem falan varsa çifte kavrulmuş lokum gibi olmayalım diye. Ol. Sanki şimdi farklı mı? Fiziksel bir acı hissetmiyor oluşun yanmadığın anlamına mı gelir?

Ben şimdi intihar etmiyorum. Edemiyorum. Haksızlık olur bu aileme. Daha doğrusu sadece babama. Onu düşündüğüm için. Annem ve babam öldükten sonra yapacağım tabii ki de böyle bir şey. O zamanlar geldiğinde benim etrafımdaki yakınlarım, sevdiklerim, sahip olduklarım bana çok kızar belki ama neden? Neden yaşamalıyım? Sen, vücudunun ürettiği kimyasal bir uyuşturucunun kafasını (hayat) seviyorsun diye ben de sevmek zorunda mıyım? bu ne pis bir bencillik? Mesela gerçeklikten örnekleyeyim, ben de bazı şeyleri sever ve içerim, bazı şeyleri de deneyip sevmemişimdir ve bir daha ağzıma sürmemişimdir. Sen de o sevmediğim şeyleri seviyorsundur. Şimdi ben o senin sevdiğin şeyleri sevmiyorum, kendi sevdiğim şeyleri içiyorum diye neden beni korkunç buluyorsun ki?  Ne alakası var deme. Aynı şeylerden bahsediyoruz. Yaşam da bir uyuşturucu etkisidir. Öyle mi diyeyim? Öyle diyeyim dur. Ben örneğin kimyasal uyuşturucu sevmiyorumdur, sen seviyorsundur. Şimdi ben bitkisel uyuşturucular kullanıyorum diye, sen kendi içtiğin kimyasal uyuşturucuyu zorla bana neden kullandırtmak istiyorsun ki? Kendin iç, takıl kafanı yaşa işte. Beni neden tribe sokuyorsun? İşte sahip olduklarımızın “bizim” ölümümüz karşısındaki tavrı da aynen budur.


Eskiden, ilk dönemlerimde çok klas intihar edeceğimi düşünürdüm. Adımı altın harflerle yazdıracak şekilde. Bunu şimdi saçma buluyorum. Elbette ucuz bir otel odasında ölü bulunacağım günü geldiğinde. Ya da hiç bulunmayacak cesedim. Ama şunu söylemeliyim
ki, her şeyi tasarladım bile. Bir yer var. Orada yapacağım bunu. Uzakta. Çok uzakta bir yer. Orada, gün batımına karşı, kaç yıl yaşadıysam o kadar yılda dinlediğim en klas müziklerden bir top 5 yapacağım ve over dose’dan gideceğim.  Planım bu. Maalesef çok vahşice gelebilir ama bunu neye sahip olursam olayım yapacağım. Bir kız çocuğu, bir eş, harika bir aile, mükemmel başarılar. Yine de yapacağım. Zaten öyle bir anda yaptığımda bunun aslında depresif bir durum değil de ne bileyim işte, eşcinsellik gibi, zeki olmak gibi, yetenekli olmak gibi doğuştan gelen bir durum olduğunu idrak edebilirsiniz. Gerçekten.  Aranızda muhtemelen psikologlar, adayları falan da var okuyan. Vah vah herif ne hasta diyor. Sensin hasta. –reddetmek ilk belirtiydi değil mi?- ahaha. Ulan siz insanlar var ya siz… Çarşaf çarşaf yazdık bu gayet doğal bir istek diye, hala bana kendi kafasını yaşadığın uyuşturucuyla saldırıyorsun. Bu psikopatlık, ruh hastalığı falan değil. Ben küçüklükten beri öyleyim.  Bir derviş olabilseydim, o kültürle büyümüş olsaydım,  muhtemelen günün birinde Creedishler gibi bir tarikatın lideri olurdum. İntiharı hakikat bilen, intihar edildiğinde ruhunun tanrıya geri döndüğünü düşünen bir tarikat. Klas.

Ben küçük bir çocukken de böyleydim, ergenliğimde biraz daha hormonal durumlardan dolayı daha tavan yaptı bu, büyüdüm, böyleyim, büyüyorum ve yaşlanacağım, yine böyle olacağım. Ya ben bir zamanlar sevgilisine sarıldığı bir anda “Şimdi siyanür içsek de ölsek böyle ne iyi olur değil mi?” diye soran adamım. Huzurlu bir şey yapıyorsun ambiyans müthiş, kurduğun cümleye bak. Bana normal gelmişti. Hala normal geliyor. Anormal olan tarafı bu kutsal şeyi bir başkasıyla bölüşme fikri. Bu normal değilmiş. Benim için bir ritüel diyebilirim buna. Ritüel neydi, dini vecibeydi. Sürekliliği olan bir durum. İstemek sürekli olan bir durum olduğuna göre ritüel kimliğini verebiliriz.

İçimdeki bu müntehiri bir şeyler yaparak tokatlıyorum şimdilik. Bu da bana “bir şeyleri başarmak” olarak geri dönüyor. Okula gireceğim bu yıl tekrardan, üniversiteye. Güzel bir şeyler olacak umarım.  Daha büyük izler bırakabilmek için o bölümü –dramaturji- okuyacağım.  Eğer aylık 500 euro burs bulabilirsem bu okul Viyana’da olacak. Bulamazsam İzmir’de. Kazanmazsam da kaldırımlarda sürtmeye devam. Yetenek sınavıyla alıyor bölüm. Ve Viyana’da okumak beni global bir adam yapacak. Ama zengin ağbilerin günlük, gereksiz bulduğu, öylesine yaptığı harcamaların tutarına sahip olamadığım için muhtemelen bu iş yatacak. Bu da beni üzüyor mu? hayır. Zaten çok da önemli bulmuyorum ancak hayata değer vermiyor oluşum oturup kös kös ölmeyi beklemeyi de gerektirmez değil mi? Sıkılmayalım işte, bir şeyler yapalım, bir şeyler değişir belki başkaları için diye. Eğlenceli de. Yani yaşamı eğlenceli bulmuyorum ama keyif aldığım zamanlar oluyor. Sürekli mutsuz ve kendisine karşı duruyor değilim asla. Yaşam, yaşanılması da gereken bir olay. Ben sadece istemiyorum bunu. Bazen arkadaşlar çağırıyor gel ortam var diye. Ya sikerim evdeyim hiç çıkamam diyorum. Aynı onun gibi.  İleride öldüğüm yere kadar bir şeyler başarmaya çalışırım işte. Arkamda da bir iz bırakmış olurum.

Son olarak size söylemek istediğim şey; hepiniz müptezelsiniz olm. Kendi bünyenizin ürettiği uyuşturucularla kafayı buluyor, sonra sağa sola sarıyorsunuz yaşamak çok güzel, hayat laylaylom amına koyayım diye. Müptelalar sizi.


Neyse.

Yazımı çok sevdiğim bir şiyirimle bitireyim istiyorum müsaade ederseniz;

Evet! Öleceğim bir gün
Hem de öyle bir öleceğim ki,
intihar bilim dalı olacak
Din olacak, iman olacak
Planları hazırla Lucifer, geliyorum
Bu sefer kanlı bir ihtilal olacak!



Batuhan Dedde



Al bu da bölüm sonu canavarı olsun:


1 yorum:

  1. Abi aklıma Yavuz Çetini getirdin çıkarttığı ilk albümden sonra intihar etmişti yanlış hatırlamıyorsam.. Dediğin gibi 'Ölümden korkmak bence fazlaca yaşam hastalığına kapılmış olmak demek.' i, Geceler Abi.

    YanıtlaSil