21 Mart 2013 Perşembe

Yusuflar Kuyulara Atılmak İçin Var

En başından söyleyeyim, yarrak gibi bir yazı okuyacaksınız ve uzun. Vaktiniz değerliyse eğer, hiç bakmayın bile...



+ Oğlum n’aptın, bakabildin mi dergiye, nasıl?
-Abi şahane olmuş bence, harika…
+ Dergi Metin’le (Kaçan) başlıyor seninle bitiyor. İstedik ki bir fırlama başta diğer fırlama sonda olsun.
- Eyvallah abi.
+ Nasıl bir duygu?
- Vallahi abi gurur duyuyorum galiba bu isimlerin arasında olmaktan vs.
+ Ee oğlum artık Bank Asya’da değilsin, Şampiyonlar Ligi burası, hadi bakalım…
-Eyvallah abi….

O gün bu konuşmayı yaptığım abi, sevdiğim bir abim. Ot Dergisinden. Daha önce yazmıştım bu diyaloğu bir yerlere ama hatırlamadım şimdi nereye yazdığımı. Neyse. O gün bu konuşma gerçekleşirken telefonda, ben içimden bir şeyler daha söylemiştim, yüzüne karşı söylemedim adamın kendini garip hissetmemesi için. 4. satırdaki cümle, içimden kendime seslenişimle devam ediyor. Şöyle ki;

+ Dergi Metin’le (Kaçan) başlıyor seninle bitiyor. İstedik ki bir fırlama başta diğer fırlama sonda olsun.
- Eyvallah abi. {Allah sonumuzu da benzetir inşallah}


İstiyorum bunu. Gerçekten. Bu sonu. Yani o kadar yarrak gibi bir kafa yapısına sahibim ki şu anda. Hem istiyorum hem istemiyorum. İstiyorum çünkü bıktım artık. Her şeyden bıktım. İstemiyorum çünkü neden istediğimden emin değilim. O kadar çok noktalama işareti dolu ki beynimin içi.

Büyük Zen kaçıklarından Şenol Erdoğan bir şiirinde der ki;

“çürük iplerle kilimler dokudum
deniz anasıydım ve hep ölü denizler doğurdum
artık bayraklar yarıya inmeli
artık dibine dibine toprağın gömülmeli.
devlet tümünü rayların söküp almadan elimden
hızlı olmayan bir trenle yitip gitmeli…
ne diyordum,
içim telaviv’de bir kuşcu kahvesi kadar uzakken kendime pencerenin kenarına tutunmuş bunları yazıyorum.”

Ne de güzel der.


Neyse.

Bu boktan yazı dizisinde, bu bölümde daha önce anlatmadığım, kimselerin bilmediği birkaç şeyi de ekleyerek anlatayım…

Neden bilmiyorum, çocukluğumdan beri bir orta yol bulamadım ruhum için. Ya çok neşeli, fırlama oldum ya da tamamı ile dibe batmış. Üstelik bu durumları yaşadım da. Hala da yaşıyorum. Yani günü geliyor dünyanın en neşeli insanı ben oluyorum, başka bir gün geliyor kuyunun en dibindeki benim, bir dal sigara sıkıştırıp dudaklarıma, Magmadan ateş alacak kadar dipte.

Hayatımda ciddi intihar girişimlerinde bulundum. Bunun bir kısmını takip edenler bilir, bir kısmını birkaç kişi bilir, bir kısmını ise hiç kimse bilmez ben ve çok uzak geçmişimde kalmış, bir daha görmeyeceğim insanlar haricinde. Yani kimse bilmez diye adlandırıyorum sonuncusunu.

İlk denememde camdan atlamıştım. Ayak bileğimin kırılmasıyla sonuçlanmıştı. Ufaktım daha. Murat Kekilli’nin Bu Akşam Ölürüm isimli parçasının fırtına gibi estiği dönemdi işte, herkes intihar ediyordu. Depresif bir adam olarak ben de sürüye katılmayı istedim. O şarkıyı dinlerken sebepsiz yere oturduğum yerden kalkıp balkonun camını açarak aşağı bırakmıştım kendimi 3. kattan… Saliseler içinde oldu her şey. Bahçedeki beton zeminle öpüşmeme birkaç metre kala aklımın içinde “n’aptım oğlum ben” diye bir düşünce şeridi geçti, sonrası büyük bir acı. Ayak bileği kırılmasının ne kadar acı verdiğini o zaman tecrübe etmiştim. Bu ilk büyük girişimdi benim için.

Sonra bir gün üniversitemin ilk senesindeyken henüz, çok inançlı bir adam olmama rağmen içinde bulunduğum büyük buhrandan çıkamadım. 9 Şubat’tı… Bir yerden temin ettiğim kutularca tansiyon ilacını içtim. O kadar da zeki bir adamım ki, ilaç kutularını dağınık bir şekilde bırakmıyorum odamda ki ev arkadaşlarım mevzuyu çakıp beni kurtarmasınlar.

Sevdiğim müziklerden bir çalma listesi oluşturup ilaçları içtikten sonra en sevdiğim pijamalarımı giyip yatağıma uzandım. 15 – 20 dakika sonra gözlerim yanmaya başladı, sonra kulaklarımda büyük bir çınlama ve uğultu. Uğultudan sonrasını hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda beyaz bir odada, beyaz bir yatağın üzerinde yatıyordum. Aklıma ilk gelen şey anlamsız bir şekilde kim olduğumdu. Evet, kim olduğumu bilemedim o an. Sonra ne olduğunu bilemedim. Anlamaya çalıştım. Biraz daha aralandığında gözlerim, ağzımın iki kenarından çıkıp vücudum boyunca uzanan iki küçük hortum gördüm, burnumda başka bir küçük hortum takılıydı ve göğüs bölgemde bir sürü bok püsür. 1 saat boyunca öylece ne olduğunu ve kim olduğumu algılamaya çalıştım. Sonra bir kadın girdi içeri, bir düğmeye bastı, birkaç adam daha geldi. Sağımı solu kontrol ettiler. Bu da birkaç saatlerini aldı. Ben biraz daha kendime geldim. Konuşmak istiyordum ama konuşamıyordum, ağzımdan kelimeler çıkmıyordu ya da ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Çok garipti. Sanki konuşmayı yeni öğreniyordum. Balta girmemiş ormanlardan ilk defa metropole gelen bir yerli gibi hissettim kendimi. Vücudumda bir gariplik vardı bunu algılayabiliyordum. Yatay pozisyondan oturur hale getirdiler beni. Bir an yataktan inmeyi istedim, adım atmak geçti içimden. Vücudumun sol tarafını yataktan aşağı indirip yere bastığım anda tekrar yere kapaklanmam aynı zamana denk gelir…

Vücudumda bir gariplik vardı. Sağ tarafım bir ölüye aitmiş gibi. Sanki içtiğim ilaçlar az gelmişti de, sadece vücudumun sağ tarafını öldürmeye yetmiş gibiydi. Beni kaldırıp yatağa geri koydular. Durumu özetlediler.

İlaçların bıraktığı hasar yüzünden bir süre vücudumun sağ tarafı çalışmayacaktı. Ruhumda hissettiğim “yarı ölü adamlık” bedenime de tesir etmişti ve yarısı ölmüştü bedenimin o an. Küfür ettim. Bol miktarda. Doktorlara, beni kaldırıp oraya getirenlere. Bir daha vücudumun sağ tarafını hiç kullanamayacak olursam, hepsinin annelerine ve kız kardeşlerine kötü şeyler yapacağımı bağırdım.

8 ay fizik tedaviden sonra sağ tarafımda düzeldi. Eski formuna kavuştu hatta dövdüğüm adamları referans göstererek diyebilirim ki sağ yumruğum eskisinden daha yıkıcı bir etkiye sahip olmuştu.

O gün ben uğultudan sonra bilincimi yitirdiğimde, ben uyurken benimle uğraşmayı çok seven ev arkadaşlarım odama gelip sevdikleri şeyi yapmak istiyorlar. Üzerime atlamalar, kafama vurmalar falan. Bir tepki vermediğimi görünce de bir boklar yediğimi anlayıp koşturuyorlar hemen hastaneye. 9 Şubat’ta oluyor bütün bunlar. Gözümü o ışıklı beyaz odada açtığımda 20 Şubat’tı. 11 gün bu dünyadan ayrı yaşamıştım makineler aracılığıyla. Ama bir şey hatırlamıyorum. Sadece hiçlik. Hastaneden bir hafta sonra bıraktılar tabii hemen çıkamadık. İfadeler, karakollar şunlar bunlar derken. Boktan bir zaman geçti.

Bütün bunlardan sonra bir daha böyle bir şey yapmama kararı almıştım.

Üzerinden çok uzun seneler geçti. Sadece düşündüm, ama yapmadım. Uyuşturucu maddeler kullandım, alkol, stres, sigara falan. Yetiyordu. Bunlar da sonuçta bir müntehir için yeterli malzemelerdi.

Eylül 2011 – Mart 2012 arasında o kadar boktan şeyler oldu ki, hayatım taklacı güvercinler gibi ya da 1000 metrelik bir şarampolden yuvarlanmış bir araba gibi takla üstüne takla attı. Aslında hepimiz yaşıyoruz böyle şeyleri. Anamızın amından çıktıktan sonra götümüze pamuk tıkanana kadar milyonlarca takla atıyoruz. Hayat aslında biraz da şarampole benziyor değil mi? Doğumdan ölüme kadar taklalar atarak ilerlediğiniz. Evet, kesinlikle öyle.

İstanbul’dan Ankara’ya buhranlı bir şekilde taşınıp Ankara’da üzerine yeni buhranlar ekledikten sonra tekrardan İstanbul’a kaçtım. Çöplüğüme. Burada bir reset atarım diye düşündüm kendime, hayatıma ama ruh halim buna hiç izin vermedi. Üzerine bir de başka buhranlar ekledim. Nisan falandı sanırım. Bir gün yine o kadar yumruklamıştı ki duvarlar beni, sabaha karşı bir vakitti, 3 tane Efes Extra vardı evde. Birkaç kuvvetli sakinleştiriciyle beraber içtikten sonra yine güzel bir çalma listesi yaptım kendime. Bir yandan da son kutuyu yudumluyordum. Ev arkadaşım dağcı. Onun tırmanış iplerinden birini alıp doğalgaz borusuna geçirdim, benim vücut ağırlığımı taşıyabilecek şekilde sabitledim ipi. Biramın son yudumlarına geliyordum. Sandalyeyi altıma çektim, boynuma ipi geçirdim. Elimde içmeye devam ettiğim bira ve sigara vardı. Sevdiğim bir şarkı çalıyordu. Planıma göre şarkı bitecek, kalan biramı kafama dikip bitireceğim, sigaramdan son bir derin nefes çekip altımdaki sandalyeye vuracağım tekmeyi.

Şarkı bitti. Bira da. Sigaramdan derin bir nefes aldım. Tam ayağımı sandalyenin sırt yaslanan kısmına koyup devireceğim anda yatağın üzerinde duran telefonuma mesaj geldi. Bir an duraksadım. Bu saatte kimdi? Merak, kötü bir şeydi. Merak olmasa o tekmeyi çoktan vurmuştum. Telefona gelen mesaja bakmak için boynumdan urganı söktüm, sandalyeden indim ve mesajı okuduktan sonra bir daha geri çıkmadım. Mesajda da bir şey yazmıyordu he. Sadece “N’apıyorsun” yazıyordu. “Ananın amını yapıyorum” diye yazmak geçti içimden ama yazmadım. Öylece de uyuyup kalmışım zaten ağlarken…

Bu olaydan birkaç gün sonra kendi isteğimle Psikiyatrik yardım almak için hastaneye başvurdum. Doktor kadınla konuşurken henüz üçüncü cümlemin yarısındaydım ki eliyle ‘sus’ işareti yaptıktan sonra önündeki rapora bir şeyler yazıp bana döndü ve dedi ki; “Seni yatırmam gerekiyor, kusura bakma kimse bu riski göze alamaz. Yatarak tedavi olmak zorundasın.”

Kabul ettim önce. Hastabakıcı gelip beni odaya götürecekken vazgeçtiğimi söyledim. Tekrar bir sürü kağıt imzalattılar. En son imzaladığım kağıdı hiç unutmam.

“Doktorumun bütün telkinlerine rağmen ben, Batuhan İsmail Dede, yatarak tedaviyi kabul etmiyorum.”

İnsanın zaten bozuk olan ruhunu daha da bozuyorlar. Ne kadar ötekileştiren bir söylem bu. Ya da bana öyle geldi. Geliyor.

Bu olaylardan sonra toparladım gibiydi kendimi. Aklımdan çıkartmıştım falan. Sonrasında da güzel şeyler oldu tabii. İlk defa hayatımda bu kadar güzel şeyler oldu. Çok şaşırmıştım. Garipti. Onca yıkım arasında böyle güzel şeyler de oluyordu demek ki.

Bu düşüncelerin hepsini unutmuştum bile. İşte bu kadar basitti benim normal bir adam olarak yaşamam. Bu kadardı ya. Bu yani. Gecenin 2’sinde iş bulmuştum o güzel şeyin olduğu gün. Sabah 9’da da ilk mesai günümdü. Nasıl güzeldi.

Tabii her güzel şey gibi, bu güzel şeyin de bir sonu vardı elbet. Yusuf, kuyulara atılmak için vardı. Ben Yusuf değildim ama beni kuyulardan çıkartıp çıkartıp attılar…

Bu düşüş, biraz daha aşamalı olduğundan daha çok kahrettim kendimi, bölünmüş parçalarımı da böldüm, unufak ettim onları. Likit at narkozu, sentetik maddeler, nerede, nasıl yapıldığını ve içinde ne olduğunu bilmediğim uyarıcı maddeler. Hayatımın o zamanki dönemleri öyle geçti. Yakın bir geçmiş. O uyarıcılar öyle ki, bir arkadaşım içtiğinde elini kafasının 20 santim üzerinde tutarak kulaklarının büyüdüğünü iddia ediyordu ayna karşısında. Bakkala giderken bir çorba kasesinin içinde yürüdüğünü hissetin mi hiç? Komik değil, gerçekten…

Bu dönem benden ruh sağlığımı çaldığı kadar, fiziki sağlığımı da çaldı. Dişlerim paramparça oldu. Bir gün kendimi bir sabaha karşı vaktinde kendimi ayna karşısında elimde kontrol kalemi ile dişlerimi yerinden sökmeye çalışırken bulduğumda, bu saçmalığa bir son verip bazı şeylere sabretmeye karar verdim. Kararımda da durdum.

Sonra kurban bayramı geldi. Bayramın ilk günüydü. O güzel şeylerin resmi şekilde bittiğini belirten bir mesaj aldım. Artık resmi bir törenle düşebilirdim o siktimin kuyusuna. O mesajı aldığımda yanımda çok da sevdiğim bir kardeşim vardı, ilk kez evime geldi misafirim oldu çocuk. Tatlı tatlı muhabbet edecektik güya, zehir oldu çocuğa da her şey…

Sonra çocuk gitti. Ben, şarkılarla başbaşa kaldım. Ve ağlamaya başladım. Kurban bayramının ilk günü terk edilmiştim, hayatımın bana has ironisi miydi bu, yoksa yüksek bir zeka ürünü gönderme mi, çözemedim.

O gün sabahın ilk ışıklarına kadar ağladım, hayvan gibi bağıra bağıra ağladım. Fil gibi içtim, ağladım. Tanrıya yalvardım. Belki de hayatımda bir daha o kadar çaresiz olmayacağım asla… O kadar yalvardım ki tanrıya, bir taştan bir puta tapıyor olsam o put o gün ki halime acır ve canlanırdı. Komşuları ve yan odada yatan ev arkadaşımı uyandırmayayım diye bağırırken yorganı ısırdığımda o kadar alkole rağmen dişlerimin sıkmaktan nasıl sızladığını ben biliyorum. Ben biliyorum bir tek kahrolurken yüzüme geçirdiğim tırnaklarımın izini. Ağladıkça sakinleşemedim. Hani derler ya ağla ağla açılırsın diye. Ağladıkça gömüldüm ben daha fazla. Hayatım avuçlarımın arasından uçup gitmedi, hayatım avuçlarımın arasında toz olup, yapıştı kaldı.

Evde olmayan, beylik silahına sahip olması gereken bir mesleği icra eden diğer ev arkadaşımın odasına gittim. Çekmecesini açtım. Beylik silahı orada ve dağınık bir halde duruyordu. Parçaları sökülmüştü çünkü benim bir salaklık yapma potansiyelim vardı ve ev halkı bunun farkındaydı. Yanıldıkları şey, benim silahı toplamayı bildiğimdi. Kendi çapımda bir adam için gayet hızlı toplayabiliyorum hem de. Bütün bunları yaparken bir yandan da bir ablayla konuşuyorum bana telkinlerde bulunuyor. Onu dinlememi söylüyor. Silahı topladım. Tek bir kurşun aldım o çekmeceden. Odama gittim. Silahın ağzına mermiyi verdim. Bu sefer oyalanmak yoktu. Birkaç fotoğrafa bakmak haricinde… Ölürken son kez güzel şeyler görmek istiyordum çünkü. Sonra parmağımın ikinci boğumunu tetiğe dayadım. Bunu yapmamın sebebi; tetiğe ne şiddetle dokunduğumu hissetmemek. Yani ansızın çıkacaktı kurşun silahın ağzından. Anlamayacaktım bile ne olduğunu. Fotoğraflara bakıp büyük bir çığlık attıktan sonra tetiğe dokundum. Ve sonra bir kez daha.

Sonrasını tarif bile edemiyorum. Pek çok kez sinir krizine benzer şeyler geçirdim, şoklar yaşadım da. Bu çok başkaydı. Yaralı hayvan gibiydim. Silahı duvara fırlattım. Önce duvara yumruk attım bütün gücümle, sonra da kendimi yere attım ve kafamı defalarca yere vurdum. Bir yerim yarılmadı. Acı da hissetmedim. Sonra yerde hiç kalmadıysam 2 saat kadar salya sümük ağlamaya devam ettim hareketsiz bir şekilde. Ağzımdan öyle salyalar akmıştı ki, viledayla yeri silmek zorunda kaldım düşün.

Kendime geldikten sonra da silahı tekrar parçalara ayırdım. Bulduğum şekilde yerine koydum. Çekirdeğinde iki darbe olan kurşunu da sakladım. Sonra bu kurşunu kaybeden kargo firmasına dava açacaktım neredeyse. Ama ne diyeceksin ki? Bir gün intihar ediyordum iki kere tetiğe dokunamam rağmen patlamayan kurşunu siz kaybettiniz mi diyeyim? Eskişehir’e yerleşirken kargoya verdiğim eşyaların arasında puf oldu. Çok üzüldüm. Çünkü onu hayatım boyunca saklayacaktım.

Ertesi gün uyandığımda Galata Kulesine gittim. Her şey orada başlamıştı, orada bitecekti. O kuleden aşağı bırakacaktım kendimi. Bir gece evvel cebimdeki bütün parayı alkole yatırmıştım. Cebimde 10 lira olmadığı için kuleye çıkamadım ve  o şiirde anlattığı gibi, bir çift martının yanından geçmek sureti ile kendimi bırakamadım aşağı. Yani cebimde 10 liram olmadığı için hayatta kaldım. Sikeyim böyle ironiyi ben hocam afedersin ama...

Yine becerememiştim işte. Yarım yamalak bir müntehirdim yine.

Sonra katlanmaya çalıştım bütün bu olanlara. Dik duramasam da sırtımı yere değdirmemeye çalıştım. Belki de hayatımın geri kalanında çok severek yapacağım ve çok çok büyük paralar kazanacağım işimi bıraktım, bana bir daha verilmeyecek bir fırsatı teptim, yatağıma girdim ve günlerce çıkmadım. İçime kapandım. Her gün ağladım. Her gün uyuşturucu maddeler kullandım.

Sonra gizliden gizliye plan yapmaya başladım. Baştan beri acemiliğim buydu belki. Anlık plan yapıyordum. Gerçek bir intihar, öncesinde planlamakla mümkündür.

Kusursuz bir plan hazırlamalıydım. Zekamı ön plana çıkartacak şekilde. Evet, kusura bakma. Zekam konusunda mütevazı olamıyorum hiç.

Birkaç hafta anatomi araştırması yaptım. Güzel arterlerin yerini tespit ettim, süreci hızlandırabilecek ya da yavaşlatabilecek etken faktörleri araştırdım. Birkaç hafta öncesinden de düzenli olarak aspirin içmeye başladım. Kanımın sulanması lazımdı çünkü. Ve ev arkadaşlarımın bana kutusunu vermedikleri, günde istihkakım kadar olanı yani 1 tane verdikleri ağır sakinleştirici ilaçlarımı içmeyip saklamaya başladım. Bunu yaparken daha önce yazdığım bir hikayeden esinlendim. O hikayede karakter şizofreninin yarattığı hayali arkadaşı kaybetmemek için annesinin verdiği ilaçları içiyormuş gibi yapıp saklıyordu. Ben de öyle yaptım. İlaçları sakladım. Çünkü küvete girip bileğimi kesmeden önce o ilaçları içmem gerekiyordu. O ilaçları içtiğim zaman yerimden kıpırdayamıyor, konuşamıyordum. Geçici felç olma durumu yani. Hani olur da bileğimi kestikten sonra vazgeçecek olursam, yerimden kalkamayayım, yardım için kimseyi arayamayayım…

Bütün bu araştırmaları yaparken de bir yandan yayınlasam pek çoğunuzu ağlatacak bir müntehir mektubu yazdım. Tam 38 sayfa tuttu o. Çok gibi değil mi? Değil bence. Aksine o kadar boş yaşadığımı anladım ki. 25 yılı 38 sayfaya sığdırmak, bu benim boş yaşadığımı gösterir.

Yayınlasam pek çoğunuz ağlarsınız dedim çünkü ben 38 sayfa boyunca o kadar çok ağladım ki, yazmam saatlerimi aldı. Hatta günlerimi. Çünkü ne zaman onu yazmaya başlasam gözlerim çok fazla flu görüyordu ağlamaktan.

Bir ara yayınlamıştım onu. Sonra hemen kaldırdım. Gereksiz buldum.

Bir gün evde temizlik yaparken sakladığım ilaçları ve jileti buldular. 4 tane saklamıştım. 6 olduğunda haplar, planımı uygulamaya koyacaktım.

Önce sol kolumun üst kısmını bir ip yardımıyla bağlayacaktım ki kolumdaki Radial arter belirgin duruma gelsin. Sonra küveti sıcak suyla doldurup soyunup içine girecektim. O 6 adet ilacı içtikten 5-10 dakika sonra yani emilim sağlanmaya başladığında arterimi kesecektim. Emilim gerçekleşemeye başladığı içinde yerimden kalkamayacaktım, öylece siktir olup gidecektim. Kusursuz bir plandı bu ama sekteye uğramıştı. Biriktirdiğim ilaçlarımı yakalatmıştım. Sonra yine biriktirmeye başladım güç bela. 1 Kasım akşamıydı. 2 Kasım sabahında ev arkadaşlarım işe gidecekti. Ben de planımı uygulayacaktım ancak 1 Kasım akşamı hayatımdaki sevdiğim birkaç akrabamdan olan kuzenim Utku’nun ölüm haberini aldım telefonda. Sonrası malum…

O ölüm beni çok etkiledi. Bütün bunları düşünmekten vazgeçtim. Bu saçmalıkları…

Bu sıralara kadar… Yine düşünmüyorum gibi de. Tehlikeli altyazılar geçiyor beynimden.

Mesela bir roman yazıyorum. Bunu da burada söyleyeyim ki, üşenmeyeyim de bitireyim o romanı. Çünkü üşendiğim için yarım bıraktığım ve bir daha yüzüne bakmadığım bir sürü proje var orada. Kaliteli bir roman olacak. Bursa’da başlayıp da Meksika, Fas ve başka birtakım değişik ülkelerde devam ettikten sonra İstanbul’da son bulan, değişik bir büyük hikaye olacak. Güveniyorum oldukça. Sağlam olacak. İçimde barındırdığım ne kadar psikopatça düşünce varsa baş karaktere yüklüyorum çünkü. Allah’ın belası, zarar ziyan bir orospu çocuğu yaratıyorum romanın içinde…

Ve ne düşünüyorum biliyor musun? Bu romanın son cümlesine noktayı koyduktan sonra müntehirlik kursundan mezun olmayı. Bu gece düştü bu da aklıma. Klas bir çalım olur hayatıma attığım. Ölen adamın son yazdığı romanı okuduğunu düşünsene… Ağzının suyu aktı değil mi? Keşke ben de öyle bir roman okuyabilsem güncel zaman içinde.

5 sene sonra nerede olurum? Ben de bilmiyorum. 5 seneyi bırak 5 saniye sonrasını bilmiyorum ne olur diye.

Neyle, nasıl ve ne şekilde öleceğimi bilmiyorum ama bileğimde 13 santimlik bir yarık olmadan ölmek istemiyorum, gerçekten. Psikopatça gelebilir bu sana ama bu benim isteğim. Ölsem de ölmesem de bu yarık olmalı.

Belki bu romanı yazdıktan hemen sonra bu ölümcül yarığı yaparım. Böylece iki isteğim bir arada gerçekleşmiş olur. Hem bileğimde bir yarığa sahip olurum hem de ölüme terfi ederim hayattan.

Belki de bütün bunlar olmaz, mutlu, Eylül Pia’sı ve Cemal Mirza’sı olan bir adam olurum, belki de Avrupa’nın herhangi yarrak gibi bir şehrinde, yitirdiğim şeyleri özlemekle geçer hayatım, belki de bunların hiçbiri.

Mesela şu anda romanı yazdıktan sonra ölümcül şeyler olsun istiyorum hayatıma dair.

Daha sonra başka bir şey ister miyim, başka şeyler geçer mi aklımdan, bilmiyorum.

Ama çok yoruldum dostum. Ayaklarım paramparça yürümekten, aklım paramparça düşünmekten ve ruhum paramparça. Her şeyim kırık. Dişlerim bile!


Bu istediği bir şey alınmayan bir küçük piç gibi oturup da sızlanmak değildir. Gerçekten.

Hakan Günday’ın çok sevdiğim bir cümlesi var;

“Dolce Vita amına koyim!”


Batuhan Dedde


Al bu da bölüm sonu canavarı olsun;






19 Mart 2013 Salı

Armstrong - Waits Arası Bir Ses Tonuyla Veda Hutbemi Okurum Sana


Cenazeme gelirsen, Louis Armstrong – Tom Waits arasında bir ses tonuyla veda hutbemi okurum sana.



16 yaşındaydım sanırım işte orta üçüncü sınıfa gidiyorum. Kaç yaşında olmam gerekiyor hesap edemeyecek karmaşık kafam şu anda…

Yetiştiğimiz ortamlar, yaşadığımız kültür ve model aldığımız adamlar çok çok dipteydi, en aşağılarda bir yerlerde, en altta, saç diplerine kadar "öteki" insanlar... Hırsızlar, torbacılar, gaspçılar, güvercin besleyen baliciler falan filan... Her yerini jiletle doğramış adamlar yani.


Bu güzel bir şey dostum, hayatı en sağlam yerinden tanımak adına…


Tenimin ilk jiletle tanışmasıydı işte. Çok salakça değil bilakis içinde bulunduğum dönemin en gerekli kurallarından. Daha önceden de öyle bir tecrübem olmadığından, ayarını bilmiyorum. Kocaman yarık oldu sol kolumda, omuz kısmıma doğru. Jileti vurur vurmaz önce derimin altındaki yağ dokusu çıktı ortaya, biraz da kas dokusu... Sonra oluk oluk kan. 2 tane tam tuvalet kağıdı bitti, yine durmuyor. En sonunda 3 tane sigarayı kırıp önce tütünü bastım, sonra da çığlığı...

O gün onu niye yapmıştım? Çok buhranlı bir dönemdi. Babamın yanında çalışan, kardeşim gibi sevdiğim bir çocuk işi bırakmıştı, bir kıza çok aşıktım, babam serserilik etmeme izin vermiyordu, kimlik bunalımı yaşıyordum vesaire...

Hala da duruyor izler. İstesem dövme ile üzerini kapatırım, ameliyatla sildiririm ya da. Bir arkadaşım var, bu işlerin uzmanı, sağlıkçı. “Gel lan yapalım para da istemiyorum düzelsin kolun” diyor ama gitmiyorum. Çünkü bana nereden, nasıl bir cehennemden geldiğimi hatırlatıyor o izler. O izler aslında benim geçmişimle aramdaki bir halat. Ya da hayatımın bana imzası. Bir keresinde öyle demiştim çok güzel bir kadına. Tatildeydim. Kolumdaki izleri sordu, “Ne o öyle faça falan serseri misin sen?” dedi. Bende “faça değil onlar, hayatın imzası” dedim. O zaman güzel bir şey söylediğimi düşünmüştüm, sonradan arabesk olduğunu düşündüm şimdi ise yine güzel bir şey söylemiş olduğumu düşünüyorum ya da bunun güzel bir söylem olduğunu düşünecek kadar arabeskim.

Neyse…

Az önce oturuyorum, öyle içimden geçti. Evdeki permatiğin içinden jileti çıkartıp yine o gün ki gibi vücuduma derin kesikler atmak. Kan görmek. Nasıl bir psikoloji ürünü bilmiyorum, neden böyle düşündüm ve hala düşünüyorum, onu da bilmiyorum. 20 dakikadır sorguluyorum kendimi bu konuda, cevabım yok. Bir insan -ki böyle bir şey düşünenin ne kadar insanlığı kalmıştır, tartışmaya açık- neden kendine zarar verme eğiliminde olur, ne tür bir rahatsızlık bu? Neden böyle bir eğilim vuku bulur insanın ruhunda. Ruh mu bedenden nefret ediyordur yoksa beden mi taşıdığı ruhun ağırlığından tiksiniyordur?

Bütün bunları düşündükten sonra kendime dönüp dedim ki; “Mutlu olamayacaksın orospu çocuğu, sen en iyisi bi sigara daha sar…”

Sonra bi sigara daha sardım kendime, kalktım kahvemi yaptım, oturdum dedim bari bu yarrak gibi anımı ölümsüzleştireyim, yazıya dökeyim…

Şu anda ses tonum Louis Armstrong’la Tom Waits arası bir ton… Neden biliyor musun? 1 saat içinde  yaklaşık yarım kilo Çelikhan tütünü içmekten. Arada bir ton kaçırıyorum, başka bir canlıya aitmiş gibi çıkıyor sesim…

Ve bangır bangır Müslüm baba çalıyor kulaklarımda. İsterdim ki bu saatte komşularımın da beynini sikeyim, niye istemedim bende bilmiyorum. Dur lan şu kulaklığı çıkartayım onlar da dinlesin…

Sen de oğlum sen de… Mutlu olabileceğini mi sanıyorsun? Yalnız olduğunu mu düşünüyorsun hep? Hiç torbacın telefonlarına cevap vermemezlik etti mi? Yaa…

Yalnız bir adam olarak hayatı devam ettirmek, bazı günlerde güzel... Çok günlerde kötü… Ben hâlbuki istemiyorum yalnız bir adam olarak hayatımı eksik bir şekilde tamamlamak. Ama tam anlamıyla bu olacak. Tercihsel bir şey bu. Anladın mı? Bunu tercih ediyorum ya da tercih etmeye zorlanıyorum.

Bugün hayatımla alakalı şeyler öğrendim, geleceğimle alakalı. Normalde bu tür şeylere inanmam ben. Bir kere inanmadım, Allah mı kim yaptı bilmiyorum da ağzıma çaktı uçan tekmeyi.

Hayatımın en güzel zamanlarında bu güzelliğin bozulacağını söyledi, gideceğimi bu ülkeden, başka şeyler yaşayacağımı falan. O zaman içimden hatta yüzüne karşı siktir çektim tabii. Sonra ağzımın ortasına yedim tekmeyi.

O güzellik hiç beklemediğim şekilde bozuldu, aklımın mantığımın almayacağı şekilde… Şahsımın Ayı ortadan böleceğine bile ihtimal verirdim ama o güzelliğin bozulmasına ihtimal vermezdim, hem de söylenmişti bana bozulacağı. Nitekim öyle de oldu. Bozuldu. Sonra başka ülke mevzuları çıktı. Tercih etmedim. Gitmedim. İstemedim. Umut vardı. Umudu sikeyim!

Şimdi o güzelliğin bozulacağını söyleyen, tekrar çıkıp karşıma bana hayatımı bir senaryo şeklinde anlattı. Sonunu dahi!

Yani ölecekmişim ben. Hastalık falan değil bu. Kendi irademle tercih ettiğim bir şeymiş bu. Öyle söyledi.

Endişe duydum mu? Bilakis sevinç hissettim göğsümde, garip bir telaş. Ama başka eklentilerde var bana söylediği şeylerde. Arkadaş kimsenin hayatının zindan olmasına lüzum yok işte bir it ölecek diye. Kaldı ki ben ölümümü sağlayacak hadiseyi kendim icra ediyormuşum yani bir dış etken yok. Tamamen irademe dayalı. Daha ne olsun işte! Yer bile söyledi. İnanıyor muyum? Bu sefer evet. Bir kere inanmadım, ağzıma tekmeyi yedim. Yine inanmazsam söylediği şeyler olmayabilir, o yüzden inanıyorum.

Merak etmeyin öyle bir şey yapmadan önce bu yarrak gibi insanoğluna bırakacağım uzun bir veda hutbem olur. Camilerde, mihraplarda okunmaz ama sokaklarda, kaldırımlarda, varoşlardaki esrar içilen harabelerde okunsa kâfi.

En çok içime oturan şey ise, Eylül Pia olur. Bu isimde bir canlının bana “baba” sıfatıyla seslenmesini duymadan bu kulaklar, gidersem. Yazık bana. Gerçi bana hep yazık. Her zaman yazık.

Hadi bütün bu senaryo olmadı diyelim. Tercihlerim değişti, ilk seferindeki gibi…

O zaman ne sikim olacak? Yarım yamalak yaşamayı kim ister ulan? Ben zeki bir adamım, zekama hakaret sayarım bu şekilde bir yaşamı tercih etmeyi…
Cinayet var dayı!


Bak o bangır bangır Müslüm şarkısı hala devam ediyor…

Şöyle diyor sözlerinin bir kısmında da;

“gençliğim yıllara boynunu bükmüş
kader fırtınası yaprağım dökmüş
yıkılmaz sandığın bu insan çökmüş
bahtı böyle siyah değil miydi ne”

Arabesk güzel şeydir vesselam,
Selam…

Senin de ruhun şad olsun tekrar tekrar baba!

Gelirim falan, bana bunu canlı canlı söylersen ne şahane olur…


Sen de tanrım! Sen de... Hiç sabahları güzel karşılayacak imkan vermiyorsun. Biz sana böyle yapıyoz mu ya? Ayıp değil mi? 


Neyse, siz bunu dinleyin… Ben de bari hazır ses tonumda benziyorken bir Tom Waits şarkısı açıp eşlik edeyim, sonra da uyurum zaten bir kahve içip…




Batuhan Dedde

3 Mart 2013 Pazar

Güle Güle Baba


Mahalle kültüründe büyüyenler yabancı değildir pek böyle şeylere. Hele ki biraz varoştaysanız. Gerçi mahalle kültürü genelde varoşlara ait bir kültür. Nişantaşı civarlarında görmedim ben hiç böyle bir mahalle kültürü. O taraflarda genelde AVM kültürü vb şeyler oluyor. Peh!

Parklarda esrar, bira, hap vs içen abilerin olduğu dönemlerdi. Gündüzleri parkta pek kimseler olmaz, çocuklar dahil. Birkaç serseri olur, akşamları da parkı o abiler kuşatır, göt ister oradan geçmek hava karardıktan sonra. Hep böyle düşünürler. Aslında oradaki insanların kimseye zararı yok, oturmuş esrarını içiyordur, birasını içiyordur. Sen ona pis bir mahluk gibi bakarsan, götünü keser elbet. Ama efendi gibi geçip gidersen kimse sesini çıkartmaz. Çıkartanlar da var elbet ama birkaç götün yaptığını koskoca kültüre mal edemeyiz.

Mahalle kültürü, her zaman var olması gereken bir kültürdür aslında bizim için. Son dönemlerde bu bitmeye başlasa da…

Köşe başlarında takılan elemanlar, abiler vs…

Bu kültürün soundlarını oluşturan belli başlı adamlar vardır… İşte ne bileyim, Cengiz Kurtoğlu, Atilla Kaya, Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses falan… Büyük adamlardır bunlar o kültürde. Mahalleden bir abi gibi sevilir. Sanki oturup parkta birlikte esrar içiyormuş gibi her akşam. Ki, kısmen birlikte içilir, şarkıları eşlik eder bu adamların…

Bugün bir tanesi geçti gitti bu alemden…

Bir adam düşün, ilkokul mezunu olmasına rağmen, tezlere, araştırmalara konu olsun ve herkes ona “Baba” diyebilsin…

Orhan Baba, Ferdi Baba diyenler de var tabii ama “Baba” kavramı ilk Müslüm Gürses ile doğmuştur. Ben bunu yakinen biliyorum.

Son dönemlerinde her ne kadar “bozdu” denilse de aslında sadece çıtayı yükseltti baba. Parklardan, zamanında kendisinden ve müziğinden tiksinen insanların salonlarına, arabalarına hatta ofislerine aktı gitti. Gitti de, mahalle kültüründen de ayrılmadı. Birlik etti. Benim görüşüm bu…

Nişantaşı civarında yaşayan insan da “Müslüm Baba” dedi, rakı içerken kadeh kaldırıp, Yenibosna civarında yaşayan insan da “Müslüm Baba” dedi, esrarından derin bir nefes daha çekerken sote bir parkta…

“Sen Kürtsün, Müslüm Baba dinleme lan!” diye bir mevzu çıktı mı hiç gözlemlediğiniz? Ya da “sen Nişantaşında oturuyorsun lan ne anlarsın Müslüm Baba dinlemekten?” bir söylem duydunuz mu? İçinizden geçirdiniz mi? Olmamıştır muhtemelen, olmadığına da eminim hatta.

İşte Müslüm baba, kürt, türk, zengin, fakir vs. demeden, hepimizin ortak tek paydasıydı bence.

Kürt, Türk, Alevi, Sunni… Kim dinlemedi ki? Kim “Müslüm Baba” diye iç geçirmedi ki şarkılarını dinlerken… Kim kimi dışlamış ya da Baba çalarken ortamda?

Üç kuşak öncesinin jiletçi nesli, salon çocuğu torunlarına aktardı Müslüm Babayı… Ve herkesin sevgilisi oldu baba. Hiç de kendini bozmadan, olabildiğince mütevazılığı ile…

Kültürler arası köprüydü baba…

Herkesin gocunmadan, çok içten bir şekilde “Baba” dediği bir adam… Kimin o kadar çocuğu var ki?

Ve böyle bir adam düşünün ki, gittiği restoranlarda vs. mekan sahibinden önce gidip bulaşıkçıya, aşçı yamağına selam versin…

Müslüm baba, hiçbir zaman unutmadı nerden geldiğini.

Bize mirası ise, pek çoğunun kolundaki jilet izleri, şarkıları ve artık yetim oluşumuz…

İyi ki vardın Müslüm Baba…

İyi ki var olacaksın bundan sonra da şarkılarınla…

Sen bu gezegende bedenen olmasan da, biz yine rakı masalarında içerken senin şarkılarınla gözyaşı dökeriz, için rahat olsun…

Milyonlarca evladın var seni yaşatacak.

Ne diyordun hani sen bir şarkında;

“Ne diyeyim sevdiğim her şey gönlünce olsun”

Eyvallah baba,
Eyvallah…

Bir kusurumuz olduysa affet...

Huzur içinde uyu…

Bu da en güzel hatıralarından biridir bize;


Batuhan Dedde