Müzik

24 Haziran 2016 Cuma

Okyanuslar ve Dövüşme Taktikleri

Hatırlamıyorum kaçtı yaşım, bir gün bir şey oldu. Göğsümde bir ateş hissettim. Acıyordu ama tutuşan bir şeyler yoktu. Kaçtı yaşım, hatırlamıyorum demiştim. O acıyı hatırlıyorum. Sonra çok tadına vardım o acının. Bu acıtan şeyi nasıl tanımlayacağımı bilmiyordum.  Elime bir kalem aldım, oturdum ve kağıda bir boka benzemeyen şeyler yazdım. İlerleyen zamanlarda o göğsümde tutuşan şeyin kırıklık olduğunu öğrendim filmlerden ve şarkılardan. Vay canına. Böyle oluyordu demek. Ama ne izlediğim filmler, ne de dinlediğim şarkılar, ne de okuduğum kitaplar, hiçbiri tanımlayamıyordu o acıyı. Kendim tanımlamaya çalışıyordum sürekli. Zaman içinde ustalaştım. İnsan öyledir. Sık sık yaptığı bir hususta kabiliyet geliştirir. İlk zamanlar yazdıklarımın birçoğu hala duruyor. Salakça, naif şeyler. Ben ölünce basar birileri mutlaka. Yazarak kendini ifade edebilmenin zevki muazzam. İnsan bir kere bu zevki tattığında bir daha hiç terk etmek istemiyor. Zaman zaman bunalsan da, işte artık yapamıyorum desen de bir şekilde ilerliyor. Yazma güdüsü, nefes alan, canlı bir şey. Bir kedi? Belki. Çünkü canı istediğinde ortaya çıkıyor, canı istediğinde evin içinde ara dur…

Düzenli çalışmanın, oturup şöyle yapayım, böyle yapayım diye düşünmenin bu işin doğasını baltaladığına inanıyorum hep. Düzenli çalışmaktan kastım tabii ki “Bu sabah da bir şiir yazayım” deyip kağıdın üzerine abanmak. Bir kitap okumak da düzenli çalışmaya dahildir örneğin ya da bir araştırma yapmak. Dediğim bu değil. Dediğim, hiçbir şey yokken ortada, oturup bir şiir yazma çabası vermek. Bu işin doğasını baltalıyor diye düşünüyorum. Biraz endüstriyel oluyor diye düşünüyorum. Öyle insanlara şiirleriniz endüstri diye bağırmak istiyorum.  Mesela, bir şey yazmak istediğimde, yani o istek geldiğinde gelirken kendini belli ediyor zaten. Oturduğum yerde camdan gökyüzünü izlerken, kırlangıçları görüyorum, sağa sola uçuşuyorlar.  O görsel, kelimelere dönüşüyor ve daha sonra kelimeler aynı kırlangıçlar gibi kafamın içinde sağa sola uçuyorlar. İşte, diyorum. Bir şiyir yazayım oturup.  Bu bazen yattığım yerde de oluyor. Kelimeler, sanki bir vahiy gibi üşüşüyorlar. Olay bu. Bir mesai esnasında, mailleri kontrol etmek gibi oturup da şiir yazayım olayı, bayağı geliyor bana. Bilmiyorum.

Ve yazmanın oluşturduğu tutku muazzam. Söylemiştim sanırım. Bir kere alıştığında yazarak kendini anlatmaya, bildiğin her şeyi unutuyorsun. Eskiden, iyi bir hatiptim. Şimdi iki kelimeyi bir araya getiremiyorum konuşurken.  Yazarak daha iyi anlatabiliyorum kendimi. Başka nasıl anlatılır bir hayat, bilmiyorum. Didem Madak, ne güzel kadındır.

Bazan çok bunalıyorum. Çok daralıyorum. Her zaman seçeneklerden nefret eden bir adam olarak, sürekli bir şeyleri seçmek zorunda kalıyorum. Allah, ironiyi seven bir varlık. Ben de seviyorum ama başkasına yapınca güzel oluyor sadece. Böyle seçenekler arasında kaldığımda, kendimi 16 yaşında, ergenlik çağındaki biri gibi hissediyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. Bir onu tercih ediyorum, sonra fikrimden dönüp bir oraya koşuyorum, sonra başka bir bok püsür. Böyle böyle tükettim kendimi işte. Neden bilmiyorum, ikilemde kaldığımda aldığım hiçbir kararın arkasında duramıyorum dik bir şekilde. İkilemde kalmazsam, kafama bir şeyi oturtursam tillahı dursa önümde, yürürken o yolda bacaklarım kopsa, amuda kalkar yine tamamlarım o yolu. Bu basireti ikilemde kaldığımda gösteremiyorum ama.

Bu basiretsizlik yüzünden hayatım hep asansör rolü kesiyor elbet. Bir zemin kat, bir orta kat, sonra -1, -2 sonra teras kat, sonra yine orta katlar. Bazı zamanlar daha keskin oluyor bu.  -3. Kattan terasa fırlıyorum, sonra terastan öyle bir çakılıyorum ki -5. Kata, anasının amını tersten gördü derle. Öyle şeyler oluyor.  Bir şey göremiyorum ama hisler öyle oluyor.  Doğdum, böyleyim. Yolun yarısından beş adım gerideyim, hala böyle. Yaşadığım sürece de böyle olacağım. Maddi ve manevi sürekli inişler çıkışlar. Yaşamım, bir borsa gibi davranıyor ve ben bunu engelleyemiyorum. Sürekli, bir şeyler veya birileri tarafından manipüle edilen bir borsa. 30 yaşındayım ama 16 yaşında adamın mantığı yok. Salakça davranmaya programlanmış gibi. Toplumsal şeyler sikimde değil. Bir çoğunun dışında duruyorum zaten. Bazen canım istiyor ama araya karışmak. Sorunsuzca. En azından gizlenmek kolay olur. Ve avunmak da öyle.

Bazı bazı bu durumlardan bıkıyorum. Sikerim deyip teslim oluyorum. Öyle bir kenara çöküp duruyorum.  Sonra bakıyorum yine bir sürü umut. Bu, sanıyorum ki yaşama içgüdüsünün beni kerizlediği zihinsel oyunlar. Tamam diyorsun, bu yumruk pekti. Artık kalkamam. En azından bayılmış rolü yapayım, bir yumruk daha inmesin. Ama baygınken de vuruyor orospu çocukları. Usul usul dayağını yiyip gerçekten bayılıyorsun. Ayıldığında, o da nesi? Yine içinde bir dövüşme isteği. Sonra biraz yılgınlık, tükenmişlik, olamazlar, olmamalılar, sokarımlar, çıkartırımlar. İnsanın insana ettiğini kimse etmez de, insanın kendine ettiği hiç kimse kimselere edemez. Bıkıyorsun. Öyle birikiyor ki ceplerinde, aynaya bile tahammülün yok. En son aynaya ne zaman baktım bilmiyorum. Zaten çirkinsen, aynalarla pek işin de olmuyor. Arada bir yüzünde bir şey var mı, burnunda sümük, dişinde maydanoz kalmış mı diye kullanıyorsun. Böyle bıkkınlık anlarında da bütün aynaları kırıyorsun.  Sanki göremediğin, dokunamadığın bir şey sürekli mutsuz olmanı istiyor.
 
Bazen her şeyi bırakıp siktir olup gitmek istiyorum. Buradaki herkes gibi. Hepimiz yok olmak istemişizdir bazı dönemlerde. İşte ben hep o dönemin içindeyim. Birkaç yıl veriyorum kendime. Bir baltaya sap olamazsam benim de planlarım var. Elbette ölmek falan değil. En azından fiziksel olarak bir ölüm değil ve şimdilik. Bir baltaya sap olamazsam, geride bıraktığım herkesi ölmüş sayıp sudan çöllere gideceğim. Bunu istiyorum. Bu durum zaten birkaç yıldır beynimin içinde hafif hafif kemiren bir solucan gibi duruyor. O solucanın bir pitona dönüşüp beni yutması olası bir durum.  Zaten bu yaştan sonra ne yapacağım yeryüzünde, bir kara parçasında? Bir mesleğim yok, bir baltaya sap olmuşluğum yok. Bir sevgili, bir baba, bir şey olabileceğimi düşünmüyorum eğer birkaç yıl sonra hala bir şeyleri yoluna koyamamış olursam. İnsanların kahrını yeterince çektim, biraz da balıkların ve iyotun kahrını çekerim. Baktım orada da olmuyor, fırtınalı bir gecede, ucu bucağı olmayan bir okyanusun ortasında, geminin kıçından suya inerim.

Bunu neden yazdım, bir amacı yok. Burada, bu blogta çok az yazının amacı var zaten.

Sıkılıyorum Sabri, bunalıyorum.


Batuhan Dedde


Bölüm Sonu Canavarı:





3 yorum:

  1. İlk paragrafa bayıldım. Tamamına karşı da boş değilim. İyi ki yazdın... Saygılar

    YanıtlaSil
  2. bu bokluk hissi hiç bitmeyecek. iyi bilirim. aynı histen muzdaripiz. iyi mutsuzluklar kardeşim

    YanıtlaSil