30 Aralık 2012 Pazar

Rise Of Dedde


Yeni hayatımdan merhabalar.


Size epeydir yazamıyorum. Size dediğim buralara işte. Çok de epey olmamış ama ben yepyeni bir hayatın içine girdim. Çok güzel oldu çok da iyi güzel oldu taam mı?

17 Kasım 2012’de Eskişehir’e söyleşi için gitmiştim. O gün çok değer verdiğim bir ablam bana kahve falı bakmıştı. Bu ablam aynı zamanda yaşam koçluğu da yapıyor. Biyoenerjisi var, elinden Aduket falan atıyor. O gün o ablam bana “hayatından çok insanı çıkartıyorsun, çok yakınlarını bile, arınma dönemine giriyorsun, yükselme dönemindesin” dedi. Hatta bildiğin tarif verdi kimleri çıkartacağıma dair. İçimden ‘oha olamaz o kadar’ dedim. Bu ablamdan bir süre önce de bir arkadaşım buna benzer şeyleri vermiş, tehlikeli bir şey olacağını söylemişti. O da tarif vermişti, kimlerin olduğuna dair. Ona da aynı tepkiyi vermiştim.

Neyse.

Eskişehir’de güzel söyleşiyi bitirip İstanbul’a döndüm, fallarda söylenen her şey teker teker çıktığını gördüm. Üzüldüm mü? Evet, üzüldüm. Ama kendime değil, insanlar için üzüldüm. Yazık dedim. Sonra kendimle gurur duydum. Kahin gibi adamım. Bir keresinde şey yazmıştım “Güzel olan şeyleri kaybetmeye mahkumsunuz orospu çocukları.” Bu aklıma geldi. Aferin dedim kendi kendime. Nasıl da çözmüşsün insanları. Ama hala da ısrarla güvenmektesin. Tecrübe çok şahane şeydir. Kolay elde edilmez. Çok ağır darbeler almak gerekir. Maruz kaldığım basitlik, o kadar basit bir şeydi ki. O kadar olur yani. Ben oturup dile getirmeye utandım. Korktuğumu, korkak olduğumu sanan rencide ruhlar var ama utanmak, acizlik karşısında acımak, korkmak demek değildir. Ki alacağım cevaplar belli, niteliği ve niceliği belli mevzular. Konuşmaya değmeyecek bir durum. Cevap beklemek, soru sormak sadece kelime ve zaman kaybı.

Ben ne yaptım? Artık bir şeyler yapmanın zamanıdır deyip kendim için, çıkıp gittim İstanbul’dan. Eskişehir’e.

Mutlu muyum? Anasının amı kadar hem de. Geldiğimden beri hayıflanıyorum, neden daha önce gelip yerleşmemişim? Salakmışım demek ki çok. Burası bence Türkiye’nin en güzel şehri… Yaşlı insan pek göremedim henüz, herkes genç amına koyim. Devasa bir öğrenci kampını andırıyor. Her şey ucuz, esnaf gelir kaynağının öğrenci olduğunu bildiği için ekmeğine ihanet etmiyor. Yolunacak kaz değil yani burada öğrenci, geçim kaynağı. Hor davranmıyorlar. Biraz soğuk var sadece ama sikimde değil. Zaten ben soğuk havayı seviyorum.

Velhasıl, yeni bir hayat, yeni bir düzen. Az ama öz bir avuç arkadaş. Başka bir şeye de ihtiyacım yok zaten. Barda garsonluk yapıyorum şimdilik. Kazandığım para bana çok rahat yetiyor burada. İleride kafamın içinde planladığım butik bir kurabiyeci açıyorum. Çok da uzak olmayan bir gelecekte…

Ve ev sahibim, dünya üzerinde soyu tükenmek üzere olan bireylerden oluşuyor. Dr. Mithat Tosun, onun eşi Beyhan Tosun, brom Zlata Tosun falan. Beyhan teyze herkese oğlum diye tanıştırıyor beni. Mutlu oluyorum. Bir de mahcup oluyorum insanlara. O kadar iyi davranıyorlar.

Eskişehir’de devlet dairelerinde memurlar bile güler yüzlü ve yardımsever. Bu kadar ütopik işte bu memleket. Ve bir de ayrı bir paragraf belediye başkanı için açmak gerek.

Hoca, görebileceğiniz en mükemmel yerel yönetimcilerden. Haberlerde falan görmüştüm daha önce bir ara hükümet çok uğraşıyordu ya, o zamanlar. Buraya gelip gördükten sonra neden uğraştığını anladım. Film Festivalleri, Tiyatrolar, Barlar, sokaklarda Efes tabelaları, mükemmel şehir peyzajı, her yerde heykeller falan. Putperest bir şehir yani. Tinerci bir memleket… Umarım bu şekilde kalır, bozulmadan. Hoca, mükemmel işler yapıyor burada. Yapmış. Seneye bir de üniversiteye gireceğim burada, o saatten sonra karada mutsuzluk yok bana. ve bana kalsa, ben burada yaşlanırım arkadaş. Ömrümü tamamlarım. Çok ufak değil, orta ölçekli bir şehir ama çok gelişmiş bir şehir. Kurabiyeciyi açsam, her sene de 1 kitap yazarım. Ohh mis. Zamanı gelince bir tane de kızım olur. Sikerim bu gezegendeki kederin anasını o saatten sonra ben.

İnanır mısın buraya geldiğimden beri kafamın içinde ‘bundan sonra bir sevgilim olmamalı, bu huzuru bozmamalıyım’ düşüncesi dolanıyor. Çok hoşuma gidiyor bu düşünce. Ama biri çıkıp bana bir kız çocuğu doğursa güzel olur, sonra da gitsin zaten önemli değil.

Cumartesi günleri saat 16:00 – 18:00 arasında Barlar sokağındaki Public Tube’de sahneye çıkıyorum. Caz falan söylemiyorum tabii ki, şiir okuyorum. Emrah abi çalıyor klavyede, ben de okuyorum. Güzel oluyor. Eğlenceli oluyor. İleride farklı programlar yapacağız güzel güzel konseptler. 16 – 18 dedim ama saatler ilerleyen zamanlarda değişkenlik gösterebilir. Facebook, Twitter hesaplarımdan takip ederseniz görürsünüz ilgilenen kardeşler.


Ha bu arada, senaryo işi vardı ya hani benim. O gerekli mercilere ulaştı, geçen gün görüştüm. “Okuyorum abicim, pek vaktim olmadığından hepsini bir gecede oturup okumam mümkün değil ama ufaktan okuyorum, haber vereceğim ben sana” dedi telefondaki abi. Serdar Akar’ın çok yakın bir arkadaşı o telefondaki abi. Elden götürüp vereceğim okuduktan sonra dedi. Ben güzel şeylerin olacağını hissediyorum. Eğer o senaryo olursa bahsettiğim butik kurabiyeci daha erken bir zamanda olacak.

Bunların dışında eskiden Hayvan, Öküz dergileri vardı bilenler bilir.  Şimdi bu dergiye yem verdiler, tekrardan canlanıyor. OT Dergisi ismiyle. O derginin kadrosunda ben de varım. Ben de yazacağım o dergide komikli şeyler. Güzel bir haber bu benim adıma. En başa dön şimdi, ne demişti o elinden aduket atan ablam? Yükselişe geçiyorsun. Lan yoksa?

Ben bu devri Rise of Dedde olarak tanımlıyorum.



Neyse.

Yükseliş, başarı falan bilemem. Bir şey diyemem. Olursa da yok demem elbette ama acayip huzurluyum. Bu huzurun bunlarla alakası varsa, evet, yükselmeliyim!



Batuhan Dedde

10 Aralık 2012 Pazartesi

Væ Victis!


“Ayrılık taş duvar 
Ayrılık Çin Seddi aramızda 
Çin Seddi ne kadar uzun, Allah kahretsin”

Diyor şair. Akgün Akova…


Ruhumu keşfetmemle insanlardan nefret etmem aynı zamana denk gelir. Kendimi tanıdıkça insanları tanıdım, insanları tanıdıkça kendimde bir şeyler keşfettim. Hoş olmayan şeyler. Yalan dolan, dalavere, alçaklık, iki yüzlü olmak vs. bunlar her insanda olan şeyler. Ben de bir insanım. Yeri geldiğinde bu tür şeylerden olabiliyorum. 

Her neyse.

Kış ne kadar güzel bir mevsim değil mi? Sokaklar daha az kalabalık oluyor çünkü. Hiçbir şey olmamış olsa bile sırf bu yüzden güzel. Üstelik gri gökyüzü, -bazan bakırçalığı- yağmur, soğuk, is, kömür kokuları, bereli insanlar, mantolu insanlar falan. Sırf bu yüzden bile çok güzel. Sadece kış mevsimini barındırdığı için sevebilirim bu gezegeni. 

Başkalarına da oluyor mu bu bilemiyorum, bir insanın hislerinin kuvvetli olması o kadar aptalca ki. O kadar zararlı ki. 13 yaşımdan beri sigara içiyorum, erken yaşta birtakım maddelere bulaştım, zaman zaman madde kullanımlarım çok yoğun oldu, alkol, sigara stres, kendimi bildim bileli düzensiz uyku, düzensiz beslenme vs. 25 yaşındayım ama daha fazlası var vücudumda. Kendimi yıpratmak adına bulaştım bunlara hep. Çünkü hüzünlüydüm. Böyle bir mizaç hiç iyi bir şey değil ama… Bazı gerçekler var insanın hayatında işte, engelleyemiyorsun. 

His konusuna değineyim biraz. Bazan medyum muyum acaba diye kıllanıyorum kendimden. Hani böylesine bir yeteneğim var da ben mi keşfedemedim henüz acaba? Eskiden kahve falı falan bakardım. Herkese bakamıyorum ama nedense. Bir keresinde Ankara’da bir falcıya gitmiştim beni görür görmez “Sen mükemmel bir medyum olursun, eğitim al bunun için” demişti. Bu şüphelerimi destekleyen bir anektod bu da. Neden böyle düşünüyorum aslına gelecek olursak eğer, bugüne kadar neyi düşündüysem, “ulan acaba?” dediysem. Başıma geldi. Bunun negatif enerji ile bir bağlantısı olduğunu sanmıyorum çünkü en pozitif anlarımda bile bunu düşündüğümde ileriki bir tarihlerde o pozitifliğin içindeki ufak soru işaretinin gerçek olduğunu gördüm. 

Mesela bir sevgilim vardı, aldatıyor mu acaba? Dedim. Çok ağır şeyler oldu o dönem. 3 yıl önce. 7-8 ay boyunca ağır ilaçlarla ayakta durabildim. Sonra geçti tabii. Ne geçmiyor ki hem? İnsanoğlu işte, en büyük laneti bu… Alışmak. Unutmak değil ama. Bak 3 yıl sonra bunu buraya yazabiliyorsam, unutmamışım demektir. Sadece alıştım. Kimse hiçbir şeyi unutmaz, unutamaz. Doğa unutturmaz ama alışmayı emreder. Sen de alışırsın. Seve seve ya da sike sike alışırsın. Dedim ya, laneti bu insanın. Her şeye alışmak. Ona alışmak, buna alışmak, şuna alışmak, şuradakine de alışmak. Sonra da alışmaya alışmak. İşin bu evresi sokak ağzıyla “işin orospusu olmak” deyimine denk geliyor. Alışıyorsun her şeye işte. Alışmaya da alışıyorsun. Sancılanmadan, etrafında olan biten her şeye umursamaz bir hale geliyorsun. Sevgilin mi aldattı? Amaaaan ya, insan işte, yapar yani. Diyebiliyorsun. En yakın dostundan kazık mı yedin? “Sikeyim ya, insan bu oğlum her şeyi yapar” diyebiliyorsun. Pis bir durum. Folloş olmak da denebilir tabii. 

Eylül ayıydı. Çok parasız bir geceydi. Bu kadar çok darbeden sonra, bu kadar çok bıçaktan sonra hayatımda bir değerli bulmuştum, ama ne değer… Ben bile kendime tarif edemiyordum. Böylesine bir değer. Bütün tanıdığım insanlardan, bütün tanıdığım canlılardan hatta metafizik ötesi varlıklardan bile üstün bir değer. Sandım ki o hayatıma demir attı, hiçbir yere gitmeyecek, giderse beni de götürürdü zaten. Öyle şeyler sandım işte. Aramızdaki çelikten bir bağ idi sanki. Ruhunu ruhuma düğümlemiş gibiydi. Böyle güzel şeyler düşünüyordum. Kendimden geçmiştim neredeyse, öyle değer vermek… Kendimi daha insan hissediyordum, daha insancıl. Her sabah sokaktaki kedileri seviyordum işe giderken, o kadar mutluluk işte. Gerisini sen hesap et. Yolda falan kimseyle tartışmıyordum. Hatta bir sabah metroda biri ayakkabıma kustu, normal şartlarda o kadını orada yatırıp sikmem gerekirken, “önemli değil” diye gülümsemiştim. Bu kadar insan olmuştum. Hatta sert şeyler yazmayı bırakmıştım. Bukowski bile okumuyordum, vedalaşmıştım. Cemal Süreya olmak istiyordum. Cemal Süreya’laşmıştım. O tür şeyler işte. 

Bir gece bir haber gelmişti. Bu kadar değerli bir insan benim için, hastaneydi. Kafayı yedim evde. Çıldırdım. Ölüyorum sandım. Cebimde gidecek param yoktu çünkü başka bir şehre. Ne yapıp edip buldum gidecek para. Yola çıktım. O gece Ketamin çekmiştim. Kafam acayip flu idi. Önce annemlerin evine gittim, ablamdan para aldım, oradan da Esenler’e, Otogar’a… Otobüsü beklerden aşağı linkini vereceğim parça çalıyordu kulağımdaki mp3 çalardan. Bu parçayı çok seviyorum. Sadece bu halini ama. Bir rap şarkısının altyapısı. Ben rap sevmem. Ama bu müzik, gerçekten çok başarılı. Arka fondaki piano, dünyanın en acı verici şeyi olabilir bence. Ki yazdığım bir senaryo var biliyorsunuz, yakında film olacak umarım, senaryoyu yazmamı sağlayan, başlamamı sağlayan bir müziktir, o derece. neyse… O müzik çalıyor, kafam güzel, sigara içiyorum, otobüsün gelmesini bekliyorum. Gece 04:00 otobüsüne bineceğim. Yıldızlara baktım. Serin ve bulutsuz bir Eylül akşamıydı işte. Anlam veremediğim şekilde ağlamaya başladım. Aslında anlam verebiliyordum da, neden bu şekilde olduğuna anlam veremedim. Yıldızlara baktığımda aklımın içinde bir ses konuştu, şöyle demişti o değerlimi baz alarak; “Sen ne zaman nankörlük edeceksin acaba? Sen ne zaman diğer insanlar gibi olacaksın, davranacaksın. Korkuyorum.” Bu cümlelerin akabinde ağlamaya başladım. Başta bunun dinlediğim müziğin ve damarlarımda dolaşan ketaminin etkisi sandım. Duygusal bir boşluktu bu maddenin yol açtığı. Ama yol boyunca hiç susmadım. Kendimi sıktıkça daha çok ağladım. Gecenin 4’ü, otobüsün içindeyim, insanlar uyuyor. Biri ağlıyor hıçkıra hıçkıra. Muavin durmadan gelip gidiyor “abi bir şey mi oldu, iyi misin?” diye. En sonunda yalan söylemek zorunda kaldım. “Cenazem var kardeş” dedim. Ama öyle bir ağlamak ki, Esenler – Çorlu arası hiç susmadım. Gözlerim balon gibiydi indiğimde. Sonra Hastaneye gittim. Sabah 6 gibi. Bir ara bir hemşire kontrol için gelecekti, ziyaretçi yasak olduğundan odadaki tuvalete saklanmam gerekiyordu. 15 dakikalık bir bekleme olacaktı tuvalette. Orada da aynı şekilde ağlamaya başladım. Bu sefer müzik yoktu ama. Hala aklımın içinde o geceki cümle yankılanıyordu. “sen ne zaman nankörlük edeceksin?” hemşirenin işi bitti, içerden gel diye sesleniyorlar ama ben çıkamıyorum gözlerim kıpkırmızı oldu çünkü. Sonra elimi yüzümü yıkadım ve çıktım dışarı. Ağladığım belli oldu tabii. Orada da yalan söyledim. Dedim ki; “yolda gelirken Babam ve Oğlum’u izledim, düşündüm babam ölürse ne yaparım diye, ona ağlıyorum…” Yediler. Ama içimde öyle pis bir huzursuzluk vardı ki… Akşam hastanenin bahçesinde oturup sigara-çay keyfi yaparken yine aklıma bunlar geldi. Artık bunun ketamin  ve müzikle alakası olmadığı kesindi. Kanımda ketamin kalmamıştı, kulağımda müzik yoktu. Yine ağlayacak gibi oldum durduk yere. Sonra zekam devreye girdi. Baskı altında olduğumda beynim daha hızlı fikir üretiyor benim. Hemen babamla aramda olan hüzünlü bir anıyı anlatmaya başladım. Sonra ağladım. Kamufle bir şekilde ağladım. Görünürde babamla aramda olan şeylere ağlıyordum ama arka planda “Sen ne zaman nankörlük edeceksin acaba?” kelimesine yas tutuyordum ben…

Neyse, zaman geçti işte.

Öyle şeyler geldi başıma. Kafamın içindeki ses haklı çıktı. Bana bir sürü mektup kaldı yazdığım ve bir sürü mektup daha yazacağım... Bu nankörlük kelimesi katı bir kelime ama öyle kedi nankörlüğü değil yani kötü bir anlamda değil. Sıfat olarak geçiyor orada. 

Sonra, 25 Ekim Perşembe Saat 19:44’te, kendimi bu dünyadan soyutlamak istedim, altıncı his midir artık ne tür bir özellikse bu sahip olduğum şeyleri bıçaklayıp öldürmek istedim, sonra kendimi öldürmek istedim. Bir kurşunla beynimi delmek. 25 Ekim’i 26 Ekim’e bağlayan gece ve sabahında neler oldu? Bu sadece tanrıyla aramda kalacak, ben ölene kadar. Bir gün mahşer yeri dedikleri yerde dev ekrandan gösterirlerse o saatleri, ancak o zaman haberiniz olur. Ve o gece/sabahtan hatıra olarak sakladığım bir adet kurşun var, yarısı kullanılmış…

Sonra naptım? Kinyas ve Kayra’daki gibi, oksijenle intiharı seçtim. Ağır ağır. Ortalama 63 yıllık bir zehirlenme süresi. Overdose’ların, beynimi delip geçecek bilmem kaç kalibrelik insan yapımı kurşunların amına koyim dedim, tanrı yapımı oksijenle zehirlenmeye karar verdim. Ağır ağır, daha acı bir şekilde. Çünkü bunu hakkediyorum. Acı çekerek ölmeyi, sürünerek ölmeyi.

Her neyse…

Yani özet geçecek olursam, “kurşunlar asla yalan söylemez” der Man On Fire filminde Denzel Washington reyiz. 

Not: 2011 Şubat ayından beri piyasada olmayan ilk kitabım Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları, Ocak ayından itibaren 6.45 Yayıncılık aracılığı ile tekrardan raflarda…

Batuhan Dedde

**Væ Victis - Yazık Yenilenlere

Al bak bu da bölüm sonu canavarı, o bahsettiğim müzik…





23 Kasım 2012 Cuma

Amca Müsaitseniz Akşam Annemler Kalbinizi Kırmaya Gelecek


Ben birinin Karo Valesiyim bu gezegende. Bazen düşünüyorum bunu. İyi hissediyorum. En azından birilerinin bir şeyleri olabilmişim, bunu başarabilmişim… Kötü de olsa… Bu muhabbeti bilenler bilir, bilmeyenler için bir açıklama yapmayacağım. Birinin karo valesi olmak ne demektir… Araştıran bulur.

İnsan hayatı boyunca korktuğu şeylerle yüz yüze kalmak zorunda bırakılıyor. Bunu tanrı/evren/enerji/insanlar artık ne olarak adlandırıyorsan adlandır, o sağlıyor. Ya da hepsi birleşip dalıyorlar ağız burun. Mesela ben. Hep olmaktan korktuğum şeyler oldum. Başıma gelmesinden korktuğum şeyler başıma geliyor. örneğin; babama benzemekten korktum. Ama tıpatıp aynısıyım babamın. Fiziki olarak da benzemeye başladım, küçükken tatlıymışım, büyüdükçe çirkinleştim ve bu süreç devam ediyor. Keza duygusallık da öyle. Bir erkeğe yakışmayacak derecede hassasiyet. Karı mısın lan sen? Derler adama. Diyorlar da. Engelleyemiyorum. İbne değilim ama onu da belirteyim. Damarıma basıldığında gayet can alıcı bir insan olabiliyorum. Babama özenmedim hiç. Ona benzemek istemedim. Ama onun aynısı oldum ve olmaya da devam ediyorum. Hatta daha beter oluyorum. Abartıp hayatımla kumar oynuyorum. Peder bey yine iyi, oyun kağıtlarını kullanıyor bunun için ve parasını. Benim param yok, oyun kağıdı desen bilmem ne işe yarar. Ciddiyim. Okey oynamayı bile bilmeyen bir insanım ben. O zamanında malını mülkünü, ailesini kaybetti bu uğurda. Ben daha beterini yaptım. Önce her şeyi kaybettim, sonra herkesi, en sonunda da kendimi. Belki de babama özenseydim, onun gibi olmak için çaba gösterseydim daha maddi şeyleri kaybedecektim, bu da benim için kârlı olacaktı. Ama olmadı işte kısmet.

Aslında hepimiz kumarbaz insanlar değil miyiz? Mutlaka bir şeylerle kumar oynuyoruz. Kumar oynamış olmak için illa ki bir masanın üzerinde oyun kağıtlarını kullanarak para kaybetmek gerekmiyor. Hayatımızla kumar oynuyoruz, sevdiklerimizle kumar oynuyoruz, kendimizle kumar oynuyoruz. Hoyratça… En küçük örnek olaraksa pek çok insan sigara içiyor. Ciğerleriyle kumar oynuyor, hayatıyla kumar oynuyor, dolaylı olarak kendi ile kumar oynuyor. Algılayabildin değil mi demek istediğimi? Evet dediğini duyar gibiyim.

Çıldırmanın hemen eşiğinde duruyorum. Adımımı atıp eşikten geçsem, sanırım –ki sanmıyorum gayet eminim- bir daha tamir edememek üzere, şu hayatımdaki tek sermayem olan beynime ağır bir hasar vereceğim. Kafamın içinde düşünceler sikişiyor. Kafamın içinde düşünceler çatışıyor. Savaş var, seks var, kavga var, kandırmaca var, var oğlu var. Eski Aksaray’ın arka sokakları gibi. Pislik, batak, tehlike…

Hemen hemen herkes hayatında bir kere de olsa belgesel izlemiştir değil mi? Hani aslanlar avlanır, avını parçalar, yerler. Sonra da artıklarını bırakırlar. Aradan günler geçer, o leş artıklarının çakallardan kalan parçalarının üzerine organizmalar çöker. Sinekler, larvalar, mikroorganizmalar falan. O leş yığınını gözünün önüne getir şimdi… İşte öyle bir ruhum var. Öyle yaralı, kanamalı, kokuşmuş. Ölüyorum tanrım. Ölüyorum. Belki de öldüm, bekliyorum birileri söylesin bana bu gerçeği. Ciddiyim. Bazen öldüğüme inanıyorum. Belki cehennem böyle bir şeydir. Bir filmde izlemiştim, insanlar öldükten sonra böyle bir şeyler yaşıyorlardı, kötü durumlar. Filmin adını unuttum şimdi.

Ağır depresan ilaçlar kullanıyorum. Kırmızı reçete ile satılan, dozajı yüksek. Bunun vücudumda, ruhumda yarattığı tahribatı hayal bile edemezsin. Öyle ki, tek yeteneğim olan “yazmak” işini bile baltalıyor bu tahribat. Çünkü bir sikim düşünemiyorum. Mal gibi dolaşıyorum ortalıkta. Şu da var; çok acıdır benim için ama artık o ilaçlar da bir işe yaramıyor. Dozajı artırdığım halde bile. Tek yaptığı şey fazladan kalp çarpıntısı ve saniyede çok çok fazla atan nabız. Bazı zamanlar öyle oluyor ki nabzımın bileklerimden fırlayacağını düşünüyorum. Depresyondayım. Ne kadar depresyon denir buna bilemiyorum çünkü çok fazla ağrılı ve sancılı. Kalbim ağrıyor, ruhum sancılar içinde. Buna bağlı olarak da uyuyamıyorum. Uyku problemi bence bir insanın başına gelebilecek en kötü lanetlerden biri. Ben de uyumak isterdim, normal insanlar gibi. Huzurlu olmasam da, kafamın  içinde düşünceler dolaşsa da kafamı yastığa koyabilmek, uyuyabilmek bir süre sonra düşünürken. Bu bence normal bir insanın yapabileceği şeylerden. Ben yapamıyorum. Kafamı yastığa koymaktan korkuyorum. Çünkü kafamı yastığa koyduğumda ruhum hepten acı çekiyor. Tarifsiz ıstıraplar yaşıyorum. Daha kötü olanı ise bunları fiziken de hissetmem. Kalp kırıklığının fiziki olarak hissedilmesi ne kadar kötü bir şeydir bilir misiniz? Ben biliyorum. Keşke bilmeseydim. Bir ilacım var, ilk içtiğim zamanlarda bayıltıyordu. 29 saat uyuduğumu biliyorum o ilaçla. Şimdi bazı geceler iki tane içiyorum o ilaçtan, ama yine de uyuyamıyorum. Esnetmiyor bile beni. Sadece kalp çarpıntısı yapıyor. Nasıl bozuk bir ruh sahibiyim, hesap et… Bu ilaç halüsinasyon da gördürüyor. Görüyorum. Ama uyuyamıyorum.

Dün gece içtim mesela. İki tane. Yatağıma uzandım. Birileri benimle konuşmaya başladı. Bir ses duydum beynimin içinde, şöyle dedi;

“Amca, müsaitseniz akşam annemler kalbinizi kırmaya gelecek.”

Komik değil mi? Değil işte amına koyim. Hiç komik değil.

Neyse. Çok uzatıyorum ben çenem düştü uykusuzluğun da verdiği etki ile. Şu anda uykusuzluktan ölüyorum, gözlerim çok acıyor. Ama uyuyamıyorum. Sabah 6’dan beri denedim bunu. Bu yazıya başlamadan evvel girdim sıcak bir duş aldım belki uyurum diye, uykum daha çok açıldı. Allah kahretsin.

Bu da içimden geldi bak;

-Beni yaraladın, amenna. Ellerindeki kan, saçlarından kırmızı olmamalıydı…

Neyse ya ben siktir olup gidiyorum amına koyim biraz FM 2013 oynayayım.

Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı. Hatta canavardan öte. 3 gündür bu şarkıyı dinliyorum, başka bir şey dinlemedim. Biraz daha dinlersem sanırım sözlerini komple vücuduma dövme olarak yaptırabilirim. İnanılmaz, mükemmel, dehşet, kabir azabı gibi sözleri var… Çevirisi ile de ilgilenin bence sadece şarkıyı dinleyip bırakmayın. Google’a sorarsanız çeviri konusunda o size yol gösterecektir.

Bir gün acılarımdan bir ülke inşaa edersem, milli marşım yapacağım bu şarkıyı kesinlikle…

“Eğer ışıkları kapatmak zorundaysam, ışıkları seninle kapatmak istiyorum.”

“Ve tüm gösterişli mesihler sadece zaman kaybı”

Ruhumu siktin Poli ya…






9 Kasım 2012 Cuma

İnsan Hayatında Tekrarlanan Sahneler


Her insanın hayatında böyle sahneler var mutlaka. Genel olarak bunlar; üzüntü, mutluluk, ölüm, yaşam, doğum vs…

Neyse işte.

1 Kasım 2012. Kuzenimi kaybettim, etimden tırnağım söküldü, ağzımdan dişim. Böyle şeyler oldu. Önemliydi Utku benim için. Çok önemliydi hem de. Ama kaybettim. Ondan önce başka önemli birini daha kaybettim, yaşarken kaybettim onu. Utku ise öldü. Diğeri hala yaşıyor. Neyse. Hayat o kadar kısa, o kadar kısa ki. Yaşanılmayacak kadar kısa, direnmeyi gerektirecek kadar hevesli. Garip bir işleyişi var. Bence kimseyi üzmeyin. Mutlu olmaya bakın. Çünkü bir gün bir bakıyorsun ki üzerine toprak atıyorlar küreklerle. Utku öldüğünde 27 yaşındaydı. Yaşlı olsa bu kadar üzülmezdim. Ölüm bana doğal gelir. Ama yaşlıların ölümü. Madem ki hayatın kuralı, insanlar doğar, yaşar ve ölür. Bırakalım ve insan yaşasın. 27 yaşında bir insan henüz o kadar da çok yaşamamıştır.

Neyse, Allah rahmet eylesin…


Hepimizin tekrar eden acıları vardır mutlaka. Hep aynı sahneler. Tekrar ederler. Çok da benzer bu acılar hiç tanımadığımız insanların acısına. Bir yerlerde yazmıştım, her insan bir diğerini taklit eder acı çekerken, diye…

Utku’nun cenazesi birçok şeye vesile oldu. Eve gittim, akrabalarımın yanında oldum, annemin, babamın vs…

Annemlerin evinin balkonu var. O balkon hayatımda çok önemli bir yer kaplıyor. Bir gün başarılı biri olursam, öldükten sonra belgeselimi falan yaparlarsa mutlaka o balkona yer versinler. Ciddiyim.

Lise 1’e başladım. Oldum olası hüzünlü bir çocuktum hep. Gece beklerdim annemler uyusun da balkonda sigara içeyim. Balkonun camından yağmuru izlerdim, sigara içerdim. Üşürdüm bir yandan da. O balkonda çok aşk acısı çektim, o balkonda çok kalbimin kırıklarına üfledim, o balkonda çok dost kazıklarını düşündüm. O balkonda hayatı sorguladığım oldu binlerce kere. Seneler geçti, ben büyüdüm. Balkon hala aynı balkon. Cadde biraz değişti. Sokak lambaları aynı. Ağaçlar aynı. Birkaçı eksildi ama aynılar. Yine yağmur yağdığında sarı sokak lambalarına bakıyorum, izliyorum. Yine rüzgar esiyor, üşüyorum. Yine sigara içiyorum.

Dün de öyle bir geceydi işte. Balkona çıktım. Biraz farklıydı bu sefer. Sigarayı daha rahat içiyordum çünkü. Kimsenin uyumasını beklemeden içebilirdim ama bilinçaltımda yer etmiş işte. Herkes uyuduktan sonra çıktım balkona. Kulaklığımı taktım. Gemide çalıyor. Yaktım sigaramı. Camı da açtım. Yağmur yağıyordu. Sarı sokak lambasına baktım. Yine rüzgar esti. Taa Lise yıllarıma kadar gittim. Düşünerek geldim bugüne. Her şeyi detaylıca düşündüm. Bütün elemlerimi. Bütün kalp kırıklarımı. Ne kadar basit harcamışım kendimi oysa, bozuk bir para gibi. Kendime hiç şans tanımamışım. Verdiğim tavizler hep başkalarına dair olmuş, onlar da mahvedip gitmişler. Aşklar, dostlar, arkadaşlar… Ah ne yazık… Ne yazık kendime. Müzik bir yandan kulağımdan içeri akıyor ta kalbime kadar… Bir yandan rüzgar vuruyor yüzüme, öte yanda çocukluğum çarpıyor duvarlara, o ambiyans o kadar elemliydi ki… Bir ara kendimden nasıl geçmişim bilmiyorum. Avucum acıyor diyorum kendi kendime. Birkaç dakika sürdü bu acı. Sonra bir baktım ki sigarayı avucuma değdiriyormuşum meğersem. Oha dedim kendime. Oha. Bir de o balkondan gökyüzü net görünüyor, yıldızlar falan. Bendeki kederi hesap edebilseydim dün hemen arkasından atomu bile parçalayabilirdim. Buna inanmıştım…

Sonra düşündüm. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, neler yaşarsa yaşasın, neler olursa olsun, bazı sahneler var… Onlar hiç değişmez. Hep tekrar eder. Sıkıcı da değildir nedense. Hep kendine has bir dinamiği var. Dün öyle bir sahnenin içindeydim işte bende. Çok garip oldum. Çok garip hissettim. Ölmek değildi, yaşamak değildi. Yani ne ölmeyi düşündüm o balkonda dün gece, ne de yaşamayı. Arafta sıkışıp kaldım. Düşüncelerim sıkışıp kayboldu, varlığım sanki toz olup uçtu gitti avuçlarımdan.

Neyse işte öyle.

Gidin mutlu olun. Mutlu olabileceğiniz şeyler bulun. Saplanmayın. Hayat o kadar kısa ki... Kibrit çöpü kadar.

Bak bu da bölüm sonu canavarı. Esaslı parçadır.


Batuhan Dedde

Fotoğraf: Fotoğraf*

31 Ekim 2012 Çarşamba

Opus Dei



Tanrıya olan kırgınlığım aramızdaki ufak bir çatışmaya dayanıyor. Çünkü insan sahiplenilmek istiyor. Kimsesiz hissetmemek kendini.

Neden bu kadar kırgınım? Çünkü insan olarak yaratıldım. Hiç sormadan. Bu biraz zulüm değil mi? İnsanlardan o kadar nefret ediyorum ki. O kadar utanıyorum ki insan olduğum için. O kadar ıstırap doluyum ki… Okuduğunuz kutsal kitaplar, ruhunuza huşu veren o ritüeller sizin olsun, kendinizi kandırmaya devam edin. İmkanım olsa, gerçekten diyorum, çok ciddiyim. Bütün insanları parça parça kopartıp öldürürdüm. Hiç gözümü kırpmadan, hiç acımadan. Ya da şöyle yapalım, ben kendi adıma konuşayım. Siz insanlar, yaratılmış en üst mahlukat olun, siz insanlar çok namuslu olun, siz insanlar çok şerefli olun. Yeryüzündeki en asil varlık kılmış olsun tanrı sizi. Ben kendi adıma konuşayım. O kadar hayvanız ki o kadar vahşi… Kimse bunun aksini iddia edemez. Edenin yalanını sikeyim ensesinden ayak tırnağına kadar. Yalancı orospu çocukları. Hepimiz.

Kalpler kırıyorsunuz, hayaller çalıyorsunuz, insanları mahvediyorsunuz, gelecekleri mahvediyorsunuz, masumiyetin amına koydunuz. Sizli bizli konuşuyorum ancak bu sizin bizin içinde ben de varım. Aynaya baktığım zamanlar, çok öfkeleniyorum. Orospu çocuğu diyorum kendime. Hayvansın diyorum. Canisin. Vahşisin. Bunları söylüyorum kendime. Söyleyebiliyorum. O kadar batmışım ki.

Kolumdaki ikinci dövmem, arapça olan... Kutilel İnsanu Ma Ekferah. Yani "Kahrolası insan ne kadar da nankördür", "İnsan kahroldu (Allah'ın Rahmeti'nden kovularak kendini mahvetti), o ne kadar çok nankör." gibi anlamlara geliyor. Ben bunun günah olduğunu bilmiyor muyum? O elimi sikime taşağıma sürüyorum, alkol alıyorum, mastürbasyon yapıyorum. Günah. Biliyorum. O el ile bunları yapmak. Sizin gibi kandırmıyorum kendimi iyiyim, namusluyum demiyorum. Kendimi mahvettiğimi hatırlıyorum koluma baktıkça. Ne kadar nankör olduğumu anımsatıyorum her dakika. Her an. Hayatım boyunca da böyle olacak. Kendimi mahvettim çünkü insan oldum. Bunu tanrı yaptı kısmen, ben değil. Düzgün yaşayabilirdim, iyi biri olabilirdim ama beni insanların içine attı. Başka canlıların olduğu bir yere atsaydı, belki iyi biri olabilirdim. Anladın mı? 


Mahvediyoruz. Güzel olan ne varsa. Tanrısal diye ifade ettiğimiz şeyleri bile. Masumiyet, tanrısal bir şeydir mesela. Ama biz onu tutup öldürdük. Çok çok az da olsa, masum insanların olduğuna inanırdım ben. Benden daha tecrübeli insanlar bana bunun olmadığını söylerdi. İnatla inanırdım ben olduğuna. Var derdim. Oralarda bir yerlerde saklanıyorlar. Saklanıyor. Ama yokmuş. Gerçekten yokmuş. Ben bu öfkemi nasıl dindireyim, ben bu öfkemi nereye saklayayım bilemiyorum. Elim ayağım titriyor. Keşke biraz ölsem.

Ben yaptım. Ben masumiyetlerini mahvettim insanların. Tutup gözlerini oydum, kalplerini ezdim yüksek ökçeli topuklarımla. Siz yapmadınız mı? O kadar mı masumsunuz? O kadar mı namuslu, şerefli? En dindar olanlarınız da dahil. Tanrıdan en korkanlarınız da…

Bu kırgınlığımı nasıl gidereceğim bilemiyorum. Öfkemi de. Göğsümü yarıp çıkartsam, gezegene sığmaz. Hala da ölmedim. Neden büyük bir hastalığa yakalanıp ölmedim bilemiyorum. Hem bana sormadan insan olarak yaratıyorlar, hem de öldürmüyorlar. Hem de ölmek yasak. Ne garip bir sistem. Bunları dedim diye asi mi oluyorum? Asilik mi etmiş oluyorum? Sikimde değil. Yalan şeyler mi bunlar?

Bunlara şahit olmak. Hani dedim ya, inanırdım inatla diye. Bir gün noel babanın gerçek olmadığını anlamak gibi bu. O tür bir kahroluş, o tür bir şok. Anlatabiliyorum değil mi? Bunlar gerçekti şüphesiz. Karşılaşacaktım elbet bir gün. Uyarmışlardı. Demişlerdi. Keşke salak gibi bu inançla yaşasaydım. Masumiyetin var olduğunu düşünerek yaşamıma devam edip, en azından bunun kırgınlığını yaşamadan ölebilirdim sıcak yatağımda yalnız ve huzurlu bir şekilde. Tutunabildiğim tek dal da kırıldı büyük bir gürültüyle. Ağaçlar üzerime devrildi. Kendimi kandırmaya çalışıyorum hala. Avutmaya. Bu zamana kadar mutluluğu aradım. İntiharlar beynimde yerleşik durumdalar her daim. Planlar. Bunu depresiflikle bağdaştırıyorlar, ya da bir kadının verdiği mutsuzlukla. Ama bunlar olamayacak kadar normal şeyler. Bunları kabulleniyorum. Yağmurun yağması, güneşin açması kadar doğal olaylar. Kadınlar erkeklere mutsuzluk verebilir, erkekler de kadınlara. Doğal. Depresiflik olabilir. Doğal. O kırgınlığım, o öfkem düşündürüyor bana garip planları. İnsanlardan nefret etmemi sağlıyor. Bazı insanlar bana öğüt veriyorlar, kendini sev, kendine saygı duy. Ben bir insanım. Neyimi seveyim, neyime saygı duyayım? İnsan kadar cerahatli bir varlık var mı? Belki çamurdan değil de cerahatten yaratıldık. Bu içimizdeki pisliğin başka bir açıklaması yok. Neden bu kadar adiyiz. En iyiniz bile o kadar kötü, o kadar vahşi ki. En masumunuz bile o kadar hayvan ki. İğreniyorum. Herkesten. Her insandan. İstisnasız. Kendimden en başta. Çünkü her gün kendimi görüyorum, ister istemez kendimi fark ediyorum. Keşke insanların olmadığı bir gezegen olsa. Oraya gidebilsem. Unutsam her şeyi. Unutsam varlığı, benliği. İnsan olduğumu bile unutsam. Hayvan gibi yaşasam.  En azından kimseye zararım olmaz. Hayvan gibi yaşarım. Hayvan olurum.

Tanrı neden bu kadar güvenmiş insanlara, hiç bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum.  Her gün evden çıkarken Ayetel Kursi okuyorum ben. Neden? Diyorum ki, Allahım inşallah bir bomba patlar, bir otobüs çarpar, bir kavganın arasında kalırım bir kurşun gelir bir şey olur falan. Hep bu tür şeyler. Geçenlerde şehirler arası bir yolculukta bindiğim otobüs devriliyordu. O kadar mutlu oldum ki bir an için. İnsanlar çığlık atarken benim gözlerim parlıyordu. Sonra her şey düzeldi. Suratım asıldı. İstem dışı veriyorum bu tepkileri. Bu duaları ediyorum çünkü ölmek yasakmış. E o zaman bu kadar duayı görmezlikten gelmek? Kendim yapsam daha mı iyi? Ben bütün gemileri yakmışım, ne kadar umrumda olur yasak? Anlaşalım istiyorum. İstenmeyen olaylar çıkmasın diyorum. Ortalık karışmasın diyorum. Ama olmuyor bir türlü. Biri kafama silah dayayabilir mi? Lütfen. Bu sıralar o kadar vazgeçmişim ki kendimden, kendimle konuşmaya korkuyorum. Sokakta dolaşmaya korkuyorum. Gözüm görmüyor hiçbir şeyi. Kırgınlığıma bir de öfkem eklendi. Hayret de ediyorum. Öfke iyidir, insanı ayakta tutar. Ama ben de olmuyor. Nakavt olmuş bir boksör gibi. Öfkem bu kadar. Bir köpek olabilirdim, bir kedi, bir ağaç ya da bir dağın kenarındaki kaya parçası. Otçul hayvanların yiyip sıçtığı bir ot bile olmak isterdim. Hatta ve hatta bir inşaatın duvarında sessizce duran bir tuğla bile. Gerçekten. Çok içten diyorum bunu. Ama insan olmak istemezdim. Bu kadar mahvetmezlerdi beni, ben bu kadar mahvetmezdim bireyleri.

Katil ve maktül, aynı bedenden mi çıksın? Aynı bardan çıkan magazin orospuları gibi. Bunu mu istiyorsun tanrım?

Ben tanrı olsam, insan kadar aşağılık, pislik bir mahlukatı yaratıp da kendimi üzmezdim. Evet, sanırım bu son cümle her şeyi açıkladı.


Bu kırgınlığımı, bu öfkemi neremde, nasıl taşıyacağımı bilemiyorum. Bildiğim tek şey sonsuza kadar olacağı…


 Al bu da bölüm sonu canavarı.

Batuhan Dedde 

*Opus Dei - Tanrının Eseri/İşi

21 Ekim 2012 Pazar

Kayıp Ruhlar Bürosu


Farkındalık, bir insanın en büyük lanetidir kanımca. Farkında olmak bir şeylerin. Keşke cahil kalsaydım. Farkındalık elbette her konuda olabiliyor. Mesela ben, hiçbir şiiri tanımamayı, hiçbir şairi okumamayı isterdim. Şimdi ki aklım olsa, kitapları reddederdim. Yapardım bunu samimi söylüyorum. Zehirli şeyler deyip sırt dönerdim onlara. Çünkü içerisinde oksijen tükettiğimiz sistem, şiddetle öğütüyor bu tür durumları. Kamufle olamıyorsun sistemin içinde. Göze batıyorsun. Sonra batırıyorlar sana da. Demek istediğim şeyi algılayabiliyorsun değil mi? Çocuğum olursa bir gün, bir şeyleri idrak edebilme yaşı geldiğinde onunla bu konuyu ciddi anlamda konuşacağım. İleri ki yaşlarında mutlu olması, cahil kalmasına bağlı olacağını anlatacağım. Cahillikten kastım okuma yazma bilmemek değil. Algılarını fazla açacak hamleler yapmaması. Anladın değil mi? Çok isterdim dümdüz bir insan olayım. Farkında olmayayım. Böyle olursam ruhum yırtılmazdı bu kadar eskimiş bir çarşaf gibi. Bu kadar paramparça olmazdım. Cehalet, mutluluktur diyen adamın taşaklarını öpeyim be! Ne kadar da doğru söylemiş adam. Keşke dinleseydim onu. Bir şeyler biliyor ki söylemiş adam bunu. Bir şeylerle tecrübe etmiş ki. Şimdi işte ben de tecrübe ederek diyorum. Kırsalda yaşayan insanlar, dünyanın en mutlu insanlarıdır kanımca. Ekonomik zorluğu demiyorum tabii ki de. Refah içinde yüzmüyorlar ancak kırsallarda yaşayan kitle çoğunlukla mutlu. Çünkü farkında değiller. Bu güzel bir şey. Ben bıktım farkında olmaktan. Çok acı bir gerçektir ama… Kömür karşılığı AKP’ye oy veren beyinlerden olmak isterdim. Başbakana alkış tutmak isterdim. Bunlar şu anda pek çoğunuza saçma geliyor, bana da öyle ancak bu kadar kırılmaktansa bunları tercih ederdim ben. Ne kadar trajik bir mevzu aslında değil mi? Yüzüne işemeyeceğim ideolojilere dahil olmayı istemek, o kadar sığ olmayı dilemek. Çünkü sistem bunu istiyor. Farkındalık herkeste olan bir şey olsaydı o zaman böyle olmazdı. Güzel olurdu. 

Yaşadığımız gezegene baksana. Coğrafyaya… Kayıp ruhlar atlası gibi bu dünya. Yitirilmiş, yitik ruhların yaşadığı bir ekosistemdeyiz. Tanrı bunu İnsanoğlu olarak adlandırmış. Bu galaksi, kayıp eşya bürosundan başka bir bok değil. Bu tozlu raflarda bir ömür durma hakkımız var. Sonrasında sahibi çıkmayan ruhları atıyorlar toprağa. İşin doğası bu çünkü. Çünkü büroya ait depo, yani bu siktiğimin dünyası çok kalabalık. Milyarlarca yitik ruh. 



Fotoğraftaki benim. Ne kadar gözlerim parlıyor. Kulaklarım kepçe ama… Hayat doluyum. Şimdi ki halime bakıyorum, gözümün feri sönmüş, umudu kalmayan biri olmuş çıkmışım. Hep soldaki fotoğraftaki gibi gözleri parlayan bir çocuk olarak kalmak isterdim. Hiç kırılmamış, incitilmemiş, savaşmamış. Tertemiz bir çocuk.

Batuhan Dedde

15 Ekim 2012 Pazartesi

God Is The Master Of Kung Fu


Aslına bakarsan hepimiz sakat ürünleriz. Defolu. Kim bilebilir ki? Belki de öve öve bitiremediğimiz, şöyle güzel, böyle harika diye methiyeler düzdüğümüz bu gezegen, tanrısal olarak defolu ürünlerin koyulduğu bir tezgahtır. Bunun gerçek olma olasılığının olmadığını kim söyleyebilir ki?

İyi de, kim bu üzerimizdeki defoyu bırakan? Bazılarımız yaradılıştan defolu. Ucuz yedek parça, malzemeden çalma falan. Tanrı hırsızlık yapmaz mı sanıyorsunuz? Hafızanı kurcalasana bir... Kaç tane hayal kırıklığın var, kaç hayalini çaldı. Kaç gece oturup salya sümük ağladın, dua ettin. Büyük ihtimalle istediğin şey o kadar basit bir şeydi ki. Şu samanyolunu, şu galaksiyi yaratan bir kudret için burnunu karıştırmak kadar kolaydı istediğin. Ama ne oldu? Daha bok oldu her şey değil mi? Daha önce bir yerlerde yazmıştım,  tam olarak hatırlayamasam da şu minvalde bir şeylerdi; "Tanrı, ejderha işlemeli kırmızı ipek gömlek giyer. Sen geceleri gözyaşları içinde yalvarırsın. O yattığın yere, sana doğru bakar. Purosundan bir nefes çeker, gözlüklerini takıp arkasını döner ve gider. "

Şimdi oturup sorun kendinize, hırsız kim? Neden çaldı? Neden çaldırdım? Ne kadar aptalım? Ne kadar zeki taklidi yapıyorum? Hatalarımdan neden ders almıyorum? Kalbimi neden bu kadar ısrarlar kırıyorlar? 

Geç aynanın karşısına sor bunları.

Neyse ya. Çok elim ayağım titriyo, gerçekten. Fazla uzatamıycam. Çok uzun uzun şeyler yazasım vardı aslında, başka zaman artık.

Umarım hepimiz ölürüz.

Batuhan Dedde 

7 Ekim 2012 Pazar

Alleeph Shufuck



Edebiyat severlerin(!) bildiği adı ile Elif Şafak. Bu abla kadar başarılı birkaç proje daha var bu ülkede. İsmail YK, Nihat Doğan vs. Bunlar gayet başarılı bir proje. Biraz da Türk toplumunun IQ seviyesini ortaya döken projeler. Neyse, konumuz Alleeph Shufuck. Onun üzerinden gidelim. Bizim insanımız toz pembe şeyleri sever. Araştırmayı sevmez. Acılı şeylere bayılır. Küçük Emrah filmleriyle büyüyen bir neslin bu tarz şeyler okuması elbette yadırganamaz ancak…

                Ablanın son romanı İskender nam-ı diğer “İnci Gibi Dişler”  intihal ile suçlandı. Öncelikle oradan başlayayım. İntihal, bir alıntıyı kaynak göstermeden ya da tırnak içinde kullanmadan ortaya koymak demektir. Yani  “bana ait” der gibi. Halk arasında çalmak fiili. Hırsızlık eylemi. Ancak demokratik! Basın organları bunu pek dile getirmediler. Çalmak, ağır bir fiildir. Bazı şeylerin bedeli de ağır olur. Bu “intihal” ağır bir bedelle ödenmeliydi. Eh, tabii cemaatin bir bireyi olarak pek kimsenin sesi çıkmadı. Çıkanlar da susturuldu. En başa dönmek istiyorum, biraz daha karmaşık düşüncelerimi yazmak.

                Alleeph Shufuck, herkesçe aşikâr olarak bilinen ancak nedense kendisinin pek kabul etmeye yanaşmadığı bir şekilde “cemaat” bireyidir. Şu son dönemlerde Türkiye Cumhuriyetine konuşlanmış, çağlar boyu sömürmesi en kolay olgulardan biri olan din kavramının ardına saklanan, kapitalist oluşumun “ablalar” diye sıfatlandırılan dişi bir bireyidir. Günümüzde de malum, eğer cemaat bireyi isen arkan çok sağlamdır, kimse sana dokunamaz.
“Teşkilattanız mübarek!”

                Yarın öbür gün bu ülke elden gidecek. Bu çok doğal bir durum olarak karşılanmalı artık. Verdiğiniz %47 oylar başınıza ne çoraplar örecek, bunu gelecek dönemler içinde göreceksiniz. İşte o dönemlerin en harlı olduğu zamanlarda bu abla Kültür Bakanlığına getirilmezse ben bir şey bilmiyorum. Komplo değil komple teorim bu benim. Aranızda Mevlana okuyan var mıdır bilemem. Ben Mevlana’yı birey olarak sevmem. Sevmek zorunda da değilim. Ancak edebi anlamda mükemmele yakın işleri var. Bütün bunları bir okuyucu olarak söylüyorum. Kaldı ki sağlam bir okuyucuyumdur. Mevlana’nın eserleri hakkında biraz bilgisi olan bir okuyucu, bu ablanın yazdığı romanların pek çoğunun bu Mevlana eserlerinden derlemeler olduğunu görebilir. Yani daha anlaşılır bir şekilde söyleyecek olursak eğer,  özet çıkartmış. Hala var mı bilmiyorum, ben ortaöğretimde okurken öğretmenlerimiz bize bir roman okuyup bunun özetini çıkartmamızı isterdi. İşte ablamız bu ödevlere hala devam etmekte.

Kendisi müthiş bir projedir.

                Maalesef. Edebiyattan para kazanmak, kazandırmak benim çok zoruma gidiyor. Neden bilmiyorum ama para kirli bir şey gibi geliyor bana. Ve edebiyat parayla kirletilemeyecek kadar temiz. Türkiye’de sanırım kitap satın alma yaşı 13-24 arası. Yani bu trafikteki yoğun kitlenin yaş aralığı bu. 24’den yukarısı ülke şartlarındaki ekonomik sıkıntıların içinde boğuluyor zaten. Her neyse. Ben sanmıyorum ki bu ablayı aklı başında, gerçekten edebiyatı bilen, tanıyan okurlar alıp okusun. Alıyorlarsa da bu eminim ki bir kitapla sınırlı kalmıştır. Alleeph, yazardan çok bir tüccardır. Garip bir aşk hikâyesi yazar. Acı kokan. Milyarlık şarapları içerken acaba bu garip aşk hikâyeleri geliyor mudur aklına? Gerçi “abiler” onun şarap içmesine müsaade ediyor mudur o da var.

500 bin kitap satmak insanı başaralı kılmaz. Daha çıkmadan 200bin sipariş almak da marifet değil. Kaldı ki 200bin satılan kitap, çalmak eylemine maruz kalmıştır. Şu anda satışı kaç oldu bilemem. Ancak 200bin kişi net olarak aptal yerine kondu. Ve kimseler de sesini çıkartmıyor işin ilginç yanı. Tepkisini gösteren yok. Bu kadar koyun bir millet olmuşuz demek ki. Garip. Çok garip.

                Şu da var bakın. Hadi bu ablayı yazar olarak kabul ediyoruz. İsmi Elif Şafak’tır. Avrupa’da yayınlanan kitaplarındaki ismi Elif Shafak. Bu bence rezalettir. Bir insanın benliğini değiştirmesidir. Para uğruna. Hani o bizden biri ya. Avrupa’da da onlardan biri kılığına giriyor. Bence bir insan isminden taviz vermemelidir. Uganda’da dahi olsa o kitabın yazarının adı Elif Şafak olarak anılmalı. İsimleri mutasyona uğratmaya lüzum yoktur. Belki de badem bıyıklı abileri öyle istemiştir, bilemeyiz tabii bunu. Dini imanı görünürde İslam, içeriden para olan insanların ne yapacağı belli olmaz elbette.

                Bakın, çok yazık. Cidden çok yazık. Bu tür insanlara primler vermek. Evet, okurlar verdirtiyor. Trilyonlar dökerek pazarlama tekniklerini icra ediyor bu abla. Billboardlardaki reklamlar vs. kolay değil bunlar ve az para da. D&R mağazalarından herhangi bir tanesinin camına orta çaplı bir afiş asmak 1000 $ kaldı ki bu abla billboardlara asıyor. Metrolara, otobüs duraklarına. Aa pardon! Billboardlar, metrolar, otobüs durakları Büyükşehir belediyesine ait. Belediyenin de kimlerin elinde olduğu malum. Şöyle olabilir, reklamlar bedava ancak gelirler cemaat kasasına. Evet, kesinlikle böyle.
                Roman bana kalsa en uzak çocuğudur edebiyatın. Basit çünkü icra etmek. Yani o kadar da basit değil elbette. Basit deyip bir kenara da atılmaz ama. En basiti şiirin yanında çocuk kalır roman. Bu abla romanı daha da basitleştiriyor. Yazdıkları bir şey ifade etmeyen, basit, bayağı cümleler. Eh, okuma alışkanlığı pek olmayan insanımızda çok etkili şeyler yazdığını zannediyor. Eğer edebi olarak ufkunuzu açmak istiyorsanız gidin Küçük İskender okuyun, gidin Cemal Süreya okuyun, gidin Murat Uyurkulak okuyun, gidin Hakan Günday okuyun. Ancak sanatçı olarak kendini tanıtan, belli olmaz diye “intihal” yapan tüccarları okumayın!
Bu intihal olayı da aslında çok acıklı. Ne kadar da rahat yapılmış. Nasılsa Türkiye’de ki okur çakmaz mevzuyu. Çünkü okumuyor fazla. Nereden bilsin ki Zadie Smith’i… Ama bu defa bok çukuruna düştü sanırım Alleeph abla. Gerçi hemen örtbas edildi. Çünkü Doğan Kitap zarar eder. Büyük sermaye olmak böyle bir şey işte.

Biz de mi badem bıyık bıraksak ne yapsak? 

Batuhan Dedde

We Talkin To Ben




Kanka bak buradaki adam benim, arkadaşlar sordu ben cevapladım. Çok güzel sohbet oldu. Bir de ses sıkıntısı olmasaydı daha da güzel olacaktı. Kulaklıkla dinleyince anlaşılıyor daha net bir şekilde. Dışarının sesine bir de benim çemçük ve kelimeleri yutan, adeta bir rapçi havasıyla konuşan ağzım eklenince...

Girişi çok hüzünlü olmuş ama. Sözlerini benim yazdığım, Saltuk Erginer'in seslendirdiği Yalnız'ca isimli parçadır o da. Böyle ilk izlediğimde kendimi ölmüşüm de ana haber bültenlerinde görüntülerim yayınlanıyormuş gibi hissettim. 

öptüm. 

Ben Geldim



Eskiden yani msn kullanıldığı dönemlerde (H) yapınca gözlük takan, artist bir smiley çıkardı. Böyle tikican, gözünün üstüne vurulası bir tip. Ondan yapasım geldi yazının başında.

“Reis is back (H)”

Reis ben oluyorum he. Geri döndüm demek istedim.

Epeydir böyle paldır küldür yazılar yazamıyorum, çok fazla özlemişim. Neden yazamadığım konusuna da gelecek olursak eğer malum batuhandedde.com’un belirli bir masrafı oluyordu. Son zamanlarda sigara parası bile bulamayan bir adam olaraktan ödeyemedik parasını. Zaten ben hiç ödemedim bugüne kadar, sağ olsun siteyi zamanında yapan ve bana hediye eden Hasan kardeşim ilgileniyordu her şeyiyle. Sonra ödeyemedi, ben de ödeyemedim, karşılıklı ödeşemedik ve ibneler siteyi kestiler. Doğalgaz gibi düşün moruk. Ödemeyince kesiyorlar ya. Bize de öyle yaptılar. Bir süredir kapalı site. Durumlar düzelir diye bekledim ama düzelmedi. Ben de eski sahaya geri döneyim dedim. Adamlar bedava hizmet veriyor, biz de enayi gibi para ödedik o kadar zaman. Hasan enayi misin oğlum ya o parayla rakı falan içerdik ha. Ahaha.

Yalnız bir şey diyeceğim, blogger değişmiş mi yoksa ben mi yeni öğrenmişim bilemeyeceğim ama çok güzel yapmış herifler. Maşallah. Bir sürü eklenti falan. Hasan gör bunları oğlum senin yaptığından daha iyi yaptım. Gel de nasıl yapılır öğreteyim aslan parçası ;))))

Bir sürü özellik var lan. Çok hoşuma gitti. Sağ tarafta Sosyal Medya diye yazı var orada mesela ne kadar profilim varsa sosyal ağlarda hepsine ulaşabiliyorsun. Sonra fareyi sağ tarafa getirince benzer işlev yapan bir nane daha var. Facebook yorum kutusundan var, evcil hayvanım bile var oğlum sol tarafta gezinen bir karınca var fark ettiniz mi? Adı Müslüm. Her girdiğinizde fareyi Müslüm’ün üzerine getirip başını okşayın onun. Hayvan ilgiye muhtaç. Balık da besleyeyim dedim ama sevmedim, çok sakin duruyor orospu çocukları. Moral bozacak kadar sakin…

Yazının altında Facebook sayfama ait kutucuk mu istersin, o da var!

Translate bile var oğlum! Ne sikime yarar ben de bilmiyorum ama bir gün gavurun biri yanlışlıkla tıklar falan merak eder, ayıp olmasın diye. Ama uygulama çeviriyi Google translate üzerinden yapıyor yani sıçtık. Kendi bacağıma sıktım resmen. Düşünsene ben orada güzel olduğunu düşündüğüm bir hikaye yazıyorum, adam nasıl çevirecek onu kim bilir… Korkunç.

Fare imlecinden kar yağıyor bir de. O nasıl kar bilemiyorum simsiyah. Siyah kar mı olur amına koyim. Irkçılık bu resmen.

Bir sürü yenilik yenilik falan. Yakında radyoyu da tekrar buradan aktif hale getiricem. Araştırıyorum işte cankuş.

Kendimi çok önemli bir şey yapmışım gibi hissediyorum şu an. Yazıyı ekledikten sonra sanki böyle soğumuş pizzamdan bir dilim ısırıp, FBI'ın gizli belgelerini download edecekmişim gibi bir his...


Cidden özlemişim bu şekilde yazılar yazmayı.

Öpüyorum sizleri.

Batuhan Dedde