24 Mayıs 2017 Çarşamba

Yollar ve Dikenler

Otuz kocaman yılı geride bıraktım. Çeyrek asırdan beş adım ileri. Bir “yaşamda” olması gerektiği gibi, güzel şeyler de hissettim, aşırı berbat olaylar da oldu. Bir “yaşamda” olmaması gereken ise bu iki ucun dengesiydi. Tercih ettiğim yoldan mıdır nedir, aşırı berbatlar, terazinin diğer kefesinde biraz daha ağır bastı çok zaman. Ancak her şeye rağmen, bunları çok seviyorum. Bunların olmasını. Bir girdabın içinde iken bütün etlerim çekiliyor, canım acıyor ancak o girdaptan sağ çıktığımda ise büyük bir tecrübe edinmiş oluyorum. Sevdiğim kısım bu. Bir gün, bir girdabın içinden çıkamayana dek sürecek bu keşmekeş. Bundan eminim. Zaten türümüzün oluşturduğu bir yaşam, doğamız gereği öyle çok cafcaflı da olmamalı. En nihayetinde oldukça vahşi memelileriz. Sicilimiz ortada. Çevremize ve diğer türlere yaptıklarımız kanıtlı. Her şeyin bize ait olduğu sanrısıyla yakıp yıkıyor ve tüketiyoruz. 

 Bugüne kadar, kendi payıma yapmaya çalıştığım her şeyi –eğer isteyerek yapıyorsam- hakkıyla yapmaya çalıştım. İstemeyerek yaptıklarım zaten aynı götüme benzer. Gönülsüz sikişten piç doğar demiş ya o güzel kalpli atalar, güzel demişler işte. Yaptığım her şeyin özeti bu. Geriye dönüp baktığımda, upuzun bir yol yürümüşüm. Otuz yıl, söylerken bile uzun bir zaman dilimi. Yaşarken de öyle. Ama geride kaldığı için, daha kestirme bir şey gibi geliyor. Daha çok sadece bir “an” gibi. “An”ların büyük bir toplamı değil de… Yer yer dikenli tellerin, yer yer göz alıcı papatyaların olduğu bölgelerle kaplı bu yolda kimi zaman söylenerek, kimi zaman söverek, kimi zaman sevinerek, kimi zaman mecalsiz bir şekilde yürüdüm durdum. Yolumun en başında, öyle kötü adamlarla karşılaştım ki. Ruhsal eksikliğin de verdiği bir ehliyet ile o dönemler bütün bunlardan tiksiniyor ve bunların olmasını “kötü bir kader” ile ifade edebiliyordum. Şimdi hâlâ tiksiniyorum. Ancak, bütün bu olanları “kötü bir kader” değil de, “olma” ağacının, yiyeni pişiren “olgunluk” meyveleri olduğunu düşünüyorum. Şimdi, bu tecrübeyi elime tutuşturup beni yolumun en başına koysalar, yine aynı sahnelerde yürürüm. Hatta o sahnelerde tekrar tekrar yürürüm. Tecrübe, harikulade bir soyut kavram. O soyutluk, etimizdeki yaralarda, vücudumuzu saran bir kanserde, başka başka hastalıklarda, bok parçası gibi yapışan kalıcı elemlerde somut hale gelse de, yine de güzel bir şey. 

 Ben çok tuzaklı insanlarla karşılaştım. Sikmeyeceği eşeğin önüne ot koymayan insanlar, annelerinin külotlarını takas edip koklayarak otuz bir çeken, sonra da birbirine “kardeşim” diye orgazm sigarası uzatanların tedrisatından geçtim. Bu geçiş, bana mükemmel bir şey öğretti. Ne yapmamam gerekiyor, bunu öğrendim. Bir şeyi öğrenirken, bir şeye başlarken, ne yapmaman gerektiğini bilmek, ne yapman gerektiğini bilmenden daha mühimdir benim için. Böylelikle büyük hata paylarını ortadan kaldırır ve daha küçük, göze batmayacak hatalar için yer bırakırsın sadece ve yapacağın şeyi az da olsa doğru yapmaya çalıştığın, çabaladığın zaman, bu “büyük hatasızlık” yapıtını okşayıp parlatır. Birçok zaman bunu kendi yaşamımdaki işlere şiar olarak uyguladım. Çıkış noktam bu oldu herhangi bir şeyi yaparken. Ne öğrenmeye çalıştımsa yeni, önceliğim yapmamam gerekenleri öğrenmek oldu. Yine de, bu çabaya rağmen büyük şeyler de olmadı değil. Oldu elbette. Yaşamın doğası bu. Her zaman beklemediğini iddia ettiğin yerden vurulursun. İddia ettiğin diyorum çünkü gizliden gizliye hepimiz birbirimizin ne kadar vahşi olduğunu biliyor, başımıza geleceklerin korkusuyla bunu dile getiremiyoruz bile. O yüzden “senden bunu beklemezdim” büyük bir korku belirtecidir farkında olmadığımız. 

 Ne yapmaya çalıştımsa, bildiğim, kavradığım doğrulara göre yapmaya çalıştım. Kimseye dokunmamaya özen göstererek. Elbette, arada hatalarım oldu, kusursuz bir şeyden bahsetmiyorum asla. Zaten bu ahmaklık olurdu. Kimseye dokunmamaya özen gösterdim ancak yaşamın doğası gereği herkes için aynı hassasiyet geçerli olmayabiliyor. Tabii ki de bam teline dokunduklarımız oldu, olacaktır, olmuştur. Herkesi sevemezsin, herkesi memnun edemezsin, herkesle iyi anlaşamazsın. Ait olduğun memeli türü daha çok “birey”lerden oluştuğu, her bireyin de ruhsal göstergelerinin farklı olduğu bir habitatta, herkesle “her şeyi” dengede tutabilmek anormal ve yapay bir durumdur elbet. Her neyse. Ne yaptımsa kavradığım doğrulara göre yaptım. Bir kısmı memnun ettim, bir kısmı memnuniyetsiz ettim. Ama, sadece ve sadece kendimi memnun edemedim. İlgi alanım daha çok bu. Kendime, bir türlü yaranamadım. Aşağılık kompleksi değil bu. Bu yaşam, beni ne yaptımsa tatmin etmeyen bir şeye dönüştü. Finalinde yok olup hiçliğe karışacağım duygusu, birçok şeyin içini boşalttı ve hızla da boşaltmaya devam ediyor, otuz yılda özenle doldurduğum ne varsa. Bir yanım da kapılıyor bu dünyanın renklerine. Bir holograma olmadığının bilinciyle inanmak, ondan mutluluk duygusu doğurma çabaları ve bu çabaların meydana getirdiği yüksek öfkeli çatışmalar, bana hiç iyi gelmedi. Bazı yazılarımda “narin ruhum” derim, ruhumdan bahsederken. Bir çoğunuz bunu ironi olarak algılarsınız. Ben, kaba bir adamım sizin için. Sürekli küfür eden, müptela, kavgacı, aksi, “piç” sıfatlı, değişik bir adam. Bu adamın nesi narin ola ki değil mi? Ama, narin ruhumu hasta ediyorsunuz, bulaşıcı mikroplar gibi, derken gayet ciddi bir ifadeydi. 

 Ne yaptığımı, nasıl yerlerde bulunduğumu, nasıl biri olduğumu, hiç saklamadım. Kimseden. Ne sizden, ne de yaşamımı çevreleyen insanlardan. Bali çektim. Bali çektim dedim. Korsan cd sattım. Korsan cd sattım dedim. Bir gettoda büyüdüm, yaşadım. Bir gettoda büyüdüm ve yaşadım dedim. Dolayısı ile bir getto kültürü sinmişti üzerime. Üzerimdeki kokuyu saçma sapan hareketlerle gizlemeye çalışmadan, “ben bu adamım” dedim. Kimisi bunu bir “imaj” zannetti, kimisi de kültürün farkına varıp saygı duyabildi. İmaj zannetmek, talihsiz bir şey. Böyle bir durumu imaj olarak kullanabilecek insanın aklından şüpheye düşerim. Hiçbir zaman kendimi “pazarlama” gayem olmadı. Buna çabalamadım da. Olsaydı ne değişirdi hayatımda? Elbette birçok şey değişirdi. “Vasıflı” bir adam olabilirdim. Vasıf, Türkiye’de karşılığında “aylık” maaş alabildiğin bir işi yapmak demek. Bundan bahsediyorum. Bu bağlamda, vasıfsız, işsiz, sokakta kalmamak için ailesine sığınan bir adam olarak yaşamımı minimal düzeyde sürdürmeye çalışan bir “şey”im. Gençliğim olsa, -gençliğim diyorum çünkü ben öyle hissediyorum- sokakta kalmak, yaşamak pek dokunmaz. Ki daha önceleri dokunmadığı oldu. Şimdi bu düşünce beni endişelendiriyor ve ailemin evine sığınmak zorunda kalıyorum. Kitap yazmak sizin için bir vasıf olabilir, bence değil. Benim için değil. Vasıfsızlığımın temel etkeni de yukarıda bahsettiğim “imaj” olayım. Pek çoğu için ben müptela bir serseriyim. Pek ciddiye alınmam. Alanlar ve almış gibi yapanlar olur. İlk grup, çok az ve “dostum” diyebileceklerim sınıfındalar. Diğer grup ise pek bir şey söylemek istemiyorum onlar için ama zaman zaman üzücü şeyler yaşattılar. Bir el uzatır gibi davranıp sonra sağda solda “el uzattım” diye anlatmak, şüphesiz herkes için üzücü olabilir eğer uzatılan sizseniz. 

 Birçok çaba gösterdim bir şeyler olsun diye. Gerçekten. Oturduğum yerden sızlanmadım. Bunu yaptığım toyluk dönemlerimde oldu, bunu asla inkar edemem. Ama uzun zamandır, bir şeyler “iyi” olsun diye çok uğraştım. Her bir şeyler de iyi niyetlerle başlayıp kötü niyetlerle son buldu. Her son bulan “şey” ise benden bir şeyler söküp götürdü. Yerine de tecrübe bıraktı tabii. Bir şiyirimde de bahsettiğim gibi “iyi niyeti hep çizmişlerdir” Bütün bunların temeli sanıyorum ki yaralardan sızan merhamet.

 Neyse. Uzatmayayım daha fazla.

 Ben artık “şiyir” dışında pek bir kitap yazmak istemiyorum. Bu konuda da özverili olacağım. Birkaç kitap projem var, onlar daha çok “kaynak” kitap olabilecek işler. Bir roman vesaire değiller. Bunun dışında da çok uzun –gerçek anlamda- bir yol tasarlıyorum kendime. Onu imar etme çabasındayım düşünsel olarak ki sonra fiziksel olarak da faaliyet olabilsin. Yollar, yolculuklar, benim için her zaman iyileştirici eylemler oldular. Yol, yaşayan bir şeydir. Şifaya doğru bir adım atmak gibi… Aslında başka başka şeyler yazacaktım finalde ama bunu açık etmekten imtina ettim. Bu yüzden biraz kel alaka bir final oldu. aynı benim gibi. 




 Bu da bölüm sonu canavarı:




13 Mart 2017 Pazartesi

Bir Ağacın Yaşamı

Artık fiziksel olarak da yaşlanıyorum. Buna geç bile kaldığımı düşünüyorum zaman zaman. Yaşlılık, deforme olmak mıdır yoksa akıp giden zaman kavramının daha hızlı geçmesi, geçerken de kilogram bazında daha ağır gelmesi midir? Bence hepsi iç içe geçmiş kavramların oluşturduğu bir bütün gibi.

Geride bıraktığım otuz yılımda hiçbir bok yapmadım. Ama yaşadım. Yaşamak, bir şeyler yapmak değildir sadece. Bir şeyler yapmamak da bir yaşama biçimidir. Ben ikinci şıkkı tercih edenlerdenim. Bir şey yapmadım. Yedim, içtim, gezdim, gördüm, üzüldüm, sevindim. Bir üniversite bitirip bir diploma sahibi olabilir, iyi bir işte, ortalama bir maaşla köpek gibi çalışabilir, bir yuva kurabilir, metrobüste ve simit saraylarında ya da kahve satılan dükkanlarda statü sahibi olarak oturabilirdim arkadaş masalarına. İstemedim. Yaşamak için. Gezmek ve görebilmek için, yiyip içebilmek için, tadabilmek için daha bir sürü bok püsür için, o masada oturan en aylak, en işsiz, en serseri ve işe yaramaz adam olmayı seçtim. Bazan, toplumsal bir gaz ve baskı ile keşke kravatlı arkadaşlardan olsaydım diye de düşünmüyorum değil ama hemen geçiyor bu. Kravatlı arkadaşlardan olsaydım, kendimi çok az zaman iyi hissetmemi sağlayacak bir iş/gelir, kendime vakit ayıramama, etrafı okuyamama, iş yeri problemleri, gömlek ütüsü sorunları, pantolon oturunca iz yapıyor, sabah mesai var uyumalıyım, şöyle yapsam patron/müdür kızar mı acaba? bunlar olurdu. Bunlarla tıka basa doldurmak zorunda kalırdım geride bıraktığım otuz yılı. Ki o otuz yıl, nasıl geçti anlamadım, anlayamıyorum. Daha dün misket oynayıp, taso biriktiriyordum. Bazan evin camından sokağa baktığımda, orada mahalle maçı yaptığımız zamanları görüyorum. Bunu görmekte biraz zorlanıyorum çünkü o arsanın yerinde kocaman bir bina var şimdilerde.

Kendime, kendi yaşamıma olan tavrım beni çok zaman mutlu ediyor. Zaman zaman da yukarıda bahsettiğim gibi bir boşlukta salınıyorum, yırtık bir tül gibi. Ne hayat ama! Gerçek yaşamın bu olduğunu düşünüyorum. İçinde olduğum için değil, öyle gördüğüm, algıladığım için. İçinde olmadığım zamanlarda da böyle algılıyordum, algım buydu. Batuhan Bey olmak ile Batu olmak arasında büyük uçurumlar var ve Batuhan Bey olmak her zaman bir şeylere uymak zorunluluğu, birilerine biat etme gerekliliği doğurur. Etrafımda ve etrafımdan daha dışarıda olan bütün “Bey”lerde gözlemlediğim bu. Hiçbir şey olmasa, kendi para kazanma hırsının kulu oluyorlar. İnsan, bozuk bir canlı. Ayarsız. Neyi çok buluyorsa o oluveriyor. Ben de itliği çok buldum, gördüm ve it oldum.

Vasıfsız biriyim. Evet, size göre öyle olmayabilir ama yaşamımın içinde tek başımayım. Kimse gelip benim yerime yaşamıyor hayatımı ve yaşamayacak da. Bu bağlamda sizlerin değil benim fikirlerim daha öncü sanki? Vasıfsız biriyim diyorum çünkü bir mesleğim yok, bir işim yok, sahip olduğum/olabildiğim tek şey bir şeyler yazmak. Bu da bir meslek değil. Öyleyse bile, benim meslek olarak yapabileceğim bir şey değil. Yemek gibi aynı. Yemek yapmayı da biliyorum ama aşçılık yapamam değil mi? Olmaz. Beceremem. Apayrı bir şey yemek yapmak ve aşçı olmak. Tıpkı bunun gibi işte. Bunun, yani bir mesleğinin olmamasının ama insanlar tarafından bunun bir meslek olarak görülmesi –en azından insanlar tarafından kendinin o meslek erbabından sayılması- çok ama çok olumsuz durumlar doğuruyor. İş arıyorsun, bulamıyorsun. İki temel sebebi var. Birincisi iş yok. İkincisi kimse senin iş arayabileceğini düşünmüyor. Aman tanrım! Nasıl olur? Bu adam nasıl iş arar? Yok yahu, eğleniyor bizimle. Trollüyor pezevenk. Bazan diyorsun ki hadi bari gördükleri kalıbın içine sığayım, meslek olsun. Yanaşıyorsun ufak ufak ama o da ne? her işte olduğu gibi buradaki dinazor tayfa da “hoooop! Dur bakalım! Burası bizim!” diyorlar. Sizi sikeyim diyorum. İçimden. Arada sıkışıp kalmışlık. Bunun karşılığının tam adı bu. Hiçbir tarafa ait olamamak. Oraya gidiyorsun, sen bizden değilsin diyorlar, buraya geliyorsun, sen bizden değilsin diyorlar. Bir oraya bir buraya. Yeşilçam’da kötü adamların hırpaladığı, bir çemberin içinde oradan oraya fırlattığı iyi adam rolü gibi. Her köşeden bir tokat çakıp fırlatıyorlar diğer tarafa. Eğer Yunus değilsen, diğer yanağını da uzatmıyorsan tokat atılsın diye, bu daha büyük sorunlar yaratıyor. Kavga etmek zorunda kalıyorsun. Bu dinamizm yorucu. Allah belasını versin yorucu olan her şeyin. Türümüzün milyon yıllar sonra düşünce gücüyle her isteğini gerçekleştirebildiği bir tarihe doğmak isterdim. Milyonlarca yıllık Homo Sapiens tarihinde denk geldiğim dönem ara geçiş dönemi. Bu da sıkıntılı işte. Oh, my god.

Eskiden, yani geçen yaz ayına kadar, çok fazla ruhsal mengenelere girdiğimde, çıkacak bir deliğimin olmadığını düşündüğümde, aklıma ilk gelen seçenek ölüm olurdu. Bu kolaycılık mı, zayıfçılık mı, korkakçılık mı, ne sikimdir bilmiyorum. Bilmek, bize bir şey kazandırmaz zaten. Epeydir, yani geçen yaz ayından sonra bu seçenekten de kurtuldum yavaş yavaş. Bu, büyümekle ilgili bir şey sanıyorum. Zaman rendelerken aynı zamanda olgunlaştırıyor mu ne? Felsefe yapma. Şimdi sıkıştığımda, hemen ilk seçenek olarak ölümü düşünmüyorum. Önce nerede ve nasıl ölebileceğimi düşünüyorum, mantıklı ve güzel bir yer ve sebep bulabilirsem ondan sonra ölümü düşünüyorum. Gelişme gösterdim geride bıraktığım yıllarda. Tasarımı yapılmayan bir intihar, hiçbir boka benzemez. Bu ancak kazara ölüm olur. Kazara öleni de gidilen yerde de sevmezler sanırım. Dikkatsiz insanı kimse, hiçbir yerde sevmiyor. Organik bir ölüm ne zaman olur bilemiyorum, istişareye yatmam lazım ama kendi ellerimden ölümüme daha var. Henüz tasarım aşamasında. Ne zaman bilmiyorum ama nerede olacağını biliyorum. Daha doğrusu nerede olmasını istediğimi biliyorum. Tabii bunun en temel şartı dikkatsiz davranıp kazara ölmemek ya da tanrının benden önce davranmaması. Bu iki şart olgunlaştığında, benim bildiklerim geçerli olur. Ama dedim ya, eskisi gibi öyle hemen düşünmüyorum. Daha yaşlı görüyorum ve olgun. Sakin kalıyorum. Her saniyesini düşünüyorum. Nasıl yaparım, ne hissedebilirim, bunun zihinsel antrenmanlarını yapıyorum. Ölümü çirkin bulmuyorum hiç. Ölümü çirkin bulanlar, öleni değil kendi hatıra ve bağlarını düşünen aşağılık benciller. Ölüm hep var. Ve en gerçek şey belki de şu içinde yaşadığımız halüsinasyonun. Ölüm, doğumla birlikte başlar. Yavaş yavaş yok oluruz. İnsan, çürüyen bir şeydir. Eskiyen, deforme olan, çürüyen. Çürüyen yahu! Çürümek. Ne kadar kötü değil mi bu? Çürüyebilen bir organizma. Yavaş yavaş. O kadar yavaş ki, anlamıyorsun bile nasıl olduğunu. Bir de isim takmışlar buna, ki belli olmasın zavallılıklar. Yaşlanmak diyorlar. Yaşlanmak. Çürümek değil de, erimek değil de, bozulmak değil de, yaşlanmak. Haklılar da sanki. Yaşlanmak, diğerlerine göre daha yumuşak çağrışımlar yapıyor. Ah biz insanoğlu yok mu! Pespayelikte galaksiler birincisi.

Bütün insanlar, ne kadar kutsal olduğunu söylerler insanlığın. Bunu söyleyen, bundan bahseden yine başka insanlar. Biraz futbola benzetiyorum bunu. Fenerbahçelilerin, Fenerden başka büyük takım olmadığını söylemesi gibi ya da başka herhangi bir takım taraftarının. Belki kediler de kendi türlerini en iyi sanıyordur? Ki davranışları da öyle diyor gibi hepsinin. Ya da başka canlılar.

Üzgünüm ama, -272 derece soğukta, +151 derece sıcaklıkta, okyanusun 4 km dibinde ya da Himalaya’ların zirvesinde, çok düşük basınçta, atmosfer basıncının 6000 kat fazlası olan yüksek basınçta, 6.200 Gy radyasyona maruz kalıp yine de hayatta kalabilen (5-10 Gy arası insan için ölümcüldür) bir tardigrada (su ayısı) kadar mucizevi değiliz. Ya da basit bir kar tanesi kadar da mucizevi değiliz. Binaenaleyh, bizler mucizevi falan değiliz. Düşünebilen ya da bunu iddia eden çok hücreli bir virüs türüyüz. Kaldı ki, tek hücrelilerin düşünemediğini ya da basit olduklarını söyleyen de yine biziz. Türümüzün güvenilmez olduğu aşikar. Geçmişte yakın akrabaları Homo Erectusları öldürüp hayatta kalan Sapiensler için de son yakın. Tüketecek hiçbir şey kalmadığında, tıpkı akrabalarına yaptıklarını bu kez kendilerine yapmaya başlayacaklar ki bu evre de başlamış bulunmakta uzun zamandır.

Türümüzden daha mucizevi olan bir şeyi de uzun zamandır kendim gözlemliyorum. Odamı camından baktığımda, hemen karşıda bir erik ağacı görüyorum mütemadiyen. Ağaçlar güzel varlıklar. Hiç gitmiyorlar ve beni sürekli düşünmeye zorluyorlar. Kendi lisanlarıyla bir şeyler de anlatıyor tabii ki ama ben, dilini bilmediğim bir insan karşımda konuştuğunda ne yapıyorsam onu yapıyorum. Yani sadece konuştuğunu görüyorum. Kendimce de anlamlar yüklemeye çalışıyorum. Ağaçların kadim dilini bilmek güzel olurdu. Kadim güzel kelime.

Bu ağaç, benimle ilk kez konuşmaya başladığında, üzeri bembeyaz çiçeklerle kaplıydı. Bembeyaz bir elbise giymiş, beyaz tenli çok güzel bir kadın gibi. Her baktığımda “vay canına” diyordum. Sonra elbisenin rengi değişmeye başladı, yeşil ve tonları. Hatta elbise tamamen yeşil olduğunda, üzerinde daha açık renkli puantiyeler de oldu. Bizim türümüz buna erik diye bir ad veriyor hatta ağacın elbisesindeki puantiyeleri yiyorlar. Eğer başka bir tür gelip sizin elbiselerinizdeki puantiyeleri yiyor olsa ve bunu meyve olarak yapsa, bu sizi üzerdi. Ağaçların dilini bilmiyor oluşumuz, onların elbiselerini yediğimiz için üzülmedikleri anlamına gelmiyor. Sonra bir gün ağaç insanlar elbisesini yediği için mükemmel bir protest tavır gösterdi ve soyunmaya başladı. Elbisesindeki bütün puantiyeleri yedikten sonra çocuklar ve adamlar, ağaç her gün bir parça koparıp attı elbisesinden. Depresyona girip, ayna karşısında tutam tutam saçlarını kesen beyaz tenli, çok güzel bir kadın gibi. Her gün biraz daha eksildi yemyeşil elbiseden parçalar ve sonunda ağaç çırılçıplak kaldı. Bir süre bu şekilde çıplak durdu ağaç. Birkaç adam gelip, onun bedeninden parçalar almaya çalıştılar. Sonra, bir mucize oldu. Gerçek bir mucize. Yukarıda bahsettiğim gibi, bizden daha mucizevi olan kar taneleri düşmeye başladı gökyüzünden ve ağacın dallarını kapladı yine bembeyaz. Doğa, ne kadar yardımsever diye düşündüm. Tam bir dayanışma içinde doğayı oluşturan bütün elemanlar. Düşüne yardım etmek, doğanın kendi bilincinde var. Oysa türdaşım birileri, ağaç elbisesini soyunduğunda, onu kesip ısınmak için kullanmayı denemişlerdi. Düşenin üzerine basmak, fırsatçılık, nankörlük, canilik, ne dersen de. O beyaz elbise bir süre kaldı ağacın üzerinde. Bu bir hayata dönüş operasyonu olmalıydı. Beyaz üniformalı timlerin yaptığı bir operasyon. Öyle diyorum çünkü ağaç, geçen yılki kırgınlığını bir kenara atmış, yine bembeyaz elbiseler giyinmişti. Beyaz tenli ve çok güzel bir kadın gibi. Süslendi, püslendi. Serpildi. Büyüdüğü için yine elbisesini değiştirdi. İktisatlı bir şeydi ağaç aynı zamanda. Yeni elbiselere para harcamıyor, var olanları yenileyip, onararak kullanıyordu. Kullanıyordu diyorum çünkü geçen yıl ki elbisesini giyinmişti yine. Kız çocukluğundan kadınlık çağına her geçtiğinde, giydiği elbiseyi tekrar giydi. Yemyeşil, uzun bir elbise. Ağacın bütün güzelliğini ortaya çıkaran bir elbise. Zaman ilerledi, ağaç bir iki dokunuşla elbisesini tekrar süsledi. Bu sefer ki puantiyeler daha büyük. Daha yeşil. Adamlar, çocuklar, kadınlar ve diğer canlılar yine o güzelim kadının puantiyelerini yemeye başladılar. O yine küstü. Yine, çok güzel ve beyaz tenli bir kadının depresyon anında saçlarını tutam tutam kesmesi gibi, ağır ağır parçaladı elbisesini. Bir süre çıplak dolaştı. O sonbahar, hiçbir canlı gelmedi onun çıplaklığından faydalanmaya. Birkaç pale dallarına asılıp kıracak oldular. Camdan bakarken ağır kristal kültablasını fırlatıp, aşağı inersem hayatlarını sikeceğime dair tehditler savurduğumda, kaçtı o paleler. Ben de güzel ve genç bir kadını kötü adamların elinden kurtarmanın kıvancıyla mutlu oldum. Bu yıl tedbirliydim. Geçen yıl gelen o beyaz üniformalı operasyon kuvvetlerinin tekrar geleceğini ve hayata dönüş operasyonunu yapacağını biliyordum. Günlerim o üniformalı özel kuvvetleri beklemekle geçti. Televizyonlarda özel kuvvetlerin yola çıktığı, yakında burada olacağını söylüyorlardı. Heyecanlandım. Keşke onlar görevlerini yaparken, çay falan demleyip ikram edebilseydim, diye düşündüm. Bir sabah uyandığımda, özel kuvvetlerin operasyona başladığını gördüğümde, yüzümdeki sevinci hiç unutamıyorum. Tıpkı beyaz tenli çok güzel bir kadın tarafından öpülmüş, çok çirkin bir adam gibi parlıyordu gözlerim. Bana hep öyle olur. Güzel bir kadının beni öpmesi ütopyadır ama çok zaman güzel kadınlar tarafından öpüldüm. Bir tür akıl tutulması yaşıyorum böyle olduğu zamanlarda. İşte o kış da öyle oldum. Sonra özel tim görevini bitirip ayrıldı, hala da toparlanması devam ediyor görev yerini tamamen terk etmesi için. Hayata dönüş operasyonu bu yıl da başarılı olmuş olmalı ki, ağaç yine beyazlarını giymeye başladı. Tıpkı beyaz tenli çok güzel bir kadın gibi. 


Bu şekilde anlatınca, çok kısa gibi görünüyor ama ağacı gözlemlediğim zaman dilimi 1096 gün ya da 26280 saat. Bu ağacı gözlemlemek, bizden daha mucizevi bir canlı olduğu kanısı yarattı bende. Geçerli delillerim de var görüldüğü üzre.


Geçen yıl bu zamanlar ve sonraki zamanlar, çok kötü bir tünelin içinden geçiyordum. Yalnız olmak, bu bir sevgili yalnızlığı değil, her şeyde yalnız olmak, ağır bir şey. Bunun ağırlığı, ekonomik ve sosyal çöküntüler, peşimi bırakmayan travmalar, paçama bok gibi yapışan üzüntüler, tavırlar, bağımlılıktan sıyrılmanın onurlu mücadelesi, falanlar, filanlar. Yalnız olmak diyorum ama, yalnız olmadığımı hissettiren bir avuç insanım vardır hep. Hepten beri varlar, hiçliğe kadar da olacak o güzellikler. İyi ki de varlar. Yalnız olmak bu noktada tercihsel. Daha çok zorunlu bir tercihsel. Çünkü bir süre ve çabadan sonra, o yalnız olmadığın kanısına vardıran insanlara yük olmaya başladığın, ayaklarına dolandığını hissediyorsun. Öyle triplere giriyorsun. Bu da kendini daha çok yaralayan bir şey. Başka bir cenah daha var, onlar da yalnız olmadığını hissettirir gibi yapıp aslen kendi için vicdan mastürbasyonu yapan, bu uğurda el uzatan kişiler. O uzanan el bir yardım eli değil, mastürbasyon nesnesi. Daha sonra bu eller, senin olmadığın ya da arkanı döndüğün bir zamanda, başka karakterlere senin için yaptığı şeyleri dillendiriyor. Varlığını ona borçluymuşçasına hikayeler anlatıyor. Bunu yapmayan insanlara da kendin ayak bağı olmak istemiyorsun. Böyle boklu, kakasal işler. İnsan ne acayip nesne.

Neyse.

İşte öyle boktan zamanlar. Yaz geldi, depresyon içimde büyüdükçe büyüyor. Beyaz tenli ve çok güzel bir kadının, simsiyah saçlarının beyaz teni üzerine dökülmesi gibi mucize bir görüntüyle, sarıyor her yerimi depresyon. Yaralı bir hayvan gibi çırpınıyorum. Oradan oraya savruluyorum. Günde elli tane fikir üretiyorum. Hepsi aslında o boktan çıkış çabası. Şöyle yapmalıyım, böyle olmalı, şunu oldurmalıyız, bunu öldürmeliyiz. Sürekli bir eyleme geçme fikri içinde bir eylemsizlik durumu. Çok laf, hiç iş. Hep kurtulma çabası. Başı kesik tavuk gibi oradan oraya koşturma durumu. Sıcak yaz aylarında mutfağa girip ışığı açtığında nereye gideceğini bilmeyen, sağa sola koşturan hamamböceği gibi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Böyle olunca, insan hata yapmaya daha yatkın. Çünkü verdiğin her kararı sağlıklı bir karar zannediyorsun. Fikirsel anlamda seni rahatlatan her şey o anda çok doğru şeyler oluyor. Ben gibi günde 5 kez karar değiştiren biri olduğunda da her şey daha kakalı.

Öyle bir günde, son yıllarda sık sık aklıma düşen bir şey yine düşüyor. Gitmek. Bir intihar değil ama ona yakın bir şey. Bir gemiye binip gitmek. Seyahat değil bu. Görünürde çalışıyor olmak. Özünde yaşamını geride bırakıp dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmak. En başta dedim ya, yaşlandıkça intihar fikrinden uzaklaşıyorum diye. Bu tür ölümler düşlüyorum yaşlandıkça. Bu da benim için fiilen bir ölüm çünkü böyle bir şey yaptığımda yaşamımı, o güne kadar oluşturduğum kimliğimi, talihimi, şansımı, şanssızlığımı, üzüntülerimi, benliğimi, beyaz tenli ve çok güzel kadınları kara parçaları üzerinde bırakıp, sudan bir arafın içine sıkıştırıp bırakacağım kendimi. Yeni kimliğim bile hazır. Adımı çok az kişi bilecek. Bilenler de bilmiyor gibi yapacak. Herkes Çirkin diyecek bana. Sudan araftaki yeni kimliğim bu. Çirkin. Çirkin gel, Çirkin git, Çirkin raspa yap!, Çirkin uyan, Çirkin sar, Çirkin doldur. Çok içen, az konuşan, uyuşuk, kendi halinde, yarı ölü bir adam olarak araftaki zamanımı geçireceğim. Ta ki, buhranın, duvarları aşıp içimde önüne gelen her şeyi yıkıp, kendimi bir gecenin güne yakın zamanında, geminin kıçından kendimi herhangi bir okyanustaki herhangi canlılarına yem olarak sunana kadar.  Öyle bir günde, böyle bir düşünce tekrar zerk etti kafama. Dedim ulan gidiyorum bu kez. Allah kahretsin bu kara parçalarını ve üzerindekileri. Ben gidiyorum dedim. Son turlarımı atayım. Bir öğle vakti çantamı atıp sırtıma, otostopla vurdum yollara. İzmir’e gideyim dedim. Gittim. Ertesi gün sabaha karşı İzmir’deyim. Oturdum Kordon’da. Tam iskelenin dibinde oturuyorum. Kulağımda aşağıdaki parça çalıyor. 1 paket sigara içtim. Sadece bu şarkı çaldı. Geride bıraktığım otuz yılı düşündüm. Ananı avradını sikeyim ne kadar boş bir hayatmış bu içinde olduğum, dedim kendi kendime. Ufaktan ufaktan ağlıyorum da. Şarkı içimi deşiyor. İzmir limandan ayrılan Un Ro-Ro gemilerinin güvertelerinde kendimi hayal ediyorum. Gemici Çirkin! Çirkin raspa yap diye bağırıyor birileri. Tamam amına koyim yapıyoruz işte diyorum. Ağzımın kenarında sigaram. Kulaklığımı takıp, açıyorum aşağıdaki parçayı. Başlıyorum raspa yapmaya. Sahne atlıyor. Zifiri karanlık. Gidiyoruz bir okyanus ortasında. En yakın kara parçası 3.000 mil ötede. Yıldızlar avuç avuç. Başaltındayım. Yapmışım cigaramı. Kıyıda bıraktığım kimliğimi sorguluyorum. Kulağımda yine bu şarkı. Reis geliyor yanıma. İyi bir adam. Çirkin, yatsana oğlum sabah erken kalkacaksın, yorulmadın mı? diyor. Cigaramı saklamaya çalışıyorum. Versene bir duman pezevenk, diyor. Şarkı çalmaya devam. Sahne atlıyor. Bir el dokunuyor omzuma. Gözlerimi açıp kafamı geri doğru çeviriyorum. Beyaz tenli, siyah saçlı çok güzel bir kadın, pardon, diyor. Çantanızın fermuarı açık kalmış, eşyalarınız yerde. Yere doğru bakıyorum. Çantanın içindeki günlük olarak kullandığım defter duruyor yerde. Bir de Brautigan kitabı. Bir an ağzımdan çıkıyor, kadına doğru; senin gemide ne işin var? Suratıma bakıyor kadın. Deliymişim gibi. Çekip gidiyor. Amına koyim sana ne defter düştüyse düştü, ne bozuyosun hayalimizi, ne giriyorsun gemiye diyorum. Yerimden kalkıp çantayı toparlıyorum. Geldiğim yollardan, otostopla geri İstanbul’a. Evime gelip odaya giriyorum. Ağacı görüyorum. Allah belanı versin, yine gidemedim diyorum.

Ben aslında sadece bu şarkıyı ve onunla ilgili ufak İzmir hikayemi anlatmak istedim. Laf lafı açtı, ne kadar uzadı yazı.

Bu arada;

Biliyorsunuz, 6.45 Yayımcılık ile yollarımızı ayırdık. Üzüldüm bunun olmasına. Çok güzel insanlar tanıdım ve çok güzel şeyler öğrendim. Ayrılık, sadece iş anlamında oldu. Başka herhangi bir olumsuz durum yok benim açımdan. Ölü Deri Parçaları, ilk olarak 6.45’den çıkacak diye duyurmuştum. Sonra olmadı bu. Ölü Deri Parçaları, Nisan ayında Sub Pres yayımlarından çıkacak. Hayırlara vesile olsun. Diğer kitapları da elden geçiriyorum, yeni edisyonlar olacak. Onlar için de yeni bir yayımevi arıyorum. Bulduğum zaman ondan da haberiniz olur.

Son bir şey daha söylemek istiyorum.

Bence, bir yağmur damlası dahi bir insandan daha çok mucizevi. Bokumun kutsalları!

Yine de, yaşamınız size güzel şeyler getirsin. Beyaz tenli, çok güzel bir kadın gibi.

Öperim kutsallığınızdan.

Şimdi yazı bittiğinde ne yapalım biliyor musunuz? Bölüm Sonu Canavarımızı açıp, bağıra bağıra eşlik edelim. Ben hissederim bunu yaptığınızda çünkü ben o anda öyle yapıyor olacağım.


Bölüm Sonu Canavarı