5 Aralık 2016 Pazartesi

Ölü Deri Parçaları

Yaşamınızı ve onu işleten mekanizmaların nasıl bir döngü halinde çalıştığına dikkat ettiniz mi hiç? Ya da her gün ediyor musunuz?
Ayın on beşinde alacağın maaştan ya da bir hafta sonra ödemen gereken faturalardan ya da başka bir zıkkımdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey, içinde bulunduğun habitatı bütün doğasıyla gözlemlemek. Mesela serçe parmağını oynatmayı düşünüp de oynattıktan sonra bunun nasıl karmaşık bir zincirden geçerek yaptığın bir hareket olduğunu düşünüyor musun? Ya da gecenin neden kendine has bir duruşu var, nelere gebe, gecedeki bu tedirgin eden ama aynı zamanda güven de veren duruşu niçin var? Yemek yedikten sonra hatta yerken içinde neler olup bitiyor? Güneş ufak ufak doğarken karanlığa ne oluyor? Bunun gibi şeylerden bahsediyorum. Ben her gün en az bir kere bu tür saçma sapan şeylere kafayı takıyor ve durup saatlerce düşünüyorum. Örneğin, parmağımı oynattığımda, o parmağa emir vermek, parmağın kıpırdaması, zihinde oluşan yerine getirilmiş emrin verdiği tatmin duygusu. Bu biraz da aşağılık yanımızı ortaya koyuyor. Bir şeyleri başarabilmiş olmanın en çekirdek tatmini.

Kafamızı kaldırıp geceleri, yıldızlara baktığımızda onlar parlarlar. O an için. Acaba gerçekten hala orada duruyorlar mı? Biliyorsunuz, gördüğümüz bazı yıldızlar artık orada olmayan yıldızlar. Görsel, milyonlarca uzaktan geldiği için, ışık buraya ulaşana kadar epeyce bir süre geçiyor. Yani görmüş olduğumuz ışık aslında milyonlarca yıl önce sönmüş olabilir. Bu bağlamda, bizi gözlemleyen başka dünya dışı varlıklarda şu sıralar dinazorları gözlemliyor olmaları gerekmez mi? Belki aynı görüş bizde de mevcuttur. Baktığımız yerlerde gerçekten birileri dolaşıyordur ama milyonlarca geriden gelen bir görüntü yansıdığı için “şimdilik” sadece kızıl gezegeni, çorak arazileri, kaya yığınlarını ve kara delikleri görüyoruz? Mesela güneşin doğuşuna hayret etmiyor musunuz? Ya da Ay’ın bütün zarifliğiyle parlamasına tepemizde? Gerçekten durup düşünmüyor musunuz bunları? Bunu dini bir bağlamda ya da başka bir şeyde söylemiyorum. Seni Allah çamurdan yarattı ya da bir yıldız tozundaki minerallerin bir araya gelip canlı bir form oluşturmasından milyarlarca yıl sonrasında tek hücreliden akıllı bir canlıya evrildin, bunlar değil bahsettiklerim. Bunları düşündüğünde, uzayı, gökyüzünü, toprağı, ağaçları, yıldızları vs vs. bütün bunları düşündüğünde içinde garip bir dürtü hareket etmiyor mu? Sanki onların tam bir parçasısın ama nasıl entegre olacağını unutmuşsun gibi. Sanki geçmişte onların dilini biliyor, onlarla uyum içinde yaşıyordun da birileri gelip aranız bozdu, o kadim lisanları unuttun ve yapayalnızlaştın evrende.

Yaşam hızla gelip geçiyor. Ve bizler, doğadaki en hassas, en çabuk bozulup yok olan, deforme edilebilen canlılarız. Dolayısı ile vaktimiz çok kısıtlı. Ne bir ağaç gibi yüzyılların sırlarına şahit olabiliriz, ne de bir dağ gibi kimse yokken biz vardık değiliz.  O yüzden hızlı düşünmeliyiz, hızlı ve doğru idrak etmeliyiz.

Bu kısma kadar olanları neden yazdım bilmiyorum, bahsetmek istedim.

Bir müjdeden bahsetmek istiyorum aslında.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz Nisan ayında son kitabım Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, raflardaki yerini aldı. En olmuş, en kalfalık kitabım benim için. O kitabı hazırlarken, çok sancılı günlerdi benim için. Aşırı travmatik günleri taşıyordum sırtımda. Zaman akıp gitmiyordu. Zaman, sırtıma binip onu taşımamı istiyordu bütün ağırlıyla ve benim bel fıtığım vardı. Yine de taşımaya çalıştım. O kış, benim için çok sisliydi. Belki de bir daha öyle sisli bir kış görmeyeceğim yaşamımda. O dönem, kitabı tamamladığımda, topa basmam gerektiğini düşündüm. Gidip kendime FM 2016 satın aldım kitabı teslim ettiğim gün. 1 yıl boyunca hiçbir şey yapmayacak, hiçbir şey okumayacak, hiçbir şey yazmayacaktım. Sadece oyun oynayacaktım, film izleyecektim. Bomboş geçirecektim 1 yılı. Uzun bir süre de kitap yazmayacaktım. Öyle olur sanmıştım ama bir hafta FM oynayıp sıkıldıktan sonra, dur şunu da tamamlayayım, dur bu şiyiri bitireyim derken yine bir kitap dosyası hazırladığımı fark ettim. En son şiyir kitabım Dayanılmaz Acılar Orkestrası, 2015, Haziran’da çıkmıştı… Üzerine Nisan, 2016’da Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur çıktı. Şimdi Ocak, 2017’de de bir şiyir kitabım daha çıkacak. Kitabın ismi Ölü Deri Parçaları oluyor. Bu ismi de diğer kitaplarda olduğu gibi daha öncelerden buldum. Aslında Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur’a isim koyma anı geldiğinde, bütün alternatifleri eleyip önümde sadece iki isim bırakmıştım. Biri Ölü Deri Parçaları, diğeri Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur. İlk isim ağır basıyordu o zaman. Sonra dedim, bu isimde bir şiyir kitabı çok daha güzel olur. Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, tam bir roman ismi gibi. Bu kitabın da ismini bu yapmaya karar verdim işte. Ölü Deri Parçaları. Normalde kitabın ismini kapak çıktığında duyurmayı seviyordum ama bu kez böyle olsun istedim.

Elimde bunun da alternatifleri vardı ama eledim hepsini. O alternatiflerden belki başka bir zamana başka bir kitap olur, içlerinden birinden tabii.

Ölü Deri Parçaları, 30 şiyirden oluşan bir kitap. Bunun sebebi, yaşımla ilgili. Yani bundan sonra çıkaracağım şiyir kitaplarında o yıl hangi yaşımdaysam, o kadar şiyir koyacağım içine dosyanın. İçeriğindeki şiyirlerin pek çoğu, o yukarıda bahsettiğim sisli kış döneminde yazıldı. Aralarında daha eski tarihli yazılmış olanlar da var. Zaten o kitabın temeli askerde atıldı. Askerde attığım temelden önce Dayanılmaz Acılar Orkestrası çıktı, sonra Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur. Kalan araziyi de Ölü Deri Parçaları ile süsleyeyim istedim, peyzaj olsun ve askerlik döneminden aldığım malzemeleri böylece bitirmiş olalım.

İçindeki şiyirleri aslında tek bir şiyir gibi de işlesem dosyaya olurdu. Hepsi pis, leş, boktan, kokulu metinler. İçeriğinde bol bol yağmur, gece ve Ay ışığı var. Bir de hayatımda ilk kez bir şey yaptım, teknik de kullanayım istedim. Biliyorsunuz, ben öyle şair falan değilim. İşin matematiğini bilmem. Çalakalem yazarım o anda ne gerektiriyorsa sahip olduğum hissiyat. Bu kez buna ek olarak bir de teknik deneyeyim istedim. Şenol Erdoğan – Yaratıcı Yazarlık Teknikleri kitabına dadandım biraz. Orada anlatılan tekniklerden faydalandım. O kitabı herhangi bir edebi metin kurmak isteyen arkadaşlara tavsiye ederim. Akademik parçalarının yanında hepimizin algılayacağı, ne yapmak istediğini çözebileceğimiz teknikler var. Hoş da oluyor o teknikleri uygulamak, görmek, bir şeylere dokunabilmek, işe yaradığını görmek.

Neyse işte.

Ben kitabı hazırladım. Anıl, son okumasını yapıyor. Bugün yarın dosyayı teslim edeceğim. Ocak ayında da raflarda olur diye düşünüyorum. Temennim o yönde.

Ölü Deri Parçaları, çok yağmurlu, çok Ay’lı, çok geceli ve çok “türkülü” bir şiyir kitabı oldu.

Bu da benim 9. Kitabım oluyor. Vay canına. Bu 9 kitap içine artık baskısı olmayan ve hiç olmayacak Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları Anka Kuşu’nu da katıyorum. O kitabı bir kez bastık, deneyselsi. Denedik ve bitti. Ama basılı bir kitap halinde olduğu için inkar da edemem. Sonuçta CV’de o da var. Genelde onu saymıyorum kitaplar sorulduğunda ama benim için var. 2010 yılının Ekim ayında çıktı ilk kitabım. Vay canına. 7 yılda bu kadar mesafe gelmek. Güzel şeyler başarmışım kendimce. İyi ölümlerden döndüm, güzel kafayı yedim ve şükür ki daha bunlardan bir sürü olacak diye hissediyorum. Daha çok fazla acı çekeceğiz, bu sefer en dip derken bir alt katman daha olduğunu göreceğiz daha çok. Hayat, en boktan anıyla dahi güzel bir keşmekeş. Seviyorum bu çöplüğü. Daha başarılacak şeyler var. Göç, onlardan sonra.


Kavga ve sevgiyle kalın.




Batuhan



Bölüm Sonu Canavarı:



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder