24 Mayıs 2017 Çarşamba

Yollar ve Dikenler

Otuz kocaman yılı geride bıraktım. Çeyrek asırdan beş adım ileri. Bir “yaşamda” olması gerektiği gibi, güzel şeyler de hissettim, aşırı berbat olaylar da oldu. Bir “yaşamda” olmaması gereken ise bu iki ucun dengesiydi. Tercih ettiğim yoldan mıdır nedir, aşırı berbatlar, terazinin diğer kefesinde biraz daha ağır bastı çok zaman. Ancak her şeye rağmen, bunları çok seviyorum. Bunların olmasını. Bir girdabın içinde iken bütün etlerim çekiliyor, canım acıyor ancak o girdaptan sağ çıktığımda ise büyük bir tecrübe edinmiş oluyorum. Sevdiğim kısım bu. Bir gün, bir girdabın içinden çıkamayana dek sürecek bu keşmekeş. Bundan eminim. Zaten türümüzün oluşturduğu bir yaşam, doğamız gereği öyle çok cafcaflı da olmamalı. En nihayetinde oldukça vahşi memelileriz. Sicilimiz ortada. Çevremize ve diğer türlere yaptıklarımız kanıtlı. Her şeyin bize ait olduğu sanrısıyla yakıp yıkıyor ve tüketiyoruz. 

 Bugüne kadar, kendi payıma yapmaya çalıştığım her şeyi –eğer isteyerek yapıyorsam- hakkıyla yapmaya çalıştım. İstemeyerek yaptıklarım zaten aynı götüme benzer. Gönülsüz sikişten piç doğar demiş ya o güzel kalpli atalar, güzel demişler işte. Yaptığım her şeyin özeti bu. Geriye dönüp baktığımda, upuzun bir yol yürümüşüm. Otuz yıl, söylerken bile uzun bir zaman dilimi. Yaşarken de öyle. Ama geride kaldığı için, daha kestirme bir şey gibi geliyor. Daha çok sadece bir “an” gibi. “An”ların büyük bir toplamı değil de… Yer yer dikenli tellerin, yer yer göz alıcı papatyaların olduğu bölgelerle kaplı bu yolda kimi zaman söylenerek, kimi zaman söverek, kimi zaman sevinerek, kimi zaman mecalsiz bir şekilde yürüdüm durdum. Yolumun en başında, öyle kötü adamlarla karşılaştım ki. Ruhsal eksikliğin de verdiği bir ehliyet ile o dönemler bütün bunlardan tiksiniyor ve bunların olmasını “kötü bir kader” ile ifade edebiliyordum. Şimdi hâlâ tiksiniyorum. Ancak, bütün bu olanları “kötü bir kader” değil de, “olma” ağacının, yiyeni pişiren “olgunluk” meyveleri olduğunu düşünüyorum. Şimdi, bu tecrübeyi elime tutuşturup beni yolumun en başına koysalar, yine aynı sahnelerde yürürüm. Hatta o sahnelerde tekrar tekrar yürürüm. Tecrübe, harikulade bir soyut kavram. O soyutluk, etimizdeki yaralarda, vücudumuzu saran bir kanserde, başka başka hastalıklarda, bok parçası gibi yapışan kalıcı elemlerde somut hale gelse de, yine de güzel bir şey. 

 Ben çok tuzaklı insanlarla karşılaştım. Sikmeyeceği eşeğin önüne ot koymayan insanlar, annelerinin külotlarını takas edip koklayarak otuz bir çeken, sonra da birbirine “kardeşim” diye orgazm sigarası uzatanların tedrisatından geçtim. Bu geçiş, bana mükemmel bir şey öğretti. Ne yapmamam gerekiyor, bunu öğrendim. Bir şeyi öğrenirken, bir şeye başlarken, ne yapmaman gerektiğini bilmek, ne yapman gerektiğini bilmenden daha mühimdir benim için. Böylelikle büyük hata paylarını ortadan kaldırır ve daha küçük, göze batmayacak hatalar için yer bırakırsın sadece ve yapacağın şeyi az da olsa doğru yapmaya çalıştığın, çabaladığın zaman, bu “büyük hatasızlık” yapıtını okşayıp parlatır. Birçok zaman bunu kendi yaşamımdaki işlere şiar olarak uyguladım. Çıkış noktam bu oldu herhangi bir şeyi yaparken. Ne öğrenmeye çalıştımsa yeni, önceliğim yapmamam gerekenleri öğrenmek oldu. Yine de, bu çabaya rağmen büyük şeyler de olmadı değil. Oldu elbette. Yaşamın doğası bu. Her zaman beklemediğini iddia ettiğin yerden vurulursun. İddia ettiğin diyorum çünkü gizliden gizliye hepimiz birbirimizin ne kadar vahşi olduğunu biliyor, başımıza geleceklerin korkusuyla bunu dile getiremiyoruz bile. O yüzden “senden bunu beklemezdim” büyük bir korku belirtecidir farkında olmadığımız. 

 Ne yapmaya çalıştımsa, bildiğim, kavradığım doğrulara göre yapmaya çalıştım. Kimseye dokunmamaya özen göstererek. Elbette, arada hatalarım oldu, kusursuz bir şeyden bahsetmiyorum asla. Zaten bu ahmaklık olurdu. Kimseye dokunmamaya özen gösterdim ancak yaşamın doğası gereği herkes için aynı hassasiyet geçerli olmayabiliyor. Tabii ki de bam teline dokunduklarımız oldu, olacaktır, olmuştur. Herkesi sevemezsin, herkesi memnun edemezsin, herkesle iyi anlaşamazsın. Ait olduğun memeli türü daha çok “birey”lerden oluştuğu, her bireyin de ruhsal göstergelerinin farklı olduğu bir habitatta, herkesle “her şeyi” dengede tutabilmek anormal ve yapay bir durumdur elbet. Her neyse. Ne yaptımsa kavradığım doğrulara göre yaptım. Bir kısmı memnun ettim, bir kısmı memnuniyetsiz ettim. Ama, sadece ve sadece kendimi memnun edemedim. İlgi alanım daha çok bu. Kendime, bir türlü yaranamadım. Aşağılık kompleksi değil bu. Bu yaşam, beni ne yaptımsa tatmin etmeyen bir şeye dönüştü. Finalinde yok olup hiçliğe karışacağım duygusu, birçok şeyin içini boşalttı ve hızla da boşaltmaya devam ediyor, otuz yılda özenle doldurduğum ne varsa. Bir yanım da kapılıyor bu dünyanın renklerine. Bir holograma olmadığının bilinciyle inanmak, ondan mutluluk duygusu doğurma çabaları ve bu çabaların meydana getirdiği yüksek öfkeli çatışmalar, bana hiç iyi gelmedi. Bazı yazılarımda “narin ruhum” derim, ruhumdan bahsederken. Bir çoğunuz bunu ironi olarak algılarsınız. Ben, kaba bir adamım sizin için. Sürekli küfür eden, müptela, kavgacı, aksi, “piç” sıfatlı, değişik bir adam. Bu adamın nesi narin ola ki değil mi? Ama, narin ruhumu hasta ediyorsunuz, bulaşıcı mikroplar gibi, derken gayet ciddi bir ifadeydi. 

 Ne yaptığımı, nasıl yerlerde bulunduğumu, nasıl biri olduğumu, hiç saklamadım. Kimseden. Ne sizden, ne de yaşamımı çevreleyen insanlardan. Bali çektim. Bali çektim dedim. Korsan cd sattım. Korsan cd sattım dedim. Bir gettoda büyüdüm, yaşadım. Bir gettoda büyüdüm ve yaşadım dedim. Dolayısı ile bir getto kültürü sinmişti üzerime. Üzerimdeki kokuyu saçma sapan hareketlerle gizlemeye çalışmadan, “ben bu adamım” dedim. Kimisi bunu bir “imaj” zannetti, kimisi de kültürün farkına varıp saygı duyabildi. İmaj zannetmek, talihsiz bir şey. Böyle bir durumu imaj olarak kullanabilecek insanın aklından şüpheye düşerim. Hiçbir zaman kendimi “pazarlama” gayem olmadı. Buna çabalamadım da. Olsaydı ne değişirdi hayatımda? Elbette birçok şey değişirdi. “Vasıflı” bir adam olabilirdim. Vasıf, Türkiye’de karşılığında “aylık” maaş alabildiğin bir işi yapmak demek. Bundan bahsediyorum. Bu bağlamda, vasıfsız, işsiz, sokakta kalmamak için ailesine sığınan bir adam olarak yaşamımı minimal düzeyde sürdürmeye çalışan bir “şey”im. Gençliğim olsa, -gençliğim diyorum çünkü ben öyle hissediyorum- sokakta kalmak, yaşamak pek dokunmaz. Ki daha önceleri dokunmadığı oldu. Şimdi bu düşünce beni endişelendiriyor ve ailemin evine sığınmak zorunda kalıyorum. Kitap yazmak sizin için bir vasıf olabilir, bence değil. Benim için değil. Vasıfsızlığımın temel etkeni de yukarıda bahsettiğim “imaj” olayım. Pek çoğu için ben müptela bir serseriyim. Pek ciddiye alınmam. Alanlar ve almış gibi yapanlar olur. İlk grup, çok az ve “dostum” diyebileceklerim sınıfındalar. Diğer grup ise pek bir şey söylemek istemiyorum onlar için ama zaman zaman üzücü şeyler yaşattılar. Bir el uzatır gibi davranıp sonra sağda solda “el uzattım” diye anlatmak, şüphesiz herkes için üzücü olabilir eğer uzatılan sizseniz. 

 Birçok çaba gösterdim bir şeyler olsun diye. Gerçekten. Oturduğum yerden sızlanmadım. Bunu yaptığım toyluk dönemlerimde oldu, bunu asla inkar edemem. Ama uzun zamandır, bir şeyler “iyi” olsun diye çok uğraştım. Her bir şeyler de iyi niyetlerle başlayıp kötü niyetlerle son buldu. Her son bulan “şey” ise benden bir şeyler söküp götürdü. Yerine de tecrübe bıraktı tabii. Bir şiyirimde de bahsettiğim gibi “iyi niyeti hep çizmişlerdir” Bütün bunların temeli sanıyorum ki yaralardan sızan merhamet.

 Neyse. Uzatmayayım daha fazla.

 Ben artık “şiyir” dışında pek bir kitap yazmak istemiyorum. Bu konuda da özverili olacağım. Birkaç kitap projem var, onlar daha çok “kaynak” kitap olabilecek işler. Bir roman vesaire değiller. Bunun dışında da çok uzun –gerçek anlamda- bir yol tasarlıyorum kendime. Onu imar etme çabasındayım düşünsel olarak ki sonra fiziksel olarak da faaliyet olabilsin. Yollar, yolculuklar, benim için her zaman iyileştirici eylemler oldular. Yol, yaşayan bir şeydir. Şifaya doğru bir adım atmak gibi… Aslında başka başka şeyler yazacaktım finalde ama bunu açık etmekten imtina ettim. Bu yüzden biraz kel alaka bir final oldu. aynı benim gibi. 




 Bu da bölüm sonu canavarı:




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder