24 Mayıs 2017 Çarşamba

Yollar ve Dikenler

Otuz kocaman yılı geride bıraktım. Çeyrek asırdan beş adım ileri. Bir “yaşamda” olması gerektiği gibi, güzel şeyler de hissettim, aşırı berbat olaylar da oldu. Bir “yaşamda” olmaması gereken ise bu iki ucun dengesiydi. Tercih ettiğim yoldan mıdır nedir, aşırı berbatlar, terazinin diğer kefesinde biraz daha ağır bastı çok zaman. Ancak her şeye rağmen, bunları çok seviyorum. Bunların olmasını. Bir girdabın içinde iken bütün etlerim çekiliyor, canım acıyor ancak o girdaptan sağ çıktığımda ise büyük bir tecrübe edinmiş oluyorum. Sevdiğim kısım bu. Bir gün, bir girdabın içinden çıkamayana dek sürecek bu keşmekeş. Bundan eminim. Zaten türümüzün oluşturduğu bir yaşam, doğamız gereği öyle çok cafcaflı da olmamalı. En nihayetinde oldukça vahşi memelileriz. Sicilimiz ortada. Çevremize ve diğer türlere yaptıklarımız kanıtlı. Her şeyin bize ait olduğu sanrısıyla yakıp yıkıyor ve tüketiyoruz. 

 Bugüne kadar, kendi payıma yapmaya çalıştığım her şeyi –eğer isteyerek yapıyorsam- hakkıyla yapmaya çalıştım. İstemeyerek yaptıklarım zaten aynı götüme benzer. Gönülsüz sikişten piç doğar demiş ya o güzel kalpli atalar, güzel demişler işte. Yaptığım her şeyin özeti bu. Geriye dönüp baktığımda, upuzun bir yol yürümüşüm. Otuz yıl, söylerken bile uzun bir zaman dilimi. Yaşarken de öyle. Ama geride kaldığı için, daha kestirme bir şey gibi geliyor. Daha çok sadece bir “an” gibi. “An”ların büyük bir toplamı değil de… Yer yer dikenli tellerin, yer yer göz alıcı papatyaların olduğu bölgelerle kaplı bu yolda kimi zaman söylenerek, kimi zaman söverek, kimi zaman sevinerek, kimi zaman mecalsiz bir şekilde yürüdüm durdum. Yolumun en başında, öyle kötü adamlarla karşılaştım ki. Ruhsal eksikliğin de verdiği bir ehliyet ile o dönemler bütün bunlardan tiksiniyor ve bunların olmasını “kötü bir kader” ile ifade edebiliyordum. Şimdi hâlâ tiksiniyorum. Ancak, bütün bu olanları “kötü bir kader” değil de, “olma” ağacının, yiyeni pişiren “olgunluk” meyveleri olduğunu düşünüyorum. Şimdi, bu tecrübeyi elime tutuşturup beni yolumun en başına koysalar, yine aynı sahnelerde yürürüm. Hatta o sahnelerde tekrar tekrar yürürüm. Tecrübe, harikulade bir soyut kavram. O soyutluk, etimizdeki yaralarda, vücudumuzu saran bir kanserde, başka başka hastalıklarda, bok parçası gibi yapışan kalıcı elemlerde somut hale gelse de, yine de güzel bir şey. 

 Ben çok tuzaklı insanlarla karşılaştım. Sikmeyeceği eşeğin önüne ot koymayan insanlar, annelerinin külotlarını takas edip koklayarak otuz bir çeken, sonra da birbirine “kardeşim” diye orgazm sigarası uzatanların tedrisatından geçtim. Bu geçiş, bana mükemmel bir şey öğretti. Ne yapmamam gerekiyor, bunu öğrendim. Bir şeyi öğrenirken, bir şeye başlarken, ne yapmaman gerektiğini bilmek, ne yapman gerektiğini bilmenden daha mühimdir benim için. Böylelikle büyük hata paylarını ortadan kaldırır ve daha küçük, göze batmayacak hatalar için yer bırakırsın sadece ve yapacağın şeyi az da olsa doğru yapmaya çalıştığın, çabaladığın zaman, bu “büyük hatasızlık” yapıtını okşayıp parlatır. Birçok zaman bunu kendi yaşamımdaki işlere şiar olarak uyguladım. Çıkış noktam bu oldu herhangi bir şeyi yaparken. Ne öğrenmeye çalıştımsa yeni, önceliğim yapmamam gerekenleri öğrenmek oldu. Yine de, bu çabaya rağmen büyük şeyler de olmadı değil. Oldu elbette. Yaşamın doğası bu. Her zaman beklemediğini iddia ettiğin yerden vurulursun. İddia ettiğin diyorum çünkü gizliden gizliye hepimiz birbirimizin ne kadar vahşi olduğunu biliyor, başımıza geleceklerin korkusuyla bunu dile getiremiyoruz bile. O yüzden “senden bunu beklemezdim” büyük bir korku belirtecidir farkında olmadığımız. 

 Ne yapmaya çalıştımsa, bildiğim, kavradığım doğrulara göre yapmaya çalıştım. Kimseye dokunmamaya özen göstererek. Elbette, arada hatalarım oldu, kusursuz bir şeyden bahsetmiyorum asla. Zaten bu ahmaklık olurdu. Kimseye dokunmamaya özen gösterdim ancak yaşamın doğası gereği herkes için aynı hassasiyet geçerli olmayabiliyor. Tabii ki de bam teline dokunduklarımız oldu, olacaktır, olmuştur. Herkesi sevemezsin, herkesi memnun edemezsin, herkesle iyi anlaşamazsın. Ait olduğun memeli türü daha çok “birey”lerden oluştuğu, her bireyin de ruhsal göstergelerinin farklı olduğu bir habitatta, herkesle “her şeyi” dengede tutabilmek anormal ve yapay bir durumdur elbet. Her neyse. Ne yaptımsa kavradığım doğrulara göre yaptım. Bir kısmı memnun ettim, bir kısmı memnuniyetsiz ettim. Ama, sadece ve sadece kendimi memnun edemedim. İlgi alanım daha çok bu. Kendime, bir türlü yaranamadım. Aşağılık kompleksi değil bu. Bu yaşam, beni ne yaptımsa tatmin etmeyen bir şeye dönüştü. Finalinde yok olup hiçliğe karışacağım duygusu, birçok şeyin içini boşalttı ve hızla da boşaltmaya devam ediyor, otuz yılda özenle doldurduğum ne varsa. Bir yanım da kapılıyor bu dünyanın renklerine. Bir holograma olmadığının bilinciyle inanmak, ondan mutluluk duygusu doğurma çabaları ve bu çabaların meydana getirdiği yüksek öfkeli çatışmalar, bana hiç iyi gelmedi. Bazı yazılarımda “narin ruhum” derim, ruhumdan bahsederken. Bir çoğunuz bunu ironi olarak algılarsınız. Ben, kaba bir adamım sizin için. Sürekli küfür eden, müptela, kavgacı, aksi, “piç” sıfatlı, değişik bir adam. Bu adamın nesi narin ola ki değil mi? Ama, narin ruhumu hasta ediyorsunuz, bulaşıcı mikroplar gibi, derken gayet ciddi bir ifadeydi. 

 Ne yaptığımı, nasıl yerlerde bulunduğumu, nasıl biri olduğumu, hiç saklamadım. Kimseden. Ne sizden, ne de yaşamımı çevreleyen insanlardan. Bali çektim. Bali çektim dedim. Korsan cd sattım. Korsan cd sattım dedim. Bir gettoda büyüdüm, yaşadım. Bir gettoda büyüdüm ve yaşadım dedim. Dolayısı ile bir getto kültürü sinmişti üzerime. Üzerimdeki kokuyu saçma sapan hareketlerle gizlemeye çalışmadan, “ben bu adamım” dedim. Kimisi bunu bir “imaj” zannetti, kimisi de kültürün farkına varıp saygı duyabildi. İmaj zannetmek, talihsiz bir şey. Böyle bir durumu imaj olarak kullanabilecek insanın aklından şüpheye düşerim. Hiçbir zaman kendimi “pazarlama” gayem olmadı. Buna çabalamadım da. Olsaydı ne değişirdi hayatımda? Elbette birçok şey değişirdi. “Vasıflı” bir adam olabilirdim. Vasıf, Türkiye’de karşılığında “aylık” maaş alabildiğin bir işi yapmak demek. Bundan bahsediyorum. Bu bağlamda, vasıfsız, işsiz, sokakta kalmamak için ailesine sığınan bir adam olarak yaşamımı minimal düzeyde sürdürmeye çalışan bir “şey”im. Gençliğim olsa, -gençliğim diyorum çünkü ben öyle hissediyorum- sokakta kalmak, yaşamak pek dokunmaz. Ki daha önceleri dokunmadığı oldu. Şimdi bu düşünce beni endişelendiriyor ve ailemin evine sığınmak zorunda kalıyorum. Kitap yazmak sizin için bir vasıf olabilir, bence değil. Benim için değil. Vasıfsızlığımın temel etkeni de yukarıda bahsettiğim “imaj” olayım. Pek çoğu için ben müptela bir serseriyim. Pek ciddiye alınmam. Alanlar ve almış gibi yapanlar olur. İlk grup, çok az ve “dostum” diyebileceklerim sınıfındalar. Diğer grup ise pek bir şey söylemek istemiyorum onlar için ama zaman zaman üzücü şeyler yaşattılar. Bir el uzatır gibi davranıp sonra sağda solda “el uzattım” diye anlatmak, şüphesiz herkes için üzücü olabilir eğer uzatılan sizseniz. 

 Birçok çaba gösterdim bir şeyler olsun diye. Gerçekten. Oturduğum yerden sızlanmadım. Bunu yaptığım toyluk dönemlerimde oldu, bunu asla inkar edemem. Ama uzun zamandır, bir şeyler “iyi” olsun diye çok uğraştım. Her bir şeyler de iyi niyetlerle başlayıp kötü niyetlerle son buldu. Her son bulan “şey” ise benden bir şeyler söküp götürdü. Yerine de tecrübe bıraktı tabii. Bir şiyirimde de bahsettiğim gibi “iyi niyeti hep çizmişlerdir” Bütün bunların temeli sanıyorum ki yaralardan sızan merhamet.

 Neyse. Uzatmayayım daha fazla.

 Ben artık “şiyir” dışında pek bir kitap yazmak istemiyorum. Bu konuda da özverili olacağım. Birkaç kitap projem var, onlar daha çok “kaynak” kitap olabilecek işler. Bir roman vesaire değiller. Bunun dışında da çok uzun –gerçek anlamda- bir yol tasarlıyorum kendime. Onu imar etme çabasındayım düşünsel olarak ki sonra fiziksel olarak da faaliyet olabilsin. Yollar, yolculuklar, benim için her zaman iyileştirici eylemler oldular. Yol, yaşayan bir şeydir. Şifaya doğru bir adım atmak gibi… Aslında başka başka şeyler yazacaktım finalde ama bunu açık etmekten imtina ettim. Bu yüzden biraz kel alaka bir final oldu. aynı benim gibi. 




 Bu da bölüm sonu canavarı:




13 Mart 2017 Pazartesi

Bir Ağacın Yaşamı

Artık fiziksel olarak da yaşlanıyorum. Buna geç bile kaldığımı düşünüyorum zaman zaman. Yaşlılık, deforme olmak mıdır yoksa akıp giden zaman kavramının daha hızlı geçmesi, geçerken de kilogram bazında daha ağır gelmesi midir? Bence hepsi iç içe geçmiş kavramların oluşturduğu bir bütün gibi.

Geride bıraktığım otuz yılımda hiçbir bok yapmadım. Ama yaşadım. Yaşamak, bir şeyler yapmak değildir sadece. Bir şeyler yapmamak da bir yaşama biçimidir. Ben ikinci şıkkı tercih edenlerdenim. Bir şey yapmadım. Yedim, içtim, gezdim, gördüm, üzüldüm, sevindim. Bir üniversite bitirip bir diploma sahibi olabilir, iyi bir işte, ortalama bir maaşla köpek gibi çalışabilir, bir yuva kurabilir, metrobüste ve simit saraylarında ya da kahve satılan dükkanlarda statü sahibi olarak oturabilirdim arkadaş masalarına. İstemedim. Yaşamak için. Gezmek ve görebilmek için, yiyip içebilmek için, tadabilmek için daha bir sürü bok püsür için, o masada oturan en aylak, en işsiz, en serseri ve işe yaramaz adam olmayı seçtim. Bazan, toplumsal bir gaz ve baskı ile keşke kravatlı arkadaşlardan olsaydım diye de düşünmüyorum değil ama hemen geçiyor bu. Kravatlı arkadaşlardan olsaydım, kendimi çok az zaman iyi hissetmemi sağlayacak bir iş/gelir, kendime vakit ayıramama, etrafı okuyamama, iş yeri problemleri, gömlek ütüsü sorunları, pantolon oturunca iz yapıyor, sabah mesai var uyumalıyım, şöyle yapsam patron/müdür kızar mı acaba? bunlar olurdu. Bunlarla tıka basa doldurmak zorunda kalırdım geride bıraktığım otuz yılı. Ki o otuz yıl, nasıl geçti anlamadım, anlayamıyorum. Daha dün misket oynayıp, taso biriktiriyordum. Bazan evin camından sokağa baktığımda, orada mahalle maçı yaptığımız zamanları görüyorum. Bunu görmekte biraz zorlanıyorum çünkü o arsanın yerinde kocaman bir bina var şimdilerde.

Kendime, kendi yaşamıma olan tavrım beni çok zaman mutlu ediyor. Zaman zaman da yukarıda bahsettiğim gibi bir boşlukta salınıyorum, yırtık bir tül gibi. Ne hayat ama! Gerçek yaşamın bu olduğunu düşünüyorum. İçinde olduğum için değil, öyle gördüğüm, algıladığım için. İçinde olmadığım zamanlarda da böyle algılıyordum, algım buydu. Batuhan Bey olmak ile Batu olmak arasında büyük uçurumlar var ve Batuhan Bey olmak her zaman bir şeylere uymak zorunluluğu, birilerine biat etme gerekliliği doğurur. Etrafımda ve etrafımdan daha dışarıda olan bütün “Bey”lerde gözlemlediğim bu. Hiçbir şey olmasa, kendi para kazanma hırsının kulu oluyorlar. İnsan, bozuk bir canlı. Ayarsız. Neyi çok buluyorsa o oluveriyor. Ben de itliği çok buldum, gördüm ve it oldum.

Vasıfsız biriyim. Evet, size göre öyle olmayabilir ama yaşamımın içinde tek başımayım. Kimse gelip benim yerime yaşamıyor hayatımı ve yaşamayacak da. Bu bağlamda sizlerin değil benim fikirlerim daha öncü sanki? Vasıfsız biriyim diyorum çünkü bir mesleğim yok, bir işim yok, sahip olduğum/olabildiğim tek şey bir şeyler yazmak. Bu da bir meslek değil. Öyleyse bile, benim meslek olarak yapabileceğim bir şey değil. Yemek gibi aynı. Yemek yapmayı da biliyorum ama aşçılık yapamam değil mi? Olmaz. Beceremem. Apayrı bir şey yemek yapmak ve aşçı olmak. Tıpkı bunun gibi işte. Bunun, yani bir mesleğinin olmamasının ama insanlar tarafından bunun bir meslek olarak görülmesi –en azından insanlar tarafından kendinin o meslek erbabından sayılması- çok ama çok olumsuz durumlar doğuruyor. İş arıyorsun, bulamıyorsun. İki temel sebebi var. Birincisi iş yok. İkincisi kimse senin iş arayabileceğini düşünmüyor. Aman tanrım! Nasıl olur? Bu adam nasıl iş arar? Yok yahu, eğleniyor bizimle. Trollüyor pezevenk. Bazan diyorsun ki hadi bari gördükleri kalıbın içine sığayım, meslek olsun. Yanaşıyorsun ufak ufak ama o da ne? her işte olduğu gibi buradaki dinazor tayfa da “hoooop! Dur bakalım! Burası bizim!” diyorlar. Sizi sikeyim diyorum. İçimden. Arada sıkışıp kalmışlık. Bunun karşılığının tam adı bu. Hiçbir tarafa ait olamamak. Oraya gidiyorsun, sen bizden değilsin diyorlar, buraya geliyorsun, sen bizden değilsin diyorlar. Bir oraya bir buraya. Yeşilçam’da kötü adamların hırpaladığı, bir çemberin içinde oradan oraya fırlattığı iyi adam rolü gibi. Her köşeden bir tokat çakıp fırlatıyorlar diğer tarafa. Eğer Yunus değilsen, diğer yanağını da uzatmıyorsan tokat atılsın diye, bu daha büyük sorunlar yaratıyor. Kavga etmek zorunda kalıyorsun. Bu dinamizm yorucu. Allah belasını versin yorucu olan her şeyin. Türümüzün milyon yıllar sonra düşünce gücüyle her isteğini gerçekleştirebildiği bir tarihe doğmak isterdim. Milyonlarca yıllık Homo Sapiens tarihinde denk geldiğim dönem ara geçiş dönemi. Bu da sıkıntılı işte. Oh, my god.

Eskiden, yani geçen yaz ayına kadar, çok fazla ruhsal mengenelere girdiğimde, çıkacak bir deliğimin olmadığını düşündüğümde, aklıma ilk gelen seçenek ölüm olurdu. Bu kolaycılık mı, zayıfçılık mı, korkakçılık mı, ne sikimdir bilmiyorum. Bilmek, bize bir şey kazandırmaz zaten. Epeydir, yani geçen yaz ayından sonra bu seçenekten de kurtuldum yavaş yavaş. Bu, büyümekle ilgili bir şey sanıyorum. Zaman rendelerken aynı zamanda olgunlaştırıyor mu ne? Felsefe yapma. Şimdi sıkıştığımda, hemen ilk seçenek olarak ölümü düşünmüyorum. Önce nerede ve nasıl ölebileceğimi düşünüyorum, mantıklı ve güzel bir yer ve sebep bulabilirsem ondan sonra ölümü düşünüyorum. Gelişme gösterdim geride bıraktığım yıllarda. Tasarımı yapılmayan bir intihar, hiçbir boka benzemez. Bu ancak kazara ölüm olur. Kazara öleni de gidilen yerde de sevmezler sanırım. Dikkatsiz insanı kimse, hiçbir yerde sevmiyor. Organik bir ölüm ne zaman olur bilemiyorum, istişareye yatmam lazım ama kendi ellerimden ölümüme daha var. Henüz tasarım aşamasında. Ne zaman bilmiyorum ama nerede olacağını biliyorum. Daha doğrusu nerede olmasını istediğimi biliyorum. Tabii bunun en temel şartı dikkatsiz davranıp kazara ölmemek ya da tanrının benden önce davranmaması. Bu iki şart olgunlaştığında, benim bildiklerim geçerli olur. Ama dedim ya, eskisi gibi öyle hemen düşünmüyorum. Daha yaşlı görüyorum ve olgun. Sakin kalıyorum. Her saniyesini düşünüyorum. Nasıl yaparım, ne hissedebilirim, bunun zihinsel antrenmanlarını yapıyorum. Ölümü çirkin bulmuyorum hiç. Ölümü çirkin bulanlar, öleni değil kendi hatıra ve bağlarını düşünen aşağılık benciller. Ölüm hep var. Ve en gerçek şey belki de şu içinde yaşadığımız halüsinasyonun. Ölüm, doğumla birlikte başlar. Yavaş yavaş yok oluruz. İnsan, çürüyen bir şeydir. Eskiyen, deforme olan, çürüyen. Çürüyen yahu! Çürümek. Ne kadar kötü değil mi bu? Çürüyebilen bir organizma. Yavaş yavaş. O kadar yavaş ki, anlamıyorsun bile nasıl olduğunu. Bir de isim takmışlar buna, ki belli olmasın zavallılıklar. Yaşlanmak diyorlar. Yaşlanmak. Çürümek değil de, erimek değil de, bozulmak değil de, yaşlanmak. Haklılar da sanki. Yaşlanmak, diğerlerine göre daha yumuşak çağrışımlar yapıyor. Ah biz insanoğlu yok mu! Pespayelikte galaksiler birincisi.

Bütün insanlar, ne kadar kutsal olduğunu söylerler insanlığın. Bunu söyleyen, bundan bahseden yine başka insanlar. Biraz futbola benzetiyorum bunu. Fenerbahçelilerin, Fenerden başka büyük takım olmadığını söylemesi gibi ya da başka herhangi bir takım taraftarının. Belki kediler de kendi türlerini en iyi sanıyordur? Ki davranışları da öyle diyor gibi hepsinin. Ya da başka canlılar.

Üzgünüm ama, -272 derece soğukta, +151 derece sıcaklıkta, okyanusun 4 km dibinde ya da Himalaya’ların zirvesinde, çok düşük basınçta, atmosfer basıncının 6000 kat fazlası olan yüksek basınçta, 6.200 Gy radyasyona maruz kalıp yine de hayatta kalabilen (5-10 Gy arası insan için ölümcüldür) bir tardigrada (su ayısı) kadar mucizevi değiliz. Ya da basit bir kar tanesi kadar da mucizevi değiliz. Binaenaleyh, bizler mucizevi falan değiliz. Düşünebilen ya da bunu iddia eden çok hücreli bir virüs türüyüz. Kaldı ki, tek hücrelilerin düşünemediğini ya da basit olduklarını söyleyen de yine biziz. Türümüzün güvenilmez olduğu aşikar. Geçmişte yakın akrabaları Homo Erectusları öldürüp hayatta kalan Sapiensler için de son yakın. Tüketecek hiçbir şey kalmadığında, tıpkı akrabalarına yaptıklarını bu kez kendilerine yapmaya başlayacaklar ki bu evre de başlamış bulunmakta uzun zamandır.

Türümüzden daha mucizevi olan bir şeyi de uzun zamandır kendim gözlemliyorum. Odamı camından baktığımda, hemen karşıda bir erik ağacı görüyorum mütemadiyen. Ağaçlar güzel varlıklar. Hiç gitmiyorlar ve beni sürekli düşünmeye zorluyorlar. Kendi lisanlarıyla bir şeyler de anlatıyor tabii ki ama ben, dilini bilmediğim bir insan karşımda konuştuğunda ne yapıyorsam onu yapıyorum. Yani sadece konuştuğunu görüyorum. Kendimce de anlamlar yüklemeye çalışıyorum. Ağaçların kadim dilini bilmek güzel olurdu. Kadim güzel kelime.

Bu ağaç, benimle ilk kez konuşmaya başladığında, üzeri bembeyaz çiçeklerle kaplıydı. Bembeyaz bir elbise giymiş, beyaz tenli çok güzel bir kadın gibi. Her baktığımda “vay canına” diyordum. Sonra elbisenin rengi değişmeye başladı, yeşil ve tonları. Hatta elbise tamamen yeşil olduğunda, üzerinde daha açık renkli puantiyeler de oldu. Bizim türümüz buna erik diye bir ad veriyor hatta ağacın elbisesindeki puantiyeleri yiyorlar. Eğer başka bir tür gelip sizin elbiselerinizdeki puantiyeleri yiyor olsa ve bunu meyve olarak yapsa, bu sizi üzerdi. Ağaçların dilini bilmiyor oluşumuz, onların elbiselerini yediğimiz için üzülmedikleri anlamına gelmiyor. Sonra bir gün ağaç insanlar elbisesini yediği için mükemmel bir protest tavır gösterdi ve soyunmaya başladı. Elbisesindeki bütün puantiyeleri yedikten sonra çocuklar ve adamlar, ağaç her gün bir parça koparıp attı elbisesinden. Depresyona girip, ayna karşısında tutam tutam saçlarını kesen beyaz tenli, çok güzel bir kadın gibi. Her gün biraz daha eksildi yemyeşil elbiseden parçalar ve sonunda ağaç çırılçıplak kaldı. Bir süre bu şekilde çıplak durdu ağaç. Birkaç adam gelip, onun bedeninden parçalar almaya çalıştılar. Sonra, bir mucize oldu. Gerçek bir mucize. Yukarıda bahsettiğim gibi, bizden daha mucizevi olan kar taneleri düşmeye başladı gökyüzünden ve ağacın dallarını kapladı yine bembeyaz. Doğa, ne kadar yardımsever diye düşündüm. Tam bir dayanışma içinde doğayı oluşturan bütün elemanlar. Düşüne yardım etmek, doğanın kendi bilincinde var. Oysa türdaşım birileri, ağaç elbisesini soyunduğunda, onu kesip ısınmak için kullanmayı denemişlerdi. Düşenin üzerine basmak, fırsatçılık, nankörlük, canilik, ne dersen de. O beyaz elbise bir süre kaldı ağacın üzerinde. Bu bir hayata dönüş operasyonu olmalıydı. Beyaz üniformalı timlerin yaptığı bir operasyon. Öyle diyorum çünkü ağaç, geçen yılki kırgınlığını bir kenara atmış, yine bembeyaz elbiseler giyinmişti. Beyaz tenli ve çok güzel bir kadın gibi. Süslendi, püslendi. Serpildi. Büyüdüğü için yine elbisesini değiştirdi. İktisatlı bir şeydi ağaç aynı zamanda. Yeni elbiselere para harcamıyor, var olanları yenileyip, onararak kullanıyordu. Kullanıyordu diyorum çünkü geçen yıl ki elbisesini giyinmişti yine. Kız çocukluğundan kadınlık çağına her geçtiğinde, giydiği elbiseyi tekrar giydi. Yemyeşil, uzun bir elbise. Ağacın bütün güzelliğini ortaya çıkaran bir elbise. Zaman ilerledi, ağaç bir iki dokunuşla elbisesini tekrar süsledi. Bu sefer ki puantiyeler daha büyük. Daha yeşil. Adamlar, çocuklar, kadınlar ve diğer canlılar yine o güzelim kadının puantiyelerini yemeye başladılar. O yine küstü. Yine, çok güzel ve beyaz tenli bir kadının depresyon anında saçlarını tutam tutam kesmesi gibi, ağır ağır parçaladı elbisesini. Bir süre çıplak dolaştı. O sonbahar, hiçbir canlı gelmedi onun çıplaklığından faydalanmaya. Birkaç pale dallarına asılıp kıracak oldular. Camdan bakarken ağır kristal kültablasını fırlatıp, aşağı inersem hayatlarını sikeceğime dair tehditler savurduğumda, kaçtı o paleler. Ben de güzel ve genç bir kadını kötü adamların elinden kurtarmanın kıvancıyla mutlu oldum. Bu yıl tedbirliydim. Geçen yıl gelen o beyaz üniformalı operasyon kuvvetlerinin tekrar geleceğini ve hayata dönüş operasyonunu yapacağını biliyordum. Günlerim o üniformalı özel kuvvetleri beklemekle geçti. Televizyonlarda özel kuvvetlerin yola çıktığı, yakında burada olacağını söylüyorlardı. Heyecanlandım. Keşke onlar görevlerini yaparken, çay falan demleyip ikram edebilseydim, diye düşündüm. Bir sabah uyandığımda, özel kuvvetlerin operasyona başladığını gördüğümde, yüzümdeki sevinci hiç unutamıyorum. Tıpkı beyaz tenli çok güzel bir kadın tarafından öpülmüş, çok çirkin bir adam gibi parlıyordu gözlerim. Bana hep öyle olur. Güzel bir kadının beni öpmesi ütopyadır ama çok zaman güzel kadınlar tarafından öpüldüm. Bir tür akıl tutulması yaşıyorum böyle olduğu zamanlarda. İşte o kış da öyle oldum. Sonra özel tim görevini bitirip ayrıldı, hala da toparlanması devam ediyor görev yerini tamamen terk etmesi için. Hayata dönüş operasyonu bu yıl da başarılı olmuş olmalı ki, ağaç yine beyazlarını giymeye başladı. Tıpkı beyaz tenli çok güzel bir kadın gibi. 


Bu şekilde anlatınca, çok kısa gibi görünüyor ama ağacı gözlemlediğim zaman dilimi 1096 gün ya da 26280 saat. Bu ağacı gözlemlemek, bizden daha mucizevi bir canlı olduğu kanısı yarattı bende. Geçerli delillerim de var görüldüğü üzre.


Geçen yıl bu zamanlar ve sonraki zamanlar, çok kötü bir tünelin içinden geçiyordum. Yalnız olmak, bu bir sevgili yalnızlığı değil, her şeyde yalnız olmak, ağır bir şey. Bunun ağırlığı, ekonomik ve sosyal çöküntüler, peşimi bırakmayan travmalar, paçama bok gibi yapışan üzüntüler, tavırlar, bağımlılıktan sıyrılmanın onurlu mücadelesi, falanlar, filanlar. Yalnız olmak diyorum ama, yalnız olmadığımı hissettiren bir avuç insanım vardır hep. Hepten beri varlar, hiçliğe kadar da olacak o güzellikler. İyi ki de varlar. Yalnız olmak bu noktada tercihsel. Daha çok zorunlu bir tercihsel. Çünkü bir süre ve çabadan sonra, o yalnız olmadığın kanısına vardıran insanlara yük olmaya başladığın, ayaklarına dolandığını hissediyorsun. Öyle triplere giriyorsun. Bu da kendini daha çok yaralayan bir şey. Başka bir cenah daha var, onlar da yalnız olmadığını hissettirir gibi yapıp aslen kendi için vicdan mastürbasyonu yapan, bu uğurda el uzatan kişiler. O uzanan el bir yardım eli değil, mastürbasyon nesnesi. Daha sonra bu eller, senin olmadığın ya da arkanı döndüğün bir zamanda, başka karakterlere senin için yaptığı şeyleri dillendiriyor. Varlığını ona borçluymuşçasına hikayeler anlatıyor. Bunu yapmayan insanlara da kendin ayak bağı olmak istemiyorsun. Böyle boklu, kakasal işler. İnsan ne acayip nesne.

Neyse.

İşte öyle boktan zamanlar. Yaz geldi, depresyon içimde büyüdükçe büyüyor. Beyaz tenli ve çok güzel bir kadının, simsiyah saçlarının beyaz teni üzerine dökülmesi gibi mucize bir görüntüyle, sarıyor her yerimi depresyon. Yaralı bir hayvan gibi çırpınıyorum. Oradan oraya savruluyorum. Günde elli tane fikir üretiyorum. Hepsi aslında o boktan çıkış çabası. Şöyle yapmalıyım, böyle olmalı, şunu oldurmalıyız, bunu öldürmeliyiz. Sürekli bir eyleme geçme fikri içinde bir eylemsizlik durumu. Çok laf, hiç iş. Hep kurtulma çabası. Başı kesik tavuk gibi oradan oraya koşturma durumu. Sıcak yaz aylarında mutfağa girip ışığı açtığında nereye gideceğini bilmeyen, sağa sola koşturan hamamböceği gibi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Böyle olunca, insan hata yapmaya daha yatkın. Çünkü verdiğin her kararı sağlıklı bir karar zannediyorsun. Fikirsel anlamda seni rahatlatan her şey o anda çok doğru şeyler oluyor. Ben gibi günde 5 kez karar değiştiren biri olduğunda da her şey daha kakalı.

Öyle bir günde, son yıllarda sık sık aklıma düşen bir şey yine düşüyor. Gitmek. Bir intihar değil ama ona yakın bir şey. Bir gemiye binip gitmek. Seyahat değil bu. Görünürde çalışıyor olmak. Özünde yaşamını geride bırakıp dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmak. En başta dedim ya, yaşlandıkça intihar fikrinden uzaklaşıyorum diye. Bu tür ölümler düşlüyorum yaşlandıkça. Bu da benim için fiilen bir ölüm çünkü böyle bir şey yaptığımda yaşamımı, o güne kadar oluşturduğum kimliğimi, talihimi, şansımı, şanssızlığımı, üzüntülerimi, benliğimi, beyaz tenli ve çok güzel kadınları kara parçaları üzerinde bırakıp, sudan bir arafın içine sıkıştırıp bırakacağım kendimi. Yeni kimliğim bile hazır. Adımı çok az kişi bilecek. Bilenler de bilmiyor gibi yapacak. Herkes Çirkin diyecek bana. Sudan araftaki yeni kimliğim bu. Çirkin. Çirkin gel, Çirkin git, Çirkin raspa yap!, Çirkin uyan, Çirkin sar, Çirkin doldur. Çok içen, az konuşan, uyuşuk, kendi halinde, yarı ölü bir adam olarak araftaki zamanımı geçireceğim. Ta ki, buhranın, duvarları aşıp içimde önüne gelen her şeyi yıkıp, kendimi bir gecenin güne yakın zamanında, geminin kıçından kendimi herhangi bir okyanustaki herhangi canlılarına yem olarak sunana kadar.  Öyle bir günde, böyle bir düşünce tekrar zerk etti kafama. Dedim ulan gidiyorum bu kez. Allah kahretsin bu kara parçalarını ve üzerindekileri. Ben gidiyorum dedim. Son turlarımı atayım. Bir öğle vakti çantamı atıp sırtıma, otostopla vurdum yollara. İzmir’e gideyim dedim. Gittim. Ertesi gün sabaha karşı İzmir’deyim. Oturdum Kordon’da. Tam iskelenin dibinde oturuyorum. Kulağımda aşağıdaki parça çalıyor. 1 paket sigara içtim. Sadece bu şarkı çaldı. Geride bıraktığım otuz yılı düşündüm. Ananı avradını sikeyim ne kadar boş bir hayatmış bu içinde olduğum, dedim kendi kendime. Ufaktan ufaktan ağlıyorum da. Şarkı içimi deşiyor. İzmir limandan ayrılan Un Ro-Ro gemilerinin güvertelerinde kendimi hayal ediyorum. Gemici Çirkin! Çirkin raspa yap diye bağırıyor birileri. Tamam amına koyim yapıyoruz işte diyorum. Ağzımın kenarında sigaram. Kulaklığımı takıp, açıyorum aşağıdaki parçayı. Başlıyorum raspa yapmaya. Sahne atlıyor. Zifiri karanlık. Gidiyoruz bir okyanus ortasında. En yakın kara parçası 3.000 mil ötede. Yıldızlar avuç avuç. Başaltındayım. Yapmışım cigaramı. Kıyıda bıraktığım kimliğimi sorguluyorum. Kulağımda yine bu şarkı. Reis geliyor yanıma. İyi bir adam. Çirkin, yatsana oğlum sabah erken kalkacaksın, yorulmadın mı? diyor. Cigaramı saklamaya çalışıyorum. Versene bir duman pezevenk, diyor. Şarkı çalmaya devam. Sahne atlıyor. Bir el dokunuyor omzuma. Gözlerimi açıp kafamı geri doğru çeviriyorum. Beyaz tenli, siyah saçlı çok güzel bir kadın, pardon, diyor. Çantanızın fermuarı açık kalmış, eşyalarınız yerde. Yere doğru bakıyorum. Çantanın içindeki günlük olarak kullandığım defter duruyor yerde. Bir de Brautigan kitabı. Bir an ağzımdan çıkıyor, kadına doğru; senin gemide ne işin var? Suratıma bakıyor kadın. Deliymişim gibi. Çekip gidiyor. Amına koyim sana ne defter düştüyse düştü, ne bozuyosun hayalimizi, ne giriyorsun gemiye diyorum. Yerimden kalkıp çantayı toparlıyorum. Geldiğim yollardan, otostopla geri İstanbul’a. Evime gelip odaya giriyorum. Ağacı görüyorum. Allah belanı versin, yine gidemedim diyorum.

Ben aslında sadece bu şarkıyı ve onunla ilgili ufak İzmir hikayemi anlatmak istedim. Laf lafı açtı, ne kadar uzadı yazı.

Bu arada;

Biliyorsunuz, 6.45 Yayımcılık ile yollarımızı ayırdık. Üzüldüm bunun olmasına. Çok güzel insanlar tanıdım ve çok güzel şeyler öğrendim. Ayrılık, sadece iş anlamında oldu. Başka herhangi bir olumsuz durum yok benim açımdan. Ölü Deri Parçaları, ilk olarak 6.45’den çıkacak diye duyurmuştum. Sonra olmadı bu. Ölü Deri Parçaları, Nisan ayında Sub Pres yayımlarından çıkacak. Hayırlara vesile olsun. Diğer kitapları da elden geçiriyorum, yeni edisyonlar olacak. Onlar için de yeni bir yayımevi arıyorum. Bulduğum zaman ondan da haberiniz olur.

Son bir şey daha söylemek istiyorum.

Bence, bir yağmur damlası dahi bir insandan daha çok mucizevi. Bokumun kutsalları!

Yine de, yaşamınız size güzel şeyler getirsin. Beyaz tenli, çok güzel bir kadın gibi.

Öperim kutsallığınızdan.

Şimdi yazı bittiğinde ne yapalım biliyor musunuz? Bölüm Sonu Canavarımızı açıp, bağıra bağıra eşlik edelim. Ben hissederim bunu yaptığınızda çünkü ben o anda öyle yapıyor olacağım.


Bölüm Sonu Canavarı
 


5 Aralık 2016 Pazartesi

Ölü Deri Parçaları

Yaşamınızı ve onu işleten mekanizmaların nasıl bir döngü halinde çalıştığına dikkat ettiniz mi hiç? Ya da her gün ediyor musunuz?
Ayın on beşinde alacağın maaştan ya da bir hafta sonra ödemen gereken faturalardan ya da başka bir zıkkımdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey, içinde bulunduğun habitatı bütün doğasıyla gözlemlemek. Mesela serçe parmağını oynatmayı düşünüp de oynattıktan sonra bunun nasıl karmaşık bir zincirden geçerek yaptığın bir hareket olduğunu düşünüyor musun? Ya da gecenin neden kendine has bir duruşu var, nelere gebe, gecedeki bu tedirgin eden ama aynı zamanda güven de veren duruşu niçin var? Yemek yedikten sonra hatta yerken içinde neler olup bitiyor? Güneş ufak ufak doğarken karanlığa ne oluyor? Bunun gibi şeylerden bahsediyorum. Ben her gün en az bir kere bu tür saçma sapan şeylere kafayı takıyor ve durup saatlerce düşünüyorum. Örneğin, parmağımı oynattığımda, o parmağa emir vermek, parmağın kıpırdaması, zihinde oluşan yerine getirilmiş emrin verdiği tatmin duygusu. Bu biraz da aşağılık yanımızı ortaya koyuyor. Bir şeyleri başarabilmiş olmanın en çekirdek tatmini.

Kafamızı kaldırıp geceleri, yıldızlara baktığımızda onlar parlarlar. O an için. Acaba gerçekten hala orada duruyorlar mı? Biliyorsunuz, gördüğümüz bazı yıldızlar artık orada olmayan yıldızlar. Görsel, milyonlarca uzaktan geldiği için, ışık buraya ulaşana kadar epeyce bir süre geçiyor. Yani görmüş olduğumuz ışık aslında milyonlarca yıl önce sönmüş olabilir. Bu bağlamda, bizi gözlemleyen başka dünya dışı varlıklarda şu sıralar dinazorları gözlemliyor olmaları gerekmez mi? Belki aynı görüş bizde de mevcuttur. Baktığımız yerlerde gerçekten birileri dolaşıyordur ama milyonlarca geriden gelen bir görüntü yansıdığı için “şimdilik” sadece kızıl gezegeni, çorak arazileri, kaya yığınlarını ve kara delikleri görüyoruz? Mesela güneşin doğuşuna hayret etmiyor musunuz? Ya da Ay’ın bütün zarifliğiyle parlamasına tepemizde? Gerçekten durup düşünmüyor musunuz bunları? Bunu dini bir bağlamda ya da başka bir şeyde söylemiyorum. Seni Allah çamurdan yarattı ya da bir yıldız tozundaki minerallerin bir araya gelip canlı bir form oluşturmasından milyarlarca yıl sonrasında tek hücreliden akıllı bir canlıya evrildin, bunlar değil bahsettiklerim. Bunları düşündüğünde, uzayı, gökyüzünü, toprağı, ağaçları, yıldızları vs vs. bütün bunları düşündüğünde içinde garip bir dürtü hareket etmiyor mu? Sanki onların tam bir parçasısın ama nasıl entegre olacağını unutmuşsun gibi. Sanki geçmişte onların dilini biliyor, onlarla uyum içinde yaşıyordun da birileri gelip aranız bozdu, o kadim lisanları unuttun ve yapayalnızlaştın evrende.

Yaşam hızla gelip geçiyor. Ve bizler, doğadaki en hassas, en çabuk bozulup yok olan, deforme edilebilen canlılarız. Dolayısı ile vaktimiz çok kısıtlı. Ne bir ağaç gibi yüzyılların sırlarına şahit olabiliriz, ne de bir dağ gibi kimse yokken biz vardık değiliz.  O yüzden hızlı düşünmeliyiz, hızlı ve doğru idrak etmeliyiz.

Bu kısma kadar olanları neden yazdım bilmiyorum, bahsetmek istedim.

Bir müjdeden bahsetmek istiyorum aslında.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz Nisan ayında son kitabım Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, raflardaki yerini aldı. En olmuş, en kalfalık kitabım benim için. O kitabı hazırlarken, çok sancılı günlerdi benim için. Aşırı travmatik günleri taşıyordum sırtımda. Zaman akıp gitmiyordu. Zaman, sırtıma binip onu taşımamı istiyordu bütün ağırlıyla ve benim bel fıtığım vardı. Yine de taşımaya çalıştım. O kış, benim için çok sisliydi. Belki de bir daha öyle sisli bir kış görmeyeceğim yaşamımda. O dönem, kitabı tamamladığımda, topa basmam gerektiğini düşündüm. Gidip kendime FM 2016 satın aldım kitabı teslim ettiğim gün. 1 yıl boyunca hiçbir şey yapmayacak, hiçbir şey okumayacak, hiçbir şey yazmayacaktım. Sadece oyun oynayacaktım, film izleyecektim. Bomboş geçirecektim 1 yılı. Uzun bir süre de kitap yazmayacaktım. Öyle olur sanmıştım ama bir hafta FM oynayıp sıkıldıktan sonra, dur şunu da tamamlayayım, dur bu şiyiri bitireyim derken yine bir kitap dosyası hazırladığımı fark ettim. En son şiyir kitabım Dayanılmaz Acılar Orkestrası, 2015, Haziran’da çıkmıştı… Üzerine Nisan, 2016’da Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur çıktı. Şimdi Ocak, 2017’de de bir şiyir kitabım daha çıkacak. Kitabın ismi Ölü Deri Parçaları oluyor. Bu ismi de diğer kitaplarda olduğu gibi daha öncelerden buldum. Aslında Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur’a isim koyma anı geldiğinde, bütün alternatifleri eleyip önümde sadece iki isim bırakmıştım. Biri Ölü Deri Parçaları, diğeri Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur. İlk isim ağır basıyordu o zaman. Sonra dedim, bu isimde bir şiyir kitabı çok daha güzel olur. Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, tam bir roman ismi gibi. Bu kitabın da ismini bu yapmaya karar verdim işte. Ölü Deri Parçaları. Normalde kitabın ismini kapak çıktığında duyurmayı seviyordum ama bu kez böyle olsun istedim.

Elimde bunun da alternatifleri vardı ama eledim hepsini. O alternatiflerden belki başka bir zamana başka bir kitap olur, içlerinden birinden tabii.

Ölü Deri Parçaları, 30 şiyirden oluşan bir kitap. Bunun sebebi, yaşımla ilgili. Yani bundan sonra çıkaracağım şiyir kitaplarında o yıl hangi yaşımdaysam, o kadar şiyir koyacağım içine dosyanın. İçeriğindeki şiyirlerin pek çoğu, o yukarıda bahsettiğim sisli kış döneminde yazıldı. Aralarında daha eski tarihli yazılmış olanlar da var. Zaten o kitabın temeli askerde atıldı. Askerde attığım temelden önce Dayanılmaz Acılar Orkestrası çıktı, sonra Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur. Kalan araziyi de Ölü Deri Parçaları ile süsleyeyim istedim, peyzaj olsun ve askerlik döneminden aldığım malzemeleri böylece bitirmiş olalım.

İçindeki şiyirleri aslında tek bir şiyir gibi de işlesem dosyaya olurdu. Hepsi pis, leş, boktan, kokulu metinler. İçeriğinde bol bol yağmur, gece ve Ay ışığı var. Bir de hayatımda ilk kez bir şey yaptım, teknik de kullanayım istedim. Biliyorsunuz, ben öyle şair falan değilim. İşin matematiğini bilmem. Çalakalem yazarım o anda ne gerektiriyorsa sahip olduğum hissiyat. Bu kez buna ek olarak bir de teknik deneyeyim istedim. Şenol Erdoğan – Yaratıcı Yazarlık Teknikleri kitabına dadandım biraz. Orada anlatılan tekniklerden faydalandım. O kitabı herhangi bir edebi metin kurmak isteyen arkadaşlara tavsiye ederim. Akademik parçalarının yanında hepimizin algılayacağı, ne yapmak istediğini çözebileceğimiz teknikler var. Hoş da oluyor o teknikleri uygulamak, görmek, bir şeylere dokunabilmek, işe yaradığını görmek.

Neyse işte.

Ben kitabı hazırladım. Anıl, son okumasını yapıyor. Bugün yarın dosyayı teslim edeceğim. Ocak ayında da raflarda olur diye düşünüyorum. Temennim o yönde.

Ölü Deri Parçaları, çok yağmurlu, çok Ay’lı, çok geceli ve çok “türkülü” bir şiyir kitabı oldu.

Bu da benim 9. Kitabım oluyor. Vay canına. Bu 9 kitap içine artık baskısı olmayan ve hiç olmayacak Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları Anka Kuşu’nu da katıyorum. O kitabı bir kez bastık, deneyselsi. Denedik ve bitti. Ama basılı bir kitap halinde olduğu için inkar da edemem. Sonuçta CV’de o da var. Genelde onu saymıyorum kitaplar sorulduğunda ama benim için var. 2010 yılının Ekim ayında çıktı ilk kitabım. Vay canına. 7 yılda bu kadar mesafe gelmek. Güzel şeyler başarmışım kendimce. İyi ölümlerden döndüm, güzel kafayı yedim ve şükür ki daha bunlardan bir sürü olacak diye hissediyorum. Daha çok fazla acı çekeceğiz, bu sefer en dip derken bir alt katman daha olduğunu göreceğiz daha çok. Hayat, en boktan anıyla dahi güzel bir keşmekeş. Seviyorum bu çöplüğü. Daha başarılacak şeyler var. Göç, onlardan sonra.


Kavga ve sevgiyle kalın.




Batuhan



Bölüm Sonu Canavarı:



29 Temmuz 2016 Cuma

Bir Penaltı Anı Tedirginliği

Aslında başka şeyler yazacaktım. Hatta yazdım ve geri sildim. Bir şeyler de yazasım var. Bari dedim geçmişten bir hadisemi anlatayım.

Bu aralar göğsümde dolanan bir sürü cümle var. Çıkmıyorlar. Daha doğrusu oturduğum yerde kafamın içinde uçuşuyorlar, göğsümü kaynatıyorlar, görünüyorlar ama yazmaya oturduğum zaman duman olup uçuyor hepsi. Bir yandan da ufak ufak yeni şiyir kitabı hazırlıyorum kendim ve sizin için.

Hadiseye girelim.

Futbol, bir takım oyunudur bunu söylememe gerek yok sanırım. Oyun da değil aslında, şov. Ekip şovu diyelim. Bu ekipteki en yalnız adamlar, kalecilerdir. Herkes topun peşinde koşar, ikili mücadelelere girer, sen beklersin kalende, rakip gelsin üzerine diye. Gol atıldığında bile, bütün takım bir anda birbirine kenetlenmişken, sen kalenden fırlar, 90 metre depar atar ve arkadaşlarının yanına gidersin, gidene kadar zaten onlar sevincini yaşamış olur çok kısa bir süre ortak olabilirsin. Üşenir de gitmezsen, arkanı döner eğer kale arkası tribünde kendi seyircin varsa onlara karşı yaşarsın sevincini tek başına.

Kalecilik, çok da nankördür. Bir maçta 10 penaltı kurtarırsın, bir topu elinden kaçırır yersin golü ve takımın puan kaybeder, o kurtarmış olduğun 10 penaltının bir önemi yoktur, gömerler seni. Zaten kaleci penaltı kurtaramaz, forvet kaçırır. Eğer kaçan bir penaltı haberi yapılacaksa spor basınında, o dil kullanılır. X forvet penaltı kaçırdı. Genel dil budur bu tür haberlerde.

Çok da basit bir şey değildir kaleci olmak. Hatta belki de saha içinde en çok  uğraş veren adamdır kaleci. Bütün sahayı ve oyunu en rahat gören adam olduğu için, önündeki defans bloğunu yönlendirmek zorunda da kalır bazı durumlarda. Defansı yönlendir, takip et, forveti yönlendir takip et, topu izle, saniyenin milyonda biri kadar anlarda kararlar al ve uygula, ceza sahası içinde rakip oyuncuları izle, ne yapacaklarını kestirmeye çalış falan. Bir ton bok püsür. bunları elbette diğer oyuncular da yapar ama kalecinin ki daha yoğun. O hem kendi önündeki takım arkadaşlarını takip eder, hem rakibi, hem tepiklenen yuvarlak meşini. Bu yüzden yüksek konsantrasyonda olmak zorundadır.

İnsansın, hatalar  yaparsın, gömerler anında. Mesela sezonda 34 maçın 30’unda efsane performans göster, 4 maçta sıkı hatalar yap, rahmet okuturlar sana. Ne kovalığın kalır, ne çuvallığın. 30 maçın 30’unu da sen kazandırmış olsan, sikinde olmaz kimsenin. Mesela forvet öyle değildir ama. 34 maçın 30’unda Guizalık yapsın, 4 derbide gol atsın, kahramandır. Kimse 30 maçtaki kazmalığına bakmaz, unutulur hemen. Aynı şey kaleci için geçerli değildir. O maçları kurtarsan da, “ama” ile başlayan cümleler kurulur. “Aslında iyi kaleci AMA o goller de yenmez ki be kardeşim” diye devam eder. İçinizde kalecilik yapanlar vardır belki, daha iyi anlayacaklardır diye düşünüyorum.

İyi bir kaleciydim. Hem de epey iyi. Henüz ortaöğretime giderken, o dönem benim şu andaki yaşımda olan abiler beni halı sahalara götürürdü. Üstelik para da kazanıyordum bu işten. Mahallenin iki takımı, o hafta kim daha fazla para verir, saha ücretimi öderse onların kalesindeyim.  Spor kulüpleri, futbol takımları, boklar püsürler. Profesyonel futbolculuğu bir apartman olarak örneklersek, o apartmanın kapısının önüne gelene kadar çok emek vermedim, fazla idman yapmadım, disiplinim yerlerde sürünüyordu ama o kapının önüne de gelmem çok kolay oldu. Bazı durumlar insanda defaulttur. Yani fabrikada yüklenir. Yetenek deriz. Buna sahiptim hem de azımsanmayacak kadar iyi derecede. Genetik olduğunu düşünüyorum bazen babamla konuşuruz. Laf açılır, o da kendi futbol oynadığı dönemi anlatır, futbol oynamaktan kastım mahalle maçları. O da iyi bir kaleciymiş.  14 yaşıma geldiğimde, kendi yaş grubumun üzerinde bir yaş grubunda futbol oynuyordum, o dönem çok iyi durumda olan bir futbol kulübünde.  Birkaç hocam, disiplin sahibi olamamam yüzünden benim bir boka yaramayacağımı söylerken, genel kanı yaşımın ufak olduğu, bir süre sonra toparlanacağım, iyi bir gelişme göstererek üst düzey bir kaleci olacağım konusunda. Bu kanıda antrenörler de üzerime titriyor.  Bir gün, sigaraya başladım. Epeyce zaman geçti. İdman sonrası üstümü giyinirken, soyunma odasında sigara paketini düşürdüm. Hoca gördü. Uyardı. Ceza aldım, ertesi idmanda uygulanmak üzere. 10 km koşacaktım. Her “1” kilometrede 200 metre sprint.  Ben sigara içmeye devam ettim.

Bir gün idman başlamadı henüz. Henüz dediğim, 45 dakika falan gecikti biz sığır gibi takılıyoruz sahada herkes kafasına göre. Ben dedim bir sigara içeyim çaktırmadan sıvışıp. İdman sahasının hemen yanında bulunan mini ormanlık alana girdim. Sigaramı içerken, yarısında hoca bastı beni. Siktir git dedi sadece. Senden bir sikim olmaz. Hiçbir şey söylemedim. Çıktım eve geldim.

90’larda futbolcu olmaya merak sarmış, isteyen bir çok çocuğun başına geldiği gibi, benim de ailem futbolcu olmamı istemedi hiç. Şiddetle karşı çıktı. Sahi ya. 90’larda böyle bir durum vardı. Neden ki? Amaaan ne yapacaksın, git okulunu oku, derlerdi. Demek ki o zamanlar gerçekten güzelmiş bu coğrafya. Eğitim, okumak, bir şeyler başarmak üretim adına. Bunlar geçerliymiş. Ben sonra başka bir kulübe daha devam ettim. Her şeyin hayırlısı derler ya. Gerçekten öyleymiş. Yeni kulübümde yeni keşfedilmiş wonderkid muamelesi görüyorum. İdman sahasında kale direkleri taşınacak, hoca bana diyor kaleci taşımasın, bir şey mir şey olur, sakatlanır. Arada hocayla konuşuyoruz, evde yaşadığım çatışmaları anlatıyorum. Hoca, arada bir eve geliyor. Pederle konuşuyor, ikna çabaları, beni allıyor pulluyor babama, bu çocuk şöyle olacak, böyle olur diye. Babamın sikinde değil ki. Ona göre adam olamam, hamurumda yok. Anneme göre de okul okumalıyım. Herkes bir yerlere çekiştiriyor kolumdan, herkes kendi ıslak rüyasını benim üzerimde deneyip, kendini bir şekilde iyi hissetmek, dolaylı da olsa kendi hayallerini başarmış olmak istiyor.

Ergenlik de tam gaz geliyor. Çatışmalara dayanamadım. Üzerine disiplinsizliğim de eklenince, sikerim futbolunu da okulunu da dedim ve kulübü bıraktım. Hoca eve gelmeye devam etti. Babamdan siktir yiyene kadar. Sonra o da vazgeçti. Silah zoruyla kaçıracak hali yok ya.

Başlarda bir yerde çalışmadığımı söylemiştim. Bu çalışma fiziksel çalışmadan bahsediyorum. Maç izlerken izlediğim tek şey kaleciler olurdu. O zamanlar internet bu kadar yaygın değil ki. Açıp izleyelim videolar. Büyük kalecileri izlerdim hep. Neler yapıyorlar, nasıl atlıyorlar, kaledeki duruşları nedir, pozisyonları nasıl takip ediyorlar. Örnek vereyim; mesela gerçek Ronaldo, almış topu ayağına gidiyor yaldır yaldır. Tam ceza sahasına girmek üzere, kaleciyi izlerdim, Ronaldo ceza sahasının neresine girdiğinde açısını kapatmak için kalesini terk edecek. Aynı kaleciyi, karşısında başka forvetlerle aynı pozisyonu yaşarken de izlerdim, yine aynı zamanlamayla çıkardı. Ben de kafama yazardım bu notu. Forvet, ceza sahasına x kadar girdiğinde, kaleden fırla. Uygulardım da sonra bu teorik bilgileri. Yani tembelliğim sadece fiziksel idmanlardaydı. Onda da seçiyordum gerçi. Çeviklik, çabukluk, koordinasyon idmanlarını severdim mesela. Ağırlık, düz koşu falan. Sikeyim bunları. Ben geçeyim kaleye, bütün gün bana şut çeksinler, uçayım, atlayayım, tutayım, çataldan toplar çıkartayım. Çok tutkuluydum bu konuda. “uçmak” derler. Ooo nasıl uçtu diye. Kurtarış yaparken, kendimi özgür hissediyor, endorfin salgılıyorum. Bu yüzden de elimden geldiğince artistik uçuşlar yapardım. Bu da beni parlak gösterirdi her zaman. Yalnız bir konu var; reflekslerim gerçekten müthişti. 

Orospuluk da çok yapardım. Karşı karşıyayım adamla. Geliyor üzerime. Geçip gol atacak. Hani kalecileri geçme anı vardır ya, topla koşarken karşı karşıya kaldığın anda hafif sağ ya da sol çapraza doğru adımlar, geçersin ve boş kaleye yuvarlarsın. O tam karşı karşıya kalınan anda, sağıma ya da soluma yatacak gibi hafif bir hareket yapar, karşımda ki forveti manipüle eder, sola doğru hareket yaptımsa, sağa doğru gideceğini bilir, hemen yatar yağdan kıl çeker gibi alırdım topu ayağından. Bunun işe yaramışlığını orana vuracak olursam, her 10 pozisyondan 7’sinde başarılı oluyordum. İyi oran. Benzer şeyleri penaltılarda da yapardım. Penaltı atılırken kalecilere bakın. Kasları ne kadar gergin olur. Refleksler patlamaya hazır. Hani zincirinde zor tutulan köpek gibi, kaleci seçtiği köşeye doğru ufak ufak yatmaya meyilli olduğunu belli eder. Sağıma ya da soluma doğru bunu yapardım. Hangi yönüme yapıyorsam, onun tersine atlardım. Bunda da başarı oranım yüksek olurdu.

Neyse.

Gel zaman git zaman, sadece halı sahalarda, okul  takımlarında devam ettim kaleciliğime. Arkadaşlarla haftanın iki günü yapılan halı saha maçlarının “kedi”si.  Kedi derlerdi bana. Çirkin Kedi. Sıkı lakap bence. Zaten bir kalecinin lakabı ya kedi olur, ya da panter. Cihat Arman hariç. Ona sarı kanarya diyen kafayla, mahallenin muhtarlarında rol alan minik maymuna çaydanlık adını takan kafa aynı kafa.

Sonra zaman geçti, bu sportif faaliyetlerde bitti. Yaşım geçti, şu oldu, bok oldu, yarak oldu, kürek oldu. Yaşlanmaya başladım.  En son halı saha maçını ne zaman yaptım, anımsamıyorum. Şu anda bir halı saha maçı yapsam sanırım kondisyonum birkaç dakika olur ya da birkaç kurtarışta ambulansa alırlar beni. 48 merdiven çıkıyorum, götümden soluyorum lan. Bacaklarım ağrıyor.

Bazen babama takılırım. Pişman mısın diye. Pis pis güler ama o gülücüğün kenarında büyük bir “aklımı sikeyim” duruyor, biliyorum. Beni engellediği dönemler, futbolun yeni endüstriye dönmeye başladığı dönemlerdi. Milyon eurolar dönmüyordu falan. Şu da var, bu konuda güvenim sonsuz. Kendime değil, yeteneklerime. Eğer engellemeseydi beni, ya da aklımı kullanıp siktir olup gitseydim evden – gittim ama geç gittim, vazgeçtikten sonra- şu anda hiiiiç oynamasam, orta düzey bir süper lig takımında oynardım. Ben çok samimi söylüyorum bunu, fena bir kaleciydim. 13 yaşımdan itibaren güzel bir eğitim alsaydım, sağlam idmanlar yapsaydım, beni piremiyer ligde izlerdiniz lan.  Bunu gönül rahatlığıyla söylüyorum. Abartmıyorum. Siz abarttığımı düşünebilirsiniz, beni top oynarken izlemiş arkadaşlarım okumuş olursa bu yazıyı, onlar beni anlayacaklardır.

Babam pişman. Görüyorum bunu. Bazen kendi kendine diyordur, eminim. Keşke engellemeseydim, şimdi hayatımız kurtulurdu. 

Örnek aldığım adamlar, Wakabayashi, Kahn, Peter Schmeichel idi. Ekstradan, ıslak Lev Yaşin ve Rene Higuita rüyaları görür, onlar gibi olma hayalleriyle kendimi sikecek hale gelirdim neredeyse. Ulan iyi delirmemişim, şimdi düşündüm de.

Tutku olduğu için mi, yarım kaldığı için mi emin değilim ama, hala futbol maçı izlerken, kaleciler uçtuğunda, iyi kurtarışlar olduğunda, hayranlıkla izlerim. Ya da güzel goller yendiğinde kendimi kıyaslarım her açıdan golü izleyerek. Ben tutardım, ben zıplardım, ben çelerdim, ben yumruklardım, planjon yapardım vs vs gibi söylemlerle.

Sonuçta ne oldu? En başta disiplinsizliğim yüzünden benden bir bok olmayacağını söyleyen hocalarımı haklı çıkardım. Ne okudum, ne profesyonel bir kaleci oldum, ne de bir baltaya sap oldum. Belki biraz daha disiplinli bir adam olsaydım, hayatım farklı şekilde gelişirdi. Ya da  beni yönlendirecek bir büyük akıl…

Ama işte bütün bunlar bir yana, halamın taşakları olsa amcam olurdu.

Batuhan Dedde

Bölüm Sonu Canavarı:



24 Haziran 2016 Cuma

Okyanuslar ve Dövüşme Taktikleri

Hatırlamıyorum kaçtı yaşım, bir gün bir şey oldu. Göğsümde bir ateş hissettim. Acıyordu ama tutuşan bir şeyler yoktu. Kaçtı yaşım, hatırlamıyorum demiştim. O acıyı hatırlıyorum. Sonra çok tadına vardım o acının. Bu acıtan şeyi nasıl tanımlayacağımı bilmiyordum.  Elime bir kalem aldım, oturdum ve kağıda bir boka benzemeyen şeyler yazdım. İlerleyen zamanlarda o göğsümde tutuşan şeyin kırıklık olduğunu öğrendim filmlerden ve şarkılardan. Vay canına. Böyle oluyordu demek. Ama ne izlediğim filmler, ne de dinlediğim şarkılar, ne de okuduğum kitaplar, hiçbiri tanımlayamıyordu o acıyı. Kendim tanımlamaya çalışıyordum sürekli. Zaman içinde ustalaştım. İnsan öyledir. Sık sık yaptığı bir hususta kabiliyet geliştirir. İlk zamanlar yazdıklarımın birçoğu hala duruyor. Salakça, naif şeyler. Ben ölünce basar birileri mutlaka. Yazarak kendini ifade edebilmenin zevki muazzam. İnsan bir kere bu zevki tattığında bir daha hiç terk etmek istemiyor. Zaman zaman bunalsan da, işte artık yapamıyorum desen de bir şekilde ilerliyor. Yazma güdüsü, nefes alan, canlı bir şey. Bir kedi? Belki. Çünkü canı istediğinde ortaya çıkıyor, canı istediğinde evin içinde ara dur…

Düzenli çalışmanın, oturup şöyle yapayım, böyle yapayım diye düşünmenin bu işin doğasını baltaladığına inanıyorum hep. Düzenli çalışmaktan kastım tabii ki “Bu sabah da bir şiir yazayım” deyip kağıdın üzerine abanmak. Bir kitap okumak da düzenli çalışmaya dahildir örneğin ya da bir araştırma yapmak. Dediğim bu değil. Dediğim, hiçbir şey yokken ortada, oturup bir şiir yazma çabası vermek. Bu işin doğasını baltalıyor diye düşünüyorum. Biraz endüstriyel oluyor diye düşünüyorum. Öyle insanlara şiirleriniz endüstri diye bağırmak istiyorum.  Mesela, bir şey yazmak istediğimde, yani o istek geldiğinde gelirken kendini belli ediyor zaten. Oturduğum yerde camdan gökyüzünü izlerken, kırlangıçları görüyorum, sağa sola uçuşuyorlar.  O görsel, kelimelere dönüşüyor ve daha sonra kelimeler aynı kırlangıçlar gibi kafamın içinde sağa sola uçuyorlar. İşte, diyorum. Bir şiyir yazayım oturup.  Bu bazen yattığım yerde de oluyor. Kelimeler, sanki bir vahiy gibi üşüşüyorlar. Olay bu. Bir mesai esnasında, mailleri kontrol etmek gibi oturup da şiir yazayım olayı, bayağı geliyor bana. Bilmiyorum.

Ve yazmanın oluşturduğu tutku muazzam. Söylemiştim sanırım. Bir kere alıştığında yazarak kendini anlatmaya, bildiğin her şeyi unutuyorsun. Eskiden, iyi bir hatiptim. Şimdi iki kelimeyi bir araya getiremiyorum konuşurken.  Yazarak daha iyi anlatabiliyorum kendimi. Başka nasıl anlatılır bir hayat, bilmiyorum. Didem Madak, ne güzel kadındır.

Bazan çok bunalıyorum. Çok daralıyorum. Her zaman seçeneklerden nefret eden bir adam olarak, sürekli bir şeyleri seçmek zorunda kalıyorum. Allah, ironiyi seven bir varlık. Ben de seviyorum ama başkasına yapınca güzel oluyor sadece. Böyle seçenekler arasında kaldığımda, kendimi 16 yaşında, ergenlik çağındaki biri gibi hissediyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. Bir onu tercih ediyorum, sonra fikrimden dönüp bir oraya koşuyorum, sonra başka bir bok püsür. Böyle böyle tükettim kendimi işte. Neden bilmiyorum, ikilemde kaldığımda aldığım hiçbir kararın arkasında duramıyorum dik bir şekilde. İkilemde kalmazsam, kafama bir şeyi oturtursam tillahı dursa önümde, yürürken o yolda bacaklarım kopsa, amuda kalkar yine tamamlarım o yolu. Bu basireti ikilemde kaldığımda gösteremiyorum ama.

Bu basiretsizlik yüzünden hayatım hep asansör rolü kesiyor elbet. Bir zemin kat, bir orta kat, sonra -1, -2 sonra teras kat, sonra yine orta katlar. Bazı zamanlar daha keskin oluyor bu.  -3. Kattan terasa fırlıyorum, sonra terastan öyle bir çakılıyorum ki -5. Kata, anasının amını tersten gördü derle. Öyle şeyler oluyor.  Bir şey göremiyorum ama hisler öyle oluyor.  Doğdum, böyleyim. Yolun yarısından beş adım gerideyim, hala böyle. Yaşadığım sürece de böyle olacağım. Maddi ve manevi sürekli inişler çıkışlar. Yaşamım, bir borsa gibi davranıyor ve ben bunu engelleyemiyorum. Sürekli, bir şeyler veya birileri tarafından manipüle edilen bir borsa. 30 yaşındayım ama 16 yaşında adamın mantığı yok. Salakça davranmaya programlanmış gibi. Toplumsal şeyler sikimde değil. Bir çoğunun dışında duruyorum zaten. Bazen canım istiyor ama araya karışmak. Sorunsuzca. En azından gizlenmek kolay olur. Ve avunmak da öyle.

Bazı bazı bu durumlardan bıkıyorum. Sikerim deyip teslim oluyorum. Öyle bir kenara çöküp duruyorum.  Sonra bakıyorum yine bir sürü umut. Bu, sanıyorum ki yaşama içgüdüsünün beni kerizlediği zihinsel oyunlar. Tamam diyorsun, bu yumruk pekti. Artık kalkamam. En azından bayılmış rolü yapayım, bir yumruk daha inmesin. Ama baygınken de vuruyor orospu çocukları. Usul usul dayağını yiyip gerçekten bayılıyorsun. Ayıldığında, o da nesi? Yine içinde bir dövüşme isteği. Sonra biraz yılgınlık, tükenmişlik, olamazlar, olmamalılar, sokarımlar, çıkartırımlar. İnsanın insana ettiğini kimse etmez de, insanın kendine ettiği hiç kimse kimselere edemez. Bıkıyorsun. Öyle birikiyor ki ceplerinde, aynaya bile tahammülün yok. En son aynaya ne zaman baktım bilmiyorum. Zaten çirkinsen, aynalarla pek işin de olmuyor. Arada bir yüzünde bir şey var mı, burnunda sümük, dişinde maydanoz kalmış mı diye kullanıyorsun. Böyle bıkkınlık anlarında da bütün aynaları kırıyorsun.  Sanki göremediğin, dokunamadığın bir şey sürekli mutsuz olmanı istiyor.
 
Bazen her şeyi bırakıp siktir olup gitmek istiyorum. Buradaki herkes gibi. Hepimiz yok olmak istemişizdir bazı dönemlerde. İşte ben hep o dönemin içindeyim. Birkaç yıl veriyorum kendime. Bir baltaya sap olamazsam benim de planlarım var. Elbette ölmek falan değil. En azından fiziksel olarak bir ölüm değil ve şimdilik. Bir baltaya sap olamazsam, geride bıraktığım herkesi ölmüş sayıp sudan çöllere gideceğim. Bunu istiyorum. Bu durum zaten birkaç yıldır beynimin içinde hafif hafif kemiren bir solucan gibi duruyor. O solucanın bir pitona dönüşüp beni yutması olası bir durum.  Zaten bu yaştan sonra ne yapacağım yeryüzünde, bir kara parçasında? Bir mesleğim yok, bir baltaya sap olmuşluğum yok. Bir sevgili, bir baba, bir şey olabileceğimi düşünmüyorum eğer birkaç yıl sonra hala bir şeyleri yoluna koyamamış olursam. İnsanların kahrını yeterince çektim, biraz da balıkların ve iyotun kahrını çekerim. Baktım orada da olmuyor, fırtınalı bir gecede, ucu bucağı olmayan bir okyanusun ortasında, geminin kıçından suya inerim.

Bunu neden yazdım, bir amacı yok. Burada, bu blogta çok az yazının amacı var zaten.

Sıkılıyorum Sabri, bunalıyorum.


Batuhan Dedde


Bölüm Sonu Canavarı:





22 Mayıs 2016 Pazar

Dolce Vita

Merhaba,

N’aber? Ben iyi değilim. İyi olmayı da düşünmüyorum artık.
İstemiyorum da. İyi olmak, vaktiyle hoş ve ayakta tutan bir ihtimaldi.  Artık yaşamıma dair bir şey istemiyorum. Bunca yıldır bir şeyler dilemiş/düşlemiş/istemiş bir adam olarak –ölüm dahil- hiçbir siki becerememiş olmanın çizdiği bir resim var. Yağlı boya. Kanvas üzerine bilmem kaça kaç ölçülerde. Ama eser bombok. Hatta eser sahibi boyayı bırakmış, palete sıçmış ve tuvale sürmüş. Böyle bir resim.  Miden bulandı değil mi? Bence de.  Artık bir şey düşünmüyorum yaşamıma dair. Bir şey istemiyorum. Öyle çekildim kenara, yasladım sırtımı duvara, kollarımı birbirine kavuşturdum (bkz.Çiçek olmak) sağ ayağımın tabanını yasladım duvara dizimi kırıp. Dudağımın kenarında kıvrılmış bir sigara, öyle izliyorum donuk gözlerle yaşamımı. Neler olacak, nereye gidecek her şey diye. Gördüğüm, duyduğum, hissettiğim tek şey var, her şey hızla bir yara kabuğuna dönüşüyor. Ama iz kalacak. Belli. Ya da kaldı. Bazılarınız yukarıda bahsettiğim “hiçbir siki becerememiş olmak” kısmı hakkında, lan daha ne olacak, kitaplar falan filan diyebilir. Demesin. Bunlar senin için bir başarı olabilir. Genel normlar dahilinde de öyle olabilir ama benim için değil. Bir şeyi başarmış olmak, iç huzuru yakalamak benim için. Yani bir şeyleri başarmış olmak isterdim hiçbir şey yazmadan, dümdüz bir adam olmayı tercih ederdim.

Hayatımızda ne kadar kırıcı şeyler oluyor değil mi? Engelleyemiyoruz da. Ama iş caka satmaya, hava basmaya gelince biz çok şeyiz. İnsan olarak. Kainatta bir karıncadan farkımız yokken, bu kadar böbürlenip artistlik yapabiliyoruz. Yakışır. Dışarıdan bakılınca çok güzel şeyler oluyor falan ama. Benim içimden kanalizasyonlar akıyor sürekli. Deri fabrikaları var da sanki içimdeki temiz sulara bırakıyor atıklarını. 16 yaşında iyi kötü bir bilince sahip oldum. O günden beri leş yaşamımı iyileştirebilmek için uğraşıyorum, didiniyorum. Elde ettiğim ne var kazanım olarak? Büyük büyük dalgalar. Beni alıp götüren ve sonra bir karaya çarpan, sular çekildiğinde birkaç parçamı da götürmüş olduğunu fark ettiğim.  Aslında bütün bunlar olmayabilir de. Yani bunları engelleyecek çeşitli faktörler var ama artık karakter oturmuş. İnsan otuz yıl taşıdığı şeyleri otuzuncu yılın sonunda bırakamıyor maalesef ve hayatı boyunca da bırakamaz. Çünkü bu taşıdıklarım herhangi bir yük değil, kendim.  Karakter aynı zamanda kaderdir. Kaçınılmaz. Sınav mınav diye kendimi avuturdum eskiden. Cahilken. Ne sınavı be birader? Ne sınavı? Olan biten burada. Başka bir dünya inancım var elbet ama, orada başıma gelecekleri de az çok biliyorum. Ateş beni çağırıyor. Ee? Hem burada gülemiyoruz, hem gittiğimiz yerde kavrulucaz leblebi gibi. Sikerim böyle işi ben. İstemiyorum ben sınav falan. Bari burada vur patlasın çal oynasın yapalım da kavrulduğumuza değsin. Onu da yapamıyoruz.


Bir an önce evrenin şiddetli bir şekilde infilak etmesini diliyorum her zaman. Kendim dahil kimseye acıyorsam namerdim. Yok olun. Yok olalım. Evreni sikmekten başka ne yapıyoruz ki? Ne faydamız var? Çağrı’nın bir şiirinde dediği gibi, “Darp ediyoruz sadece ve iğrenç bir şekilde aşığım.” Tam da bu mevzumuz. İnsan, kan, mineral ve vahşetten oluşan, kompleks bir yaratık.  Alabildiğine bencil, riyakar. En kralımız bile böyle. Şimdi ben iyi bir insanım laflarını geç. İyi ve insan kavramları aynı cümlede absürt duruyor zaten. Herkesin derinde bir yerde ufak bir leke gibi duran riyakarlığı/bencilliği mevcut. Bu türümüzün “en temiz” diye listeleyebileceğimiz bireylerinde olanlar. Bir de safi orospu çocuğu olanlar var onlardan bahsetmiyorum bile.

Kendi adıma biraz şanslıyım. Bir şeyler yazabiliyorum. İyi ya da kötü bir iddiam olmuyor hiçbir zaman bu konuda ama yazıyoruz işte. Bir kaçış sağlıyor. Ufak da olsa bir pansuman. Ama hiçbir zaman o kan dalgalarını durdurmaya yetmez bu dalgakıran. Hiçbir zaman hem de.

Neyse.

Ben bir kere daha gidiyorum. Başka bir yerlere.  İzmir’e.  Hayatımı resetlemeye. Hayatımı ne kadar çok resetledim bugüne kadar. Hayatım, eski bir bilgisayar gibi. Durmadan takılıyor, donuyor, bir şeyler oluyor ve resetlemek zorunda kalıyorum. Ya da virüslerle dolu bir bilgisayar diye de nitelendirebilirim bu saatten sonra antivirüs kurup silmeye çalışıyorum ama, her yeri sarmış. Neyi sileceksin? Daha önce de yepyeni bir yaşam umuduyla, büyük sevinçlerle kalkıp Ankara’ya gittim. Götümü avuçlayarak geri döndüm. Aradan birkaç yıl geçti, daha büyük umutlarla kalkıp Eskişehir’e gittim. Az daha avuçlayacak bir götüm de kalmıyordu, kaybediyordum, zar zor geri dönebildim. Sonra askere gidip fişi çekmeye niyetlendim, onu da beceremedim. Şimdi bir kez daha yepyeni bir yaşam umuduyla, büyük sevinçlerle kalkıp İzmir’e gidiyorum. Bu kez umarım karavana olmaz. Bu kez karavana olursa gerçekten kendime müthiş bir final hazırlayacağım. İzmir’e gidiyorum ama bir şeyler değişsin diye değil aslında. Yani öyle aman kesin şöyle olacak, böyle olacak, büyük heyecanlarım yok, şunu şöyle yaparım bu böyle falan. I ıh. Sadece stabil olsun her şey diye. Sadece artık daha fazla aşağı düşmek istemiyorum en azından yavaşlatayım kendimi diye. Bu hız başımı döndürüyor çünkü. Hem düşüyorum hem kusuyorum hem de nabzım yüksek. İşte İzmir’e gitmek benim düşmemi yavaşlatacak bir şey ya da durduracak. Durursa da çok büyük beklentilerim yok. Öyle oturayım bir kenarda sessiz sakin bir başıma, kimse elleşmesin, ben kimseye elleşmeyeyim, kimse bana bıçak çekmesin, kimse yaralamasın, kimse kırmasın, kimse bir şey yapmasın bana işte. Derdim bu.

Yetenek sınavına da giriyorum. Dramaturji. Bir iş ayarlayıp bir de okul problemimi çözersem güzel olacak beni. İstediğim sakinliği ve kendi başınalığı sağlamış olacağım. O saatten sonra hiçbir şey sikimde değil. Yavaş yavaş öleceğim günü beklerim, beklerken de boş durmam, kitaplar falan yazarım. Öyle geçer gider ömrümüz. Zaten maksimum bir yirmi yıl daha yaşarım diye düşünüyorum. Taş çatlasa, dağlar yürütülse, yıldızlar dürülse, yirmi yıl. Geçmez. Emin konuşuyorum çünkü kanser bizim sülalemizde genetik olarak baskın bir durum. Henüz kanserden ölmeyen yok ölülerimiz arasında.  Otuz yılını alkol, sigara, uyuşturucu, yoğun stres, bunalım, beslenme ve uyku düzensizliği ile tüketmiş bir adamın da zaten kanser hastalığından öleceğini tahmin etmek için müneccim siki emmiş olmaya gerek yok herhalde. Normal şartlarda da direkt kansere yol açacak bir yaşam şartlarım oldu. e bir de işin içine genetik kod girdiğinde, sefam olsun oh oh!  Ben kendime akciğer kanserini layık görüyorum. İçimden o geçiyor gibi. Onu hissediyorum. Bahis yapabiliriz. 4 tane ölümüz var bağırsak kanserinden giden, 2 tane lösemi, 1 adet de lenf kanseri. Sülalemde ilk akciğer kanseri olan kişi ben olacağım. Sülalemde hep ilklerin adamı oldum. Ama bu geniş aile arasındaki yaygın fikir benim serseri olduğum. Yaranamıyorsun işte.  Neyse. Ölümden ve hastalıklardan rahatsız olanlar için burayı bu kadarla sınırlı tutalım. İleride yine bahis açarız bu konulardan.

İzmir diyordum. Belki bu kez güzel olur. Büyük bir nimete sahibim aslında. Bir yerde köküm yok. Kendimi bildim bileli hayatımı resetlemem gerektiğini düşündüğüm an, sırt çantamı alıp gidiyorum. Sadece bu. bu inanılmaz büyük bir nimet, bir insan için. Beni bağlayan, gitmemi engelleyen, falan yapan filan eden hiç kimse ve hiçbir şey yok. Bu saatten sonra da olmasını istemiyorum. Kesinlikle.  Alışmış kudurmuştan beterdir.  Kimsenin benim ardıma düşmesini de istemiyorum. Teklik güzel bir şey. Yolda olmak da öyle.  Elhamdülillah, bilincim olduğu günden beri de yollardayım. Yol, sadece asfalt ve çakıl taşından oluşan bir şey değildir.  

İzmir’e sakinlik istediğim için gidiyorum. Ve o sakinliği sağlarsam yaşamımın geri kalanını orada, sessiz, sakin bir şekilde geçirmeyi planlıyorum. Yine olmazsa… Yine olmazsa kısmını pek düşünmek istemesem de, kafası hep negatifliğe doğru kayan bir adam olarak istemeden aklıma geliyor. O zaman ya kafatasımdan içeri bir kurşun bırakırım, ya da bir gemi adamı olup siktir olup giderim. Sessiz, sakince. Gemilerden gemilere. Gemilerde çalışmak iyidir. Aylarca karaya ayak basmadan.  Ucu bucağı olmayan sudan bir çölün üzerinde… Bu da benim için ölümle eşdeğer bir şey. Zaten profesyonel olarak gemicilik yapan arkadaşlarımla yaptığım konuşmalarda bana ilk dedikleri şey “Sen kendini bırakırsın kesin” Kendini bırakmak bir deyiş onların dilinde. 5-6 ay denizden başka bir şey görmeyen gemicilerin, bir gece bunalıma girip de kendini okyanusun ortasında suya bırakmasına deniliyor. Sabah bir kalkıyorlar, gemide bir eksik var.  Belki bunu yapmaya götüm yemez. Ben köpekbalıklarına yem olmak istemiyorum. Anam beni onlara yem olayım diye doğurmadı. Ama bileğimi kesebilirim kamaramda. Bu olumlu. Denizden korkuyorum çünkü. Bunu yapmasam bile, yani bileğimi kesmesem de, denize bırakmasam da kendimi, bir gemiyle denize açıldıktan sonra hayatımı infilak etmiş sayacağım kesinlikle. O saatten sonra kitap mitap yok. Ben gemici Batuhan olurum. Bir şeyler tabii ki yazarım, bu kurtulamayacağım bir zehir ama ancak ben öldükten sonra okunabilir şeyler.

Evet. Geleceğe dair iki tane planım var işte. Biri olumlu, biri de olumsuz bir durumda masaya sereceğim B planım.

Gerisini bilmiyorum ne olacak. Ağustos’un ilk haftası İzmir’e taşınıyorum.

Dolce vita amına koyim!”*


Bunu niye yazdım bilmiyorum. Can sıkıntısı işte.

Öperim.

Batuhan Dedde


*Hakan Günday - Az





Al bu da bölüm sonu canavarı


23 Nisan 2016 Cumartesi

Müntehirnâme

Merhaba,

Birçoğunuz, eskiden beri beni takip ediyor. Bunu defalarca söylüyorum ama söylemekten keyif aldığım bir şey. Birçoğunuz beni takip etmeye/okumaya başladığında liseye gidiyordu, şimdi çoğu üniversiteden mezun oldu, aile kurdu ya da mezun olmak üzere. Bu beni mutlu eden bir ilgi. Teşekkür ediyorum samimiyetinize. Beni mutlu ediyorsunuz anlık da olsa. Anlık olmasının sebeplerine değineceğim aşağıda.

Yine birçoğunuzun bildiği gibi, baharlarım hep sert geçiyor. İlk ve son adı altında iki bahar biliyorum, ikisi de genelde içimden geçip gider. Giderken de bir şeyler hatta çok şeyler söküp alır. Teşekkürler baharlara da. İlkbaharlarda ayrı, sonbaharlarda apayrı bir depresyon yaşıyorum. Bu neden böyle bilmiyorum ama kendimin farkına vardığım günden itibaren hep böyle oldu. Gereksiz bir hüzün, gereksiz bir ağlaklık, gereksiz bir tükenmişlik sendromu. Oysa ilkbahar ne kadar güzel değil mi? Her şey uyanıyor, en güzel renklere bürünüyor falan. İnan hiç sikimde değil bunlar. Olmuyor.  Geçenlerde –nerede olduğunu hatırlamıyorum- bir laf etmiştim, ilkbahar bunalımıyla ilgili. Artık öyle çok sert geçmiyor sanki barıştım gibisinden laflar etmiştim. Yanlış bir çıkarımda bulunmuşum. Yine o ağzına sıçtığımın bunalımı gelip oturdu göğsüme 2-3 gündür.  Zihin ne kadar kötü bir varlık. En büyük düşman gibi. Böyle zamanlarda hep en kötüyü çıkartıp koyuyor önüme. 

Sonbahar bunalımlarıma değinmek bile içimi kanırtan bir şey. Bilmiyorum neden böyle. Ben insanların karakterleriyle birlikte doğduğuna inanırım. Yani yukarıdan gelirken seninle birlikte vücut bulan şey sadece bir ruh değil aynı zamanda karakterin de. Burada insanların “karakteri gelişti/oturdu” vb söylemlerini geçerli bulmuyorum. Burada olan sadece minik rötuşlar.  Entegre ve yekpare bir karakterle geliyorsun. Burada gördüklerin, duydukların, yaşadıkların o yekpareliğe ufak dokunuşlar yapıyor. Hepsi bu.  Mesela küçükken hırçın olan bir birey, büyüdüğünde de bu değişmiyor. Değişen tek şey bunu kontrol altına alabilmesi. Yine mesela, bir birey hırçınlığını, küçükken annesinin almadığı bir oyuncak üzerine annesine vurarak ortaya atabiliyor, büyüdüğünde bunu yapamadığı için –ki yapanlar var- başka yollarla dikta ediyor hırçınlığını. Ne bileyim işte bağırma olur, çağırma olur, başka bir tavırla falan. Değişen tek şey iletişim aracı diyelim. Bence güzel ve açıklayıcı bir örnek olur. Evet. Değişen tek şey o hırçınlığını ilettiği araç. Tıpkı 20 yıl önce mektup yazarken bugün e mail atmamız gibi. Duygularımızı yine insanlara aktarıyoruz ama elektronik mektuplarla.

Ben de bu insanların arasındayım. Böyle insanlardanım. Milyarlarca birey gibi. Piç lakabını uygun gördüler mahallede küçükken, bu konuşkanlığımdan ve her boku yemeye müsait cesaretimden gelen bir lakaptı. Ama ben hep üzüntülü oldum. Neden böyle olduğuma dair de en ufak bir fikrim yok. Bazen kendimle çok dalga geçiyorum bu konuda. Bazen kızıyorum. Neye olduğunu bilmediğim bir şeye kırgınım. Hem de kendimin farkında olduğumdan beri. Tabii bunu saysak elli bin tane faktöre mal edebiliriz. Aile deriz, çevre deriz, rol modeller deriz, deriz ha deriz. Kılıf dikmekte üstümüze yok insanoğlu olarak. Ama neden böyle? bilmiyorum. Bir çocuk düşünün ki, 11 yaşında ve arkadaşları arsada mahalle maçı yaparken o kendi gibi birkaç arkadaşını yanına almış, arsanın bir kenarında bonibonlarla “intiharcılık” oynuyor. Ya da inşaattan kuma atlarken arkadaşları, bu yine kendi tebaası ile kuma atlarken intiharcılık oynuyor. İşte o sik kafalı çocuk bendim. Böyle davranmamın bir sebebi yoktu. Olmadı. Yani bir yerden görmüş değilim. Bir filmden, etraftan vs. hep içgüdüsel. Müntehirlik, benim karakterimdir. Atatürk’ün özgürlük hakkında söylediği gibi oldu değil mi? evet, bence de. Kemalistler şimdi buna da laf ederler ama hiç umrumda değil. Şaka şaka. Böyle sığ yorumlar çıkartacaksanız gidin zaten buradan.  Her neyse. Bu müntehirlik kavramını zaten 18 yaşındayken falan öğrendim. Yani yaşadığım durumun isminin müntehirlik olduğunu. Gerçekten ölümden hiç korkmuyorum. Bazı insanlarla bunu konuşurken dehşete düşüyorlar, konuyu değiştirmek istiyorlar, inanılmaz rahatsız oluyorlar. Neyden? Ölümden. Ölümden korkmak bence fazlaca yaşam hastalığına kapılmış olmak demek. 

Evrende hiçbir şeyin gerçek olmadığını biliyoruz değil mi? Duygular, fiziksel varlıklar, maneviyat dediğimiz bir takım kalıplar. Bir gün bunlar yok olup gidecek. Asıl sahibine geri dönecek içimizdeki ışık. O zaman koca bir “hiç” olacağız işte. Aşk acısından misal vereyim. Ne kadar acayip değil mi aşk dediğimiz kavram. Bizi süründüren, hayatımızı bir cesede çevirip nekrofilce takılan bir his. Ama kocaman bir simülasyon. Sevgi diye adlandırdığımız o muhteşem hissin aslında sadece bir oksitosin hormonu salınımı olmasına ne diyeceksin? Bu büyük bir simülasyon değil midir? Uyuşturucudan tek farkı bunu torbacıdan almıyorsun, kendi vücudun üretiyor.  Aşk mesela, serotonin, dopamin ve oksitosinlerin birlikte takılmasıyla hissettiğimiz bir durum. Yani bir sıvı var, bir yakıt var bunu sağlayan. O halde bitebilir. E bitiyor da. Mesela liserjik asit de aşırı miktarda dopamin salgılatır. Yani bir kadını sevmekle hissettiklerimizi minnacık bir pul ile de hissedebiliriz. Üstelik daha uygun fiyata ve sonunda acı yok. 

Her şey simülasyon. Her şey çok fazla yapay. Bütün bu yaşadıklarımız basit birer hormon salınımı ya hu! Neden bu kadar saplanmışız ki bunlara, ölümden bu kadar korkuyorsunuz?  Bilmiyorum. Hakikat ağırdır. İnsanı çökertir.  Ben korkmuyorum. Elbette içgüdüsel olarak bir gıdıklanma oluyor, 29 yıldır yaşama maruz kalan, onu bir alışkanlık haline getiren bir insan için normal bu.

Her şeyin simülasyon olduğu yetmiyormuş gibi bir de her şey o kadar zor ki. God modunda bütün karşı karakterler.  İşte bütün bunların yalandan dolandan ibaret olduğunu algıladığım için –ya da böyle algıladığım için- istiyorum ölümü. Yaşamımdan –bazı zamanlar hariç- hiç keyif almıyorum. Yaşamımdan demeyeyim, yaşamaktan. Yaşıyor olmak pek eğlenceli bir hadise değil.  Ne bileyim işte. Gerçekten samimi diyorum bunları. Delirmedim. Ya da intihar etmeyeceğim –en azından şimdilik- sadece fikrim bu yaşamak üzerine. Nesini seviyorsunuz ki yaşamın? Çevreniz, eşiniz, dostunuz, sahip olduklarınız falan değil mi? Ama onlar hep hormon salınımı. Annenize duyduğunuz sevgi, bir kadına/erkeğe duyduğunuz aşk, arabanızı çok seviyor oluşunuz. Hepsi kimyasal birtakım uyuşturucu maddelerin etkisi. Üstelik bunları vücudunuz üretiyor.

Birçok insanın sahip olmadığı şeylere sahibim. Bundan bahsederken biraz rahatsız hissediyorum kendimi ama eminim ki 29 yaşında 8 kitap yazmış olmak, birçok insanın sahip olmak istediği bir konum. Elbette 8 kitap yazmış olmak benim için bir sikimi ifade etmiyor, çok kitap yazmakla olacak bir durum değil ama bahsetmek istediğim de bu değil zaten. O birçok insana göre çok şey ifade ediyor o 8 kitap. Ama bana etmiyor. Neden? Bilmiyorum. Mutsuzum.  Bundan 6 yıl önce benim adımı kimse bilmezdi. Bir korsan cd dükkanım vardı ve iğrenç, leş gibi bir iş yapıyordum. 6 yıl sonra 8 kitap yazmış, edebiyatla ilgilenen her kişinin iyi kötü adına bir yerlerde bir kez de olsa denk geldiği bir adam oldum. Bu kolay olmadı elbette ama yine de mutlu eden bir şey değil beni. Beni ne mutlu eder bilmiyorum. Ölmek harici her şeyi denedim. Onu da denedim aslında ama başarılı olmadığım için denedim diyemem.

Mesela ileride mutlaka ama mutlaka intihar edeceğim. Çok başarılı olsam da, dünyanın en büyük, en tanınmış, en bilmem ne sikim insanı olsam da, para pul, şan şöhret paçalarımdan aksa da yapacağım şey bu. İntihar etmek. Bir müntehire yakışır bir şekilde. Hayatımı kendim sonlandırmak istiyorum. Ancak inançlarım da var. O yüzden bir kaza vb durumlara kurban gitmek benim daha çok işime gelir. Win/win. Gerçekten. Ben birçok kez, yani aklıma geldikçe en yakın zamanda ölmeyi diliyorum. Bir kazayla vs. Normalde baktığın zaman insan böyle bir şey ister mi, bu nasıl bir psikopatlık diyorsun belki ama ölüm neden psikopatlık olsun ki? Çok gerçek bir şey. Gittiğin yerin nasıl olacağını bilmiyorsun diye bu durumu psikopat yapmaz. Sen insansın, bilmediğinden korkarsın. Senin korkaklığın yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Senin bencilliğin yüzünden ölüm kötü bir şey olamaz. Neden ölümü korkunç bulurlar?  Sevdiklerini, sahip olduklarını bir daha göremeyecekleri için. İlk sebep bu. İkincisi de hani cehennem falan varsa çifte kavrulmuş lokum gibi olmayalım diye. Ol. Sanki şimdi farklı mı? Fiziksel bir acı hissetmiyor oluşun yanmadığın anlamına mı gelir?

Ben şimdi intihar etmiyorum. Edemiyorum. Haksızlık olur bu aileme. Daha doğrusu sadece babama. Onu düşündüğüm için. Annem ve babam öldükten sonra yapacağım tabii ki de böyle bir şey. O zamanlar geldiğinde benim etrafımdaki yakınlarım, sevdiklerim, sahip olduklarım bana çok kızar belki ama neden? Neden yaşamalıyım? Sen, vücudunun ürettiği kimyasal bir uyuşturucunun kafasını (hayat) seviyorsun diye ben de sevmek zorunda mıyım? bu ne pis bir bencillik? Mesela gerçeklikten örnekleyeyim, ben de bazı şeyleri sever ve içerim, bazı şeyleri de deneyip sevmemişimdir ve bir daha ağzıma sürmemişimdir. Sen de o sevmediğim şeyleri seviyorsundur. Şimdi ben o senin sevdiğin şeyleri sevmiyorum, kendi sevdiğim şeyleri içiyorum diye neden beni korkunç buluyorsun ki?  Ne alakası var deme. Aynı şeylerden bahsediyoruz. Yaşam da bir uyuşturucu etkisidir. Öyle mi diyeyim? Öyle diyeyim dur. Ben örneğin kimyasal uyuşturucu sevmiyorumdur, sen seviyorsundur. Şimdi ben bitkisel uyuşturucular kullanıyorum diye, sen kendi içtiğin kimyasal uyuşturucuyu zorla bana neden kullandırtmak istiyorsun ki? Kendin iç, takıl kafanı yaşa işte. Beni neden tribe sokuyorsun? İşte sahip olduklarımızın “bizim” ölümümüz karşısındaki tavrı da aynen budur.


Eskiden, ilk dönemlerimde çok klas intihar edeceğimi düşünürdüm. Adımı altın harflerle yazdıracak şekilde. Bunu şimdi saçma buluyorum. Elbette ucuz bir otel odasında ölü bulunacağım günü geldiğinde. Ya da hiç bulunmayacak cesedim. Ama şunu söylemeliyim
ki, her şeyi tasarladım bile. Bir yer var. Orada yapacağım bunu. Uzakta. Çok uzakta bir yer. Orada, gün batımına karşı, kaç yıl yaşadıysam o kadar yılda dinlediğim en klas müziklerden bir top 5 yapacağım ve over dose’dan gideceğim.  Planım bu. Maalesef çok vahşice gelebilir ama bunu neye sahip olursam olayım yapacağım. Bir kız çocuğu, bir eş, harika bir aile, mükemmel başarılar. Yine de yapacağım. Zaten öyle bir anda yaptığımda bunun aslında depresif bir durum değil de ne bileyim işte, eşcinsellik gibi, zeki olmak gibi, yetenekli olmak gibi doğuştan gelen bir durum olduğunu idrak edebilirsiniz. Gerçekten.  Aranızda muhtemelen psikologlar, adayları falan da var okuyan. Vah vah herif ne hasta diyor. Sensin hasta. –reddetmek ilk belirtiydi değil mi?- ahaha. Ulan siz insanlar var ya siz… Çarşaf çarşaf yazdık bu gayet doğal bir istek diye, hala bana kendi kafasını yaşadığın uyuşturucuyla saldırıyorsun. Bu psikopatlık, ruh hastalığı falan değil. Ben küçüklükten beri öyleyim.  Bir derviş olabilseydim, o kültürle büyümüş olsaydım,  muhtemelen günün birinde Creedishler gibi bir tarikatın lideri olurdum. İntiharı hakikat bilen, intihar edildiğinde ruhunun tanrıya geri döndüğünü düşünen bir tarikat. Klas.

Ben küçük bir çocukken de böyleydim, ergenliğimde biraz daha hormonal durumlardan dolayı daha tavan yaptı bu, büyüdüm, böyleyim, büyüyorum ve yaşlanacağım, yine böyle olacağım. Ya ben bir zamanlar sevgilisine sarıldığı bir anda “Şimdi siyanür içsek de ölsek böyle ne iyi olur değil mi?” diye soran adamım. Huzurlu bir şey yapıyorsun ambiyans müthiş, kurduğun cümleye bak. Bana normal gelmişti. Hala normal geliyor. Anormal olan tarafı bu kutsal şeyi bir başkasıyla bölüşme fikri. Bu normal değilmiş. Benim için bir ritüel diyebilirim buna. Ritüel neydi, dini vecibeydi. Sürekliliği olan bir durum. İstemek sürekli olan bir durum olduğuna göre ritüel kimliğini verebiliriz.

İçimdeki bu müntehiri bir şeyler yaparak tokatlıyorum şimdilik. Bu da bana “bir şeyleri başarmak” olarak geri dönüyor. Okula gireceğim bu yıl tekrardan, üniversiteye. Güzel bir şeyler olacak umarım.  Daha büyük izler bırakabilmek için o bölümü –dramaturji- okuyacağım.  Eğer aylık 500 euro burs bulabilirsem bu okul Viyana’da olacak. Bulamazsam İzmir’de. Kazanmazsam da kaldırımlarda sürtmeye devam. Yetenek sınavıyla alıyor bölüm. Ve Viyana’da okumak beni global bir adam yapacak. Ama zengin ağbilerin günlük, gereksiz bulduğu, öylesine yaptığı harcamaların tutarına sahip olamadığım için muhtemelen bu iş yatacak. Bu da beni üzüyor mu? hayır. Zaten çok da önemli bulmuyorum ancak hayata değer vermiyor oluşum oturup kös kös ölmeyi beklemeyi de gerektirmez değil mi? Sıkılmayalım işte, bir şeyler yapalım, bir şeyler değişir belki başkaları için diye. Eğlenceli de. Yani yaşamı eğlenceli bulmuyorum ama keyif aldığım zamanlar oluyor. Sürekli mutsuz ve kendisine karşı duruyor değilim asla. Yaşam, yaşanılması da gereken bir olay. Ben sadece istemiyorum bunu. Bazen arkadaşlar çağırıyor gel ortam var diye. Ya sikerim evdeyim hiç çıkamam diyorum. Aynı onun gibi.  İleride öldüğüm yere kadar bir şeyler başarmaya çalışırım işte. Arkamda da bir iz bırakmış olurum.

Son olarak size söylemek istediğim şey; hepiniz müptezelsiniz olm. Kendi bünyenizin ürettiği uyuşturucularla kafayı buluyor, sonra sağa sola sarıyorsunuz yaşamak çok güzel, hayat laylaylom amına koyayım diye. Müptelalar sizi.


Neyse.

Yazımı çok sevdiğim bir şiyirimle bitireyim istiyorum müsaade ederseniz;

Evet! Öleceğim bir gün
Hem de öyle bir öleceğim ki,
intihar bilim dalı olacak
Din olacak, iman olacak
Planları hazırla Lucifer, geliyorum
Bu sefer kanlı bir ihtilal olacak!



Batuhan Dedde



Al bu da bölüm sonu canavarı olsun: