15 Temmuz 2017 Cumartesi

Kendi Ateşini Yenileyen Cehennem

Merhaba,


Birkaç saat boyunca bir bilgisayar oyununda 130 karakteri vahşice öldürdükten sonra bu yazıyı yazmak istedim. Psikolojik sorunlar beni eline almış oyuncak gibi oynatıyorlar. Başa çıkamıyorum.

Ben yine “kimsesizleri” oynuyorum. Yaşamım yine ağzıma bir parmak bok çalıyor ve elbette bu olmadan hemen önce ben onu bal sanmıştım. Ve kahrolası, her şey, bir sonraki yumrukta daha sertleşiyor gibi. Pek sevmiyorum böyle yoğun buhranlarda olmayı. Psikolojik sorunlarının olması pek de iyi bir durum değil ancak “zihin” buna neden bir çare bulmuyor bilemiyorum. Üstelik ilk kez karşılaşılan bir hadise değil, sürekli ve olağan bir durum olmasına rağmen zihin neden bunun için bir şeyler yapmıyor, neden bir savunma mekanizması oluşturmuyor, bilmiyorum hiç. Evrimin psikoloji ile alakalı kısmı lütfen biraz hızlanabilir mi? Teşekkürler.

Bilmiyorum neden böyle oluyor, çabaladıkça içine batıyorum. Ömrüm, benim ömrüm değil sanki. Ömrüm sandığım şey, bataklığın içinde debelenip durmak gibi geliyor her geçen gün biraz daha. Filmin sonunda aslında birey değil, bataklıkta ölmek üzere olan bir böcek çıkacağım diye tırsmıyorum da değil hani… Sembolik olarak değil, realite olarak bir böcek. Kendini insan sanan bir böcek, bir  “şey” ve aslında insan değil “şey” olduğunu anladığında, bataklığın yüzeyinde sadece solunumda kullandığı delikler duruyor, onlar da batmak üzere.

Son 3 yılım, adeta sürekli odunu tazelenen bir cehennem simülasyonu tadında geçti, geçmeye devam ediyor ve muhtemelen de devam edecek. Bunu his değil de tecrübeye dayalı bir çıkarım olarak söylüyorum çünkü bu 3 yıl boyunca aynı tecrübeler bana bunları fısıldadığında, “hayır, bu sefer olumlu olacak her şey” diye karşılık verdiğimde sonunda o fısıltıların haklı olduğunu acı acı öğrendim. Bu yüzden devam edecek diyebiliyorum. Ama artık yanacak, kavrulacak bir yanımın da kaldığını düşünmüyorum.

Her gün kendi ateşini yenileyen bir cehennemin içinde kalmışım. Ateşin içinden kendimi nereye savursam, pat! orada yeni bir ateş beliriyor. “Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibi” koşuyorum bir o yana, bir bu yana ama hangi boşluğa gitsem ateşi de taşıyorum. En sonunda bir akrep gibi sokacağım kendimi diye endişeleniyorum. Eskiden olsa endişelenmezdim ama artık endişeleniyorum, niye bilmiyorum. Bir yandan da daha olgun bakıyorum bu duruma, daha bıkmış, daha yaşlı, daha çaresiz, daha endişeli. Her şeyden biraz daha “daha” Bu sanırım biriken yaşlarla ve o yaşların kabuklarının altında saklanan yaşanmış şeylerle alakadar bir durum. Şu anda bunları yazarken bahçeye bakan zemin kat odanın açık kapısından içeri bir güvercin girdi ve suratıma bakıyor tip tip. Saat sabahın 06:04’ü. İşte yaşamım da böyle, ne idüğü belirsiz, alakasız, saçma sapan şeylerin uç uca eklenmesiyle oluşturulmuş bir siluet gibi.

Eğer bir diktatör olsaydım, geride bıraktığım bütün yaşamımı zorla sinema salonlarında gösterime sokar, kitaplar yazdırır, müfredatta ders diye okutulurdum. İdol değil, büyürken, gelişirken neler “yapmamalıyız” içerikli, gerçek bir ders, ibret niteliği taşıdığı için.

Eskiden yaptığım ve geçmişte bıraktığım hatalardan daha zevk duyardım ama artık öyle olmuyor, yaptığım hatalar daha büyük izler bırakıyor, biraz daha çöküyorum içime bir yıldız gibi ve bir gün yok olacağım bir süpernova patlamasıyla. Buradan, geçmişte bıraktığım ve zevk aldığımı söylediğim hatalara rağmen hala hata yaptığımı çıkartıyoruz. Hata, güzel bir şey, bizler için var, ne kadar hata o kadar çok insancıllık ama birbirinin kopyası hatalar yapmak “hata” değil enayilik bence. İnsan hata tabii ki yapar ama bunun da bir usulü erkanı var. A hatasını yaptığında bir sonraki hatan A değil B vs. olmalı… Ama olmadı. AAAA, BBBBB, AABBAB, gibi hata dizilimlerine sahibim ve ne yazık ki şu siktimin kuş kadar yaşadığım zamanda en fazla F’ye falan gelebilmişimdir. Çünkü sürekli A’lardan, B’lerden bir sonraki hataya gelmek epeyce zaman aldı. Çok fazla yaşamayacağımı da düşünürsem, sanırım F’den en fazla birkaç harf daha ileri giderim. Ölümcül, son hatam Z olmayacak asla bundan çok eminim. Belki H, en fazla.

3 yıl diyordum, iğrenç diyordum. Bayağı bildiğin ruhsal zulüm görüyorum, aklımla, ruhumla, kalbimle oynuyorlar, alay ediyorlar sanki. Manipüle ediliyorum, darp ediliyorum, eğleniliyorum, yeriliyorum, kahrediliyorum, üzüntüye uğratılıyorum, saldırıya uğruyorum, savaş suçlarına maruz kalıyorum. Daha bir sürü olumsuz şeyler oluyor. Ama artık olsun istemiyorum. Ve bunu istemezken, bir öfke veyahut patlama ile değil, daha çok yorgunluk, bıkkınlık gibi hislerle istemiyorum. Bir işkence mağdurunun işkencecisine kendisini öldürmesi için çaresizlikle yalvarması gibi…

Güzel şeyler olmuyor maalesef. Hem de hiç. Simsiyah bir tuvale bakmaya zorlanıyorum. Gri, siyah, kirli, pis işte. Arada güzel şeyler oluyor diyemem ancak o siyah tuvalin üzerinde ufak bir nokta leke gibi renkler de görüyorum. Onları güzel şey belliyor belleğim. Belleğim üç yılda bunu öğrendi. Ama bir yandan da biliyor bunların gerçekten “güzel şeyler” kelimesinin karşılığı olmadığını. Ben de biliyorum. Birbirimize bu konudan çok fazla bahsetmiyoruz foyamız ortaya çıkmasın diye. Ama titriyor da dizim. Yere yığılmadan hemen önceki saniyenin içinde sıkışıp kalmışa benziyorum uzaktan bakınca. Allah sonumu hayır etsin diyemiyorum çünkü etmedi. Şer sandığım şeyler gerçekten de şermiş. Şer olarak da devam ediyorlar yaşamlarına benim yaşamımın içinde. Benim yaşamımın içinde benim kontrolüm dışında başka şeyler ve şerler varsa, yaşamım niye diyorum? Çıkıp gideyim ben onlar kalsın?

Kırıcı buluyorum bu şeyleri. 30 yaşındayım ama 6 yaşında bir çocuk gibi kırıcı buluyorum. Gönül kırıcı, insan kırıcı, ruh kırıcı, hayal kırıcı, gelecek kırıcı. Önüne çıkan her şeyi yok eden bir Nazi savaş makinesi gibi görüyorum o kırıcı bulduğum şeyleri. Beni öğütüyorlar. Öğütülmeyi “henüz” hak edecek kadar çöp değildim bence.

Eskiden, yani 3-5 yıl önce, buhranlı anlarımda sövüp, kızıp, bağırıp, ağlayıp yani kısacası birtakım eylemler içinde bulunup az da olsa rahatlamış hissederdim. Sanırım en başta bahsettiğim zihnin savunma mekanizmasıydı bu. Ama artık zihin de baktı ki bir faydası yok bunların, ataklar dalga dalga geliyor, İspanya hücum hattının karşısındaki San Marino defansı gibi kaldı, bıraktı o da maçı bence. Keşke sahadan çekilebilsek. Ama bir gün, bir gün elbette canımıza tak edecek ve hükmen mağlubiyeti göze alarak çıkıp gidecek o tünelden. Futbolcuların sahayı terk ettikten sonra girdikleri o tünelden sonrasını göremeyiz ya TV’den, bir meçhule gidiyorlar gibi olur, işte aynen öyle olacak. Yani bilmiyorum ben o futbolcular tünele girince öyle hissediyorum, bir bilinmezliğe gidiyorlarmış gibi. Laf lafı açıyor, konu o kadar dağılıyor ki…

Eskiden diyordum işte, ağlayıp falan bir şeyler yapıp, bir tepkiler verip rahatlık sağlayabiliyordum kendime. Ama artık son 3 yıldır o da olmuyor. Neden olmuyor bilmiyorum. Ağlayabiliyorum mesela geçen rezalet olmuş çok içtiğim bir gece instagramdan canlı yayın yapmışım muhabbet ederken birden her şey salya sümük olmuş, sabah uyandığımda çok utandım o rezalete maruz kalan insanlardan, endişelenmişler de sağ olsunlar ama rezalet işte… Şimdi ağlayabilsem de, kendimi bir boşluğun içinde buluyorum. Böyle havasız, yerçekimsiz, hissiz, sadece içine sıkışıp kalabileceğin türden bir boşluk. Sanki vücudum ve ruhum G kuvvetine maruz kalıyor. G noktası ile karışmasın lütfen. Vücudum ve ruhum nasıl bir şeye maruz kalıyor, merak edenler, G kuvveti test videolarına bakabilirler YouTube’da. İşte aynen öyle hissediyorum, o gördükleriniz gibi. Ve 3 yıldır, kontrolüm dışında, benliğim, yaşamım, eğilip bükülüyor ince, sikim sonik bir bakır tel gibi. Ve ben maruz kaldığım kuvvete direnç gösteremeyen yarrak gibi bir maden gibi hissediyorum kendimi… Artık Ay’ı izlemek bile beni heyecanlandırmıyor biliyor musun? Öyle bir devrin kapısına astılar beni tabela gibi… İçimdeki her şeyi öldürmek istiyorum.

Bir zamanlar iyi bir aileye, iyi arkadaşlara sahip olmanın çok önemli ve güzel bir nimet olduğunu düşünüyordum. İnsanın yalnız olamayacağını, yukarıda söylediğim nimetlerin insanı kutsadığını, güzelleştirdiğini vs… Öyle düşündüğüm zamanlarımı çok ama çok özlüyorum gerçekten…

Şimdi ne düşünüyorum biliyor musun? Şimdi ne düşündüğümü Bölüm Sonu Canavarı söyleyecek size.

Çok hata yapmanız ama benzer hataları tekrarlamamanız dileğiyle…

Kendinize iyi bakın.

Batuhan Dedde


Bölüm Sonu Canavarı






1 yorum:

  1. Yaptığın hataları seviyor olmak güzel bir şey tüm olanlara rağmen ümit verici. Hayatın boyunca hata yapmamaya çalışmak için insanüstü çaba gösterip sıfır hatalı fakat anı yaşamayı ıskalamış "keşke yapsaydım"larla dolu bir hayat yaşamak ne kadar zevkli bilmiyorum. Evet temkinlisin kimseden kazık yememişsin bir adım atarken bin kere düşünmüşsün ama o esnada aslolanı kaçırmışsın ne fayda..

    YanıtlaSil