Müzik

22 Mayıs 2016 Pazar

Dolce Vita

Merhaba,

N’aber? Ben iyi değilim. İyi olmayı da düşünmüyorum artık.
İstemiyorum da. İyi olmak, vaktiyle hoş ve ayakta tutan bir ihtimaldi.  Artık yaşamıma dair bir şey istemiyorum. Bunca yıldır bir şeyler dilemiş/düşlemiş/istemiş bir adam olarak –ölüm dahil- hiçbir siki becerememiş olmanın çizdiği bir resim var. Yağlı boya. Kanvas üzerine bilmem kaça kaç ölçülerde. Ama eser bombok. Hatta eser sahibi boyayı bırakmış, palete sıçmış ve tuvale sürmüş. Böyle bir resim.  Miden bulandı değil mi? Bence de.  Artık bir şey düşünmüyorum yaşamıma dair. Bir şey istemiyorum. Öyle çekildim kenara, yasladım sırtımı duvara, kollarımı birbirine kavuşturdum (bkz.Çiçek olmak) sağ ayağımın tabanını yasladım duvara dizimi kırıp. Dudağımın kenarında kıvrılmış bir sigara, öyle izliyorum donuk gözlerle yaşamımı. Neler olacak, nereye gidecek her şey diye. Gördüğüm, duyduğum, hissettiğim tek şey var, her şey hızla bir yara kabuğuna dönüşüyor. Ama iz kalacak. Belli. Ya da kaldı. Bazılarınız yukarıda bahsettiğim “hiçbir siki becerememiş olmak” kısmı hakkında, lan daha ne olacak, kitaplar falan filan diyebilir. Demesin. Bunlar senin için bir başarı olabilir. Genel normlar dahilinde de öyle olabilir ama benim için değil. Bir şeyi başarmış olmak, iç huzuru yakalamak benim için. Yani bir şeyleri başarmış olmak isterdim hiçbir şey yazmadan, dümdüz bir adam olmayı tercih ederdim.

Hayatımızda ne kadar kırıcı şeyler oluyor değil mi? Engelleyemiyoruz da. Ama iş caka satmaya, hava basmaya gelince biz çok şeyiz. İnsan olarak. Kainatta bir karıncadan farkımız yokken, bu kadar böbürlenip artistlik yapabiliyoruz. Yakışır. Dışarıdan bakılınca çok güzel şeyler oluyor falan ama. Benim içimden kanalizasyonlar akıyor sürekli. Deri fabrikaları var da sanki içimdeki temiz sulara bırakıyor atıklarını. 16 yaşında iyi kötü bir bilince sahip oldum. O günden beri leş yaşamımı iyileştirebilmek için uğraşıyorum, didiniyorum. Elde ettiğim ne var kazanım olarak? Büyük büyük dalgalar. Beni alıp götüren ve sonra bir karaya çarpan, sular çekildiğinde birkaç parçamı da götürmüş olduğunu fark ettiğim.  Aslında bütün bunlar olmayabilir de. Yani bunları engelleyecek çeşitli faktörler var ama artık karakter oturmuş. İnsan otuz yıl taşıdığı şeyleri otuzuncu yılın sonunda bırakamıyor maalesef ve hayatı boyunca da bırakamaz. Çünkü bu taşıdıklarım herhangi bir yük değil, kendim.  Karakter aynı zamanda kaderdir. Kaçınılmaz. Sınav mınav diye kendimi avuturdum eskiden. Cahilken. Ne sınavı be birader? Ne sınavı? Olan biten burada. Başka bir dünya inancım var elbet ama, orada başıma gelecekleri de az çok biliyorum. Ateş beni çağırıyor. Ee? Hem burada gülemiyoruz, hem gittiğimiz yerde kavrulucaz leblebi gibi. Sikerim böyle işi ben. İstemiyorum ben sınav falan. Bari burada vur patlasın çal oynasın yapalım da kavrulduğumuza değsin. Onu da yapamıyoruz.


Bir an önce evrenin şiddetli bir şekilde infilak etmesini diliyorum her zaman. Kendim dahil kimseye acıyorsam namerdim. Yok olun. Yok olalım. Evreni sikmekten başka ne yapıyoruz ki? Ne faydamız var? Çağrı’nın bir şiirinde dediği gibi, “Darp ediyoruz sadece ve iğrenç bir şekilde aşığım.” Tam da bu mevzumuz. İnsan, kan, mineral ve vahşetten oluşan, kompleks bir yaratık.  Alabildiğine bencil, riyakar. En kralımız bile böyle. Şimdi ben iyi bir insanım laflarını geç. İyi ve insan kavramları aynı cümlede absürt duruyor zaten. Herkesin derinde bir yerde ufak bir leke gibi duran riyakarlığı/bencilliği mevcut. Bu türümüzün “en temiz” diye listeleyebileceğimiz bireylerinde olanlar. Bir de safi orospu çocuğu olanlar var onlardan bahsetmiyorum bile.

Kendi adıma biraz şanslıyım. Bir şeyler yazabiliyorum. İyi ya da kötü bir iddiam olmuyor hiçbir zaman bu konuda ama yazıyoruz işte. Bir kaçış sağlıyor. Ufak da olsa bir pansuman. Ama hiçbir zaman o kan dalgalarını durdurmaya yetmez bu dalgakıran. Hiçbir zaman hem de.

Neyse.

Ben bir kere daha gidiyorum. Başka bir yerlere.  İzmir’e.  Hayatımı resetlemeye. Hayatımı ne kadar çok resetledim bugüne kadar. Hayatım, eski bir bilgisayar gibi. Durmadan takılıyor, donuyor, bir şeyler oluyor ve resetlemek zorunda kalıyorum. Ya da virüslerle dolu bir bilgisayar diye de nitelendirebilirim bu saatten sonra antivirüs kurup silmeye çalışıyorum ama, her yeri sarmış. Neyi sileceksin? Daha önce de yepyeni bir yaşam umuduyla, büyük sevinçlerle kalkıp Ankara’ya gittim. Götümü avuçlayarak geri döndüm. Aradan birkaç yıl geçti, daha büyük umutlarla kalkıp Eskişehir’e gittim. Az daha avuçlayacak bir götüm de kalmıyordu, kaybediyordum, zar zor geri dönebildim. Sonra askere gidip fişi çekmeye niyetlendim, onu da beceremedim. Şimdi bir kez daha yepyeni bir yaşam umuduyla, büyük sevinçlerle kalkıp İzmir’e gidiyorum. Bu kez umarım karavana olmaz. Bu kez karavana olursa gerçekten kendime müthiş bir final hazırlayacağım. İzmir’e gidiyorum ama bir şeyler değişsin diye değil aslında. Yani öyle aman kesin şöyle olacak, böyle olacak, büyük heyecanlarım yok, şunu şöyle yaparım bu böyle falan. I ıh. Sadece stabil olsun her şey diye. Sadece artık daha fazla aşağı düşmek istemiyorum en azından yavaşlatayım kendimi diye. Bu hız başımı döndürüyor çünkü. Hem düşüyorum hem kusuyorum hem de nabzım yüksek. İşte İzmir’e gitmek benim düşmemi yavaşlatacak bir şey ya da durduracak. Durursa da çok büyük beklentilerim yok. Öyle oturayım bir kenarda sessiz sakin bir başıma, kimse elleşmesin, ben kimseye elleşmeyeyim, kimse bana bıçak çekmesin, kimse yaralamasın, kimse kırmasın, kimse bir şey yapmasın bana işte. Derdim bu.

Yetenek sınavına da giriyorum. Dramaturji. Bir iş ayarlayıp bir de okul problemimi çözersem güzel olacak beni. İstediğim sakinliği ve kendi başınalığı sağlamış olacağım. O saatten sonra hiçbir şey sikimde değil. Yavaş yavaş öleceğim günü beklerim, beklerken de boş durmam, kitaplar falan yazarım. Öyle geçer gider ömrümüz. Zaten maksimum bir yirmi yıl daha yaşarım diye düşünüyorum. Taş çatlasa, dağlar yürütülse, yıldızlar dürülse, yirmi yıl. Geçmez. Emin konuşuyorum çünkü kanser bizim sülalemizde genetik olarak baskın bir durum. Henüz kanserden ölmeyen yok ölülerimiz arasında.  Otuz yılını alkol, sigara, uyuşturucu, yoğun stres, bunalım, beslenme ve uyku düzensizliği ile tüketmiş bir adamın da zaten kanser hastalığından öleceğini tahmin etmek için müneccim siki emmiş olmaya gerek yok herhalde. Normal şartlarda da direkt kansere yol açacak bir yaşam şartlarım oldu. e bir de işin içine genetik kod girdiğinde, sefam olsun oh oh!  Ben kendime akciğer kanserini layık görüyorum. İçimden o geçiyor gibi. Onu hissediyorum. Bahis yapabiliriz. 4 tane ölümüz var bağırsak kanserinden giden, 2 tane lösemi, 1 adet de lenf kanseri. Sülalemde ilk akciğer kanseri olan kişi ben olacağım. Sülalemde hep ilklerin adamı oldum. Ama bu geniş aile arasındaki yaygın fikir benim serseri olduğum. Yaranamıyorsun işte.  Neyse. Ölümden ve hastalıklardan rahatsız olanlar için burayı bu kadarla sınırlı tutalım. İleride yine bahis açarız bu konulardan.

İzmir diyordum. Belki bu kez güzel olur. Büyük bir nimete sahibim aslında. Bir yerde köküm yok. Kendimi bildim bileli hayatımı resetlemem gerektiğini düşündüğüm an, sırt çantamı alıp gidiyorum. Sadece bu. bu inanılmaz büyük bir nimet, bir insan için. Beni bağlayan, gitmemi engelleyen, falan yapan filan eden hiç kimse ve hiçbir şey yok. Bu saatten sonra da olmasını istemiyorum. Kesinlikle.  Alışmış kudurmuştan beterdir.  Kimsenin benim ardıma düşmesini de istemiyorum. Teklik güzel bir şey. Yolda olmak da öyle.  Elhamdülillah, bilincim olduğu günden beri de yollardayım. Yol, sadece asfalt ve çakıl taşından oluşan bir şey değildir.  

İzmir’e sakinlik istediğim için gidiyorum. Ve o sakinliği sağlarsam yaşamımın geri kalanını orada, sessiz, sakin bir şekilde geçirmeyi planlıyorum. Yine olmazsa… Yine olmazsa kısmını pek düşünmek istemesem de, kafası hep negatifliğe doğru kayan bir adam olarak istemeden aklıma geliyor. O zaman ya kafatasımdan içeri bir kurşun bırakırım, ya da bir gemi adamı olup siktir olup giderim. Sessiz, sakince. Gemilerden gemilere. Gemilerde çalışmak iyidir. Aylarca karaya ayak basmadan.  Ucu bucağı olmayan sudan bir çölün üzerinde… Bu da benim için ölümle eşdeğer bir şey. Zaten profesyonel olarak gemicilik yapan arkadaşlarımla yaptığım konuşmalarda bana ilk dedikleri şey “Sen kendini bırakırsın kesin” Kendini bırakmak bir deyiş onların dilinde. 5-6 ay denizden başka bir şey görmeyen gemicilerin, bir gece bunalıma girip de kendini okyanusun ortasında suya bırakmasına deniliyor. Sabah bir kalkıyorlar, gemide bir eksik var.  Belki bunu yapmaya götüm yemez. Ben köpekbalıklarına yem olmak istemiyorum. Anam beni onlara yem olayım diye doğurmadı. Ama bileğimi kesebilirim kamaramda. Bu olumlu. Denizden korkuyorum çünkü. Bunu yapmasam bile, yani bileğimi kesmesem de, denize bırakmasam da kendimi, bir gemiyle denize açıldıktan sonra hayatımı infilak etmiş sayacağım kesinlikle. O saatten sonra kitap mitap yok. Ben gemici Batuhan olurum. Bir şeyler tabii ki yazarım, bu kurtulamayacağım bir zehir ama ancak ben öldükten sonra okunabilir şeyler.

Evet. Geleceğe dair iki tane planım var işte. Biri olumlu, biri de olumsuz bir durumda masaya sereceğim B planım.

Gerisini bilmiyorum ne olacak. Ağustos’un ilk haftası İzmir’e taşınıyorum.

Dolce vita amına koyim!”*


Bunu niye yazdım bilmiyorum. Can sıkıntısı işte.

Öperim.

Batuhan Dedde


*Hakan Günday - Az





Al bu da bölüm sonu canavarı