29 Temmuz 2016 Cuma

Bir Penaltı Anı Tedirginliği

Aslında başka şeyler yazacaktım. Hatta yazdım ve geri sildim. Bir şeyler de yazasım var. Bari dedim geçmişten bir hadisemi anlatayım.

Bu aralar göğsümde dolanan bir sürü cümle var. Çıkmıyorlar. Daha doğrusu oturduğum yerde kafamın içinde uçuşuyorlar, göğsümü kaynatıyorlar, görünüyorlar ama yazmaya oturduğum zaman duman olup uçuyor hepsi. Bir yandan da ufak ufak yeni şiyir kitabı hazırlıyorum kendim ve sizin için.

Hadiseye girelim.

Futbol, bir takım oyunudur bunu söylememe gerek yok sanırım. Oyun da değil aslında, şov. Ekip şovu diyelim. Bu ekipteki en yalnız adamlar, kalecilerdir. Herkes topun peşinde koşar, ikili mücadelelere girer, sen beklersin kalende, rakip gelsin üzerine diye. Gol atıldığında bile, bütün takım bir anda birbirine kenetlenmişken, sen kalenden fırlar, 90 metre depar atar ve arkadaşlarının yanına gidersin, gidene kadar zaten onlar sevincini yaşamış olur çok kısa bir süre ortak olabilirsin. Üşenir de gitmezsen, arkanı döner eğer kale arkası tribünde kendi seyircin varsa onlara karşı yaşarsın sevincini tek başına.

Kalecilik, çok da nankördür. Bir maçta 10 penaltı kurtarırsın, bir topu elinden kaçırır yersin golü ve takımın puan kaybeder, o kurtarmış olduğun 10 penaltının bir önemi yoktur, gömerler seni. Zaten kaleci penaltı kurtaramaz, forvet kaçırır. Eğer kaçan bir penaltı haberi yapılacaksa spor basınında, o dil kullanılır. X forvet penaltı kaçırdı. Genel dil budur bu tür haberlerde.

Çok da basit bir şey değildir kaleci olmak. Hatta belki de saha içinde en çok  uğraş veren adamdır kaleci. Bütün sahayı ve oyunu en rahat gören adam olduğu için, önündeki defans bloğunu yönlendirmek zorunda da kalır bazı durumlarda. Defansı yönlendir, takip et, forveti yönlendir takip et, topu izle, saniyenin milyonda biri kadar anlarda kararlar al ve uygula, ceza sahası içinde rakip oyuncuları izle, ne yapacaklarını kestirmeye çalış falan. Bir ton bok püsür. bunları elbette diğer oyuncular da yapar ama kalecinin ki daha yoğun. O hem kendi önündeki takım arkadaşlarını takip eder, hem rakibi, hem tepiklenen yuvarlak meşini. Bu yüzden yüksek konsantrasyonda olmak zorundadır.

İnsansın, hatalar  yaparsın, gömerler anında. Mesela sezonda 34 maçın 30’unda efsane performans göster, 4 maçta sıkı hatalar yap, rahmet okuturlar sana. Ne kovalığın kalır, ne çuvallığın. 30 maçın 30’unu da sen kazandırmış olsan, sikinde olmaz kimsenin. Mesela forvet öyle değildir ama. 34 maçın 30’unda Guizalık yapsın, 4 derbide gol atsın, kahramandır. Kimse 30 maçtaki kazmalığına bakmaz, unutulur hemen. Aynı şey kaleci için geçerli değildir. O maçları kurtarsan da, “ama” ile başlayan cümleler kurulur. “Aslında iyi kaleci AMA o goller de yenmez ki be kardeşim” diye devam eder. İçinizde kalecilik yapanlar vardır belki, daha iyi anlayacaklardır diye düşünüyorum.

İyi bir kaleciydim. Hem de epey iyi. Henüz ortaöğretime giderken, o dönem benim şu andaki yaşımda olan abiler beni halı sahalara götürürdü. Üstelik para da kazanıyordum bu işten. Mahallenin iki takımı, o hafta kim daha fazla para verir, saha ücretimi öderse onların kalesindeyim.  Spor kulüpleri, futbol takımları, boklar püsürler. Profesyonel futbolculuğu bir apartman olarak örneklersek, o apartmanın kapısının önüne gelene kadar çok emek vermedim, fazla idman yapmadım, disiplinim yerlerde sürünüyordu ama o kapının önüne de gelmem çok kolay oldu. Bazı durumlar insanda defaulttur. Yani fabrikada yüklenir. Yetenek deriz. Buna sahiptim hem de azımsanmayacak kadar iyi derecede. Genetik olduğunu düşünüyorum bazen babamla konuşuruz. Laf açılır, o da kendi futbol oynadığı dönemi anlatır, futbol oynamaktan kastım mahalle maçları. O da iyi bir kaleciymiş.  14 yaşıma geldiğimde, kendi yaş grubumun üzerinde bir yaş grubunda futbol oynuyordum, o dönem çok iyi durumda olan bir futbol kulübünde.  Birkaç hocam, disiplin sahibi olamamam yüzünden benim bir boka yaramayacağımı söylerken, genel kanı yaşımın ufak olduğu, bir süre sonra toparlanacağım, iyi bir gelişme göstererek üst düzey bir kaleci olacağım konusunda. Bu kanıda antrenörler de üzerime titriyor.  Bir gün, sigaraya başladım. Epeyce zaman geçti. İdman sonrası üstümü giyinirken, soyunma odasında sigara paketini düşürdüm. Hoca gördü. Uyardı. Ceza aldım, ertesi idmanda uygulanmak üzere. 10 km koşacaktım. Her “1” kilometrede 200 metre sprint.  Ben sigara içmeye devam ettim.

Bir gün idman başlamadı henüz. Henüz dediğim, 45 dakika falan gecikti biz sığır gibi takılıyoruz sahada herkes kafasına göre. Ben dedim bir sigara içeyim çaktırmadan sıvışıp. İdman sahasının hemen yanında bulunan mini ormanlık alana girdim. Sigaramı içerken, yarısında hoca bastı beni. Siktir git dedi sadece. Senden bir sikim olmaz. Hiçbir şey söylemedim. Çıktım eve geldim.

90’larda futbolcu olmaya merak sarmış, isteyen bir çok çocuğun başına geldiği gibi, benim de ailem futbolcu olmamı istemedi hiç. Şiddetle karşı çıktı. Sahi ya. 90’larda böyle bir durum vardı. Neden ki? Amaaan ne yapacaksın, git okulunu oku, derlerdi. Demek ki o zamanlar gerçekten güzelmiş bu coğrafya. Eğitim, okumak, bir şeyler başarmak üretim adına. Bunlar geçerliymiş. Ben sonra başka bir kulübe daha devam ettim. Her şeyin hayırlısı derler ya. Gerçekten öyleymiş. Yeni kulübümde yeni keşfedilmiş wonderkid muamelesi görüyorum. İdman sahasında kale direkleri taşınacak, hoca bana diyor kaleci taşımasın, bir şey mir şey olur, sakatlanır. Arada hocayla konuşuyoruz, evde yaşadığım çatışmaları anlatıyorum. Hoca, arada bir eve geliyor. Pederle konuşuyor, ikna çabaları, beni allıyor pulluyor babama, bu çocuk şöyle olacak, böyle olur diye. Babamın sikinde değil ki. Ona göre adam olamam, hamurumda yok. Anneme göre de okul okumalıyım. Herkes bir yerlere çekiştiriyor kolumdan, herkes kendi ıslak rüyasını benim üzerimde deneyip, kendini bir şekilde iyi hissetmek, dolaylı da olsa kendi hayallerini başarmış olmak istiyor.

Ergenlik de tam gaz geliyor. Çatışmalara dayanamadım. Üzerine disiplinsizliğim de eklenince, sikerim futbolunu da okulunu da dedim ve kulübü bıraktım. Hoca eve gelmeye devam etti. Babamdan siktir yiyene kadar. Sonra o da vazgeçti. Silah zoruyla kaçıracak hali yok ya.

Başlarda bir yerde çalışmadığımı söylemiştim. Bu çalışma fiziksel çalışmadan bahsediyorum. Maç izlerken izlediğim tek şey kaleciler olurdu. O zamanlar internet bu kadar yaygın değil ki. Açıp izleyelim videolar. Büyük kalecileri izlerdim hep. Neler yapıyorlar, nasıl atlıyorlar, kaledeki duruşları nedir, pozisyonları nasıl takip ediyorlar. Örnek vereyim; mesela gerçek Ronaldo, almış topu ayağına gidiyor yaldır yaldır. Tam ceza sahasına girmek üzere, kaleciyi izlerdim, Ronaldo ceza sahasının neresine girdiğinde açısını kapatmak için kalesini terk edecek. Aynı kaleciyi, karşısında başka forvetlerle aynı pozisyonu yaşarken de izlerdim, yine aynı zamanlamayla çıkardı. Ben de kafama yazardım bu notu. Forvet, ceza sahasına x kadar girdiğinde, kaleden fırla. Uygulardım da sonra bu teorik bilgileri. Yani tembelliğim sadece fiziksel idmanlardaydı. Onda da seçiyordum gerçi. Çeviklik, çabukluk, koordinasyon idmanlarını severdim mesela. Ağırlık, düz koşu falan. Sikeyim bunları. Ben geçeyim kaleye, bütün gün bana şut çeksinler, uçayım, atlayayım, tutayım, çataldan toplar çıkartayım. Çok tutkuluydum bu konuda. “uçmak” derler. Ooo nasıl uçtu diye. Kurtarış yaparken, kendimi özgür hissediyor, endorfin salgılıyorum. Bu yüzden de elimden geldiğince artistik uçuşlar yapardım. Bu da beni parlak gösterirdi her zaman. Yalnız bir konu var; reflekslerim gerçekten müthişti. 

Orospuluk da çok yapardım. Karşı karşıyayım adamla. Geliyor üzerime. Geçip gol atacak. Hani kalecileri geçme anı vardır ya, topla koşarken karşı karşıya kaldığın anda hafif sağ ya da sol çapraza doğru adımlar, geçersin ve boş kaleye yuvarlarsın. O tam karşı karşıya kalınan anda, sağıma ya da soluma yatacak gibi hafif bir hareket yapar, karşımda ki forveti manipüle eder, sola doğru hareket yaptımsa, sağa doğru gideceğini bilir, hemen yatar yağdan kıl çeker gibi alırdım topu ayağından. Bunun işe yaramışlığını orana vuracak olursam, her 10 pozisyondan 7’sinde başarılı oluyordum. İyi oran. Benzer şeyleri penaltılarda da yapardım. Penaltı atılırken kalecilere bakın. Kasları ne kadar gergin olur. Refleksler patlamaya hazır. Hani zincirinde zor tutulan köpek gibi, kaleci seçtiği köşeye doğru ufak ufak yatmaya meyilli olduğunu belli eder. Sağıma ya da soluma doğru bunu yapardım. Hangi yönüme yapıyorsam, onun tersine atlardım. Bunda da başarı oranım yüksek olurdu.

Neyse.

Gel zaman git zaman, sadece halı sahalarda, okul  takımlarında devam ettim kaleciliğime. Arkadaşlarla haftanın iki günü yapılan halı saha maçlarının “kedi”si.  Kedi derlerdi bana. Çirkin Kedi. Sıkı lakap bence. Zaten bir kalecinin lakabı ya kedi olur, ya da panter. Cihat Arman hariç. Ona sarı kanarya diyen kafayla, mahallenin muhtarlarında rol alan minik maymuna çaydanlık adını takan kafa aynı kafa.

Sonra zaman geçti, bu sportif faaliyetlerde bitti. Yaşım geçti, şu oldu, bok oldu, yarak oldu, kürek oldu. Yaşlanmaya başladım.  En son halı saha maçını ne zaman yaptım, anımsamıyorum. Şu anda bir halı saha maçı yapsam sanırım kondisyonum birkaç dakika olur ya da birkaç kurtarışta ambulansa alırlar beni. 48 merdiven çıkıyorum, götümden soluyorum lan. Bacaklarım ağrıyor.

Bazen babama takılırım. Pişman mısın diye. Pis pis güler ama o gülücüğün kenarında büyük bir “aklımı sikeyim” duruyor, biliyorum. Beni engellediği dönemler, futbolun yeni endüstriye dönmeye başladığı dönemlerdi. Milyon eurolar dönmüyordu falan. Şu da var, bu konuda güvenim sonsuz. Kendime değil, yeteneklerime. Eğer engellemeseydi beni, ya da aklımı kullanıp siktir olup gitseydim evden – gittim ama geç gittim, vazgeçtikten sonra- şu anda hiiiiç oynamasam, orta düzey bir süper lig takımında oynardım. Ben çok samimi söylüyorum bunu, fena bir kaleciydim. 13 yaşımdan itibaren güzel bir eğitim alsaydım, sağlam idmanlar yapsaydım, beni piremiyer ligde izlerdiniz lan.  Bunu gönül rahatlığıyla söylüyorum. Abartmıyorum. Siz abarttığımı düşünebilirsiniz, beni top oynarken izlemiş arkadaşlarım okumuş olursa bu yazıyı, onlar beni anlayacaklardır.

Babam pişman. Görüyorum bunu. Bazen kendi kendine diyordur, eminim. Keşke engellemeseydim, şimdi hayatımız kurtulurdu. 

Örnek aldığım adamlar, Wakabayashi, Kahn, Peter Schmeichel idi. Ekstradan, ıslak Lev Yaşin ve Rene Higuita rüyaları görür, onlar gibi olma hayalleriyle kendimi sikecek hale gelirdim neredeyse. Ulan iyi delirmemişim, şimdi düşündüm de.

Tutku olduğu için mi, yarım kaldığı için mi emin değilim ama, hala futbol maçı izlerken, kaleciler uçtuğunda, iyi kurtarışlar olduğunda, hayranlıkla izlerim. Ya da güzel goller yendiğinde kendimi kıyaslarım her açıdan golü izleyerek. Ben tutardım, ben zıplardım, ben çelerdim, ben yumruklardım, planjon yapardım vs vs gibi söylemlerle.

Sonuçta ne oldu? En başta disiplinsizliğim yüzünden benden bir bok olmayacağını söyleyen hocalarımı haklı çıkardım. Ne okudum, ne profesyonel bir kaleci oldum, ne de bir baltaya sap oldum. Belki biraz daha disiplinli bir adam olsaydım, hayatım farklı şekilde gelişirdi. Ya da  beni yönlendirecek bir büyük akıl…

Ama işte bütün bunlar bir yana, halamın taşakları olsa amcam olurdu.

Batuhan Dedde

Bölüm Sonu Canavarı:



1 yorum:

  1. O zamanda bu yazılarınızı okuyamazdık. Her bokta bir hayır var.

    YanıtlaSil