31 Temmuz 2013 Çarşamba

Bahamalı Martılar ve Büyük Yolculuk

Geçmişinin kaybolduğunu düşündün mü hiç? Yavaş yavaş silindiğini falan… Öyle unutmak, geride kalması değil ama. Bildiğin silinmesi, yok olması. Ben bunu hissediyorum, düşünmekle kalmayıp.

Eskiden olan pek çok şey artık yok ve bir daha olmayacaklar hiçbir şekilde. Utku yok mesela, çocukluğum yok, neşem yok falan. Küçükken de ruh hastası bir manyaktım, kabul ama o zamanlar daha az kaygı taşıyordum. Kaygı sahibi olmak beni endişelendiriyor çünkü kaygı duyduğum şeyler, gelecekle, şununla, bununla alakalı şeyler. Bunlar için kaygı duyacak yaşı geçtim ama. Bu yüzden korkutucu olabiliyor bu kaygılar zaman zaman.

Davulcu geçiyordu da kapıdan, bu yazıyı yazmak aklıma geldi. Gerçi her gece geçiyor Ramazan dolayısı ile ancak bu gece aklıma geldi yazmak. Eskiden beridir uyku problemleri yaşıyorum, bunun bir tür psikolojik baskılar neticesinde olduğunu da biliyorum ama. Neyse. Eskiden sahur vaktine kadar uyumazdım, beklerdim öylece. Sahur vakti davulcu gelirdi, çok korkardım o sesten, hala da korkuyorum nedendir bilinmez. Gece sessiz olduğu için ve çarpık yapılanmanın ürünü olarak evlerin neredeyse iç içe olmasından dolayı, davul seslerine çatal kaşık sesleri karışırdı oturduğumuz mahallede. Onları en son geçen sene duymuştum. Demek ki bu sene büyümüşüm. Öyle hissettim. Ve bir daha artık o çatal kaşık seslerini duyamayacağım.

Daha evvel yazmıştım sanırım burada. Bir balkon var. Benim için önemli ve popülist bir balkon o. Şayir ya da yazar olduysam, katkısı büyüktür. Doğduğum evin balkonu. Annemler hala orada yaşıyorlar. En son gittiğimde Utku’nun cenazesi vardı pek keyfini süremedim ama…

O balkonda çok şey düşündüm, çok şeye tanıklık etti o balkon. İlk kez aşık olduğumda terk edildikten sonra ebeveynlerim uyuduktan sonra o balkonda yakmıştım sigaramı salya sümük ağlarken, bir yandan da kazağımı ısırmaya çalışıyordum ki hıçkırıklarım duyulmasın. O balkonda birçok sevgilinin hayalini kurdum, birçok hatırayı andım. Ölümler de gördüm o balkonda, onları da düşündüm. Eğer bir gün çok başarılı bir yazar olarak ölecek olursam, üzerime belgeseller yapılacaksa o balkon unutulmamalı kesinlikle. Hatta keşke o zamanlarda bile o balkon yıkılmamış olsa ama sanırım yıkılmış olur.

En son ne zaman içten bir şekilde mutlu olduğumu hatırlamayacak kadar sarhoş gezdim 1 yıldır. Geçenlerde İstanbul’u ziyaret ettiğimde bir avuç dostumla o günlere yakın bir mutluluk yakaladım ama sadece yakındı. Cadde Bostan sahilinde oturduk, demlendik. Elif, ben, Bahadır, Levin, Süleyman, Uğur, Aysu falan. Çok mutlu bir geceydi benim için. Güzel insanlarla.

Çok zor zamanlar geçirdim. Zaman zaman o zamanlar nüksediyor. Maddi ve manevi… Maddi olanı siktir et hadi bir şekilde çare buluyoruz da, manevi olan hırpalayıcı bir güce sahip. Bir gün top önüme düşecek ve ağları yırtmak istercesine, kaleciyi öldürecek gibi vuracağım o topa ama bu da çare olmayacak tabii ki.

Abdullah Özdoğan bir şiirinde şöyle der;

“Merak etme beni anne
Hiç düşünme, endişelenme
Bunca sene sonra bile,
Beni ilk bıraktığın yerdeyim…
Geçen senelerin izleri var yüreğimde
Ve kalbim daha yavaş atıyor kuşkusuz…”

Bunu ilk dinlediğimde yıl 2010 falandı. Okumadım, dinledim. Çünkü bu tarz şiirleri normalde pek sevmiyorum sadece güzel okunmuşsa bir etki yaratıyor bünyemde. İlk dinlediğim anı hatırlıyorum. Kendimi 35 yaşından büyük, ailesinin as elemanları yani anne ve babası artık hayatta olmayan bir adam gibi hissetmiştim. Çok daraldığım gecelerde açıp dinliyorum yine. Annemi özlüyorum. Babamı. Sanki daha makul bir hayat yaşayabilirdim de birileri buna engel oldu. Ya da engel olmamı sağladı gibime geliyor. Zor bir durum, gerçekten... Tehlikelere daha çık bir şekilde yaşıyor insan böyle olduğunda. Ve kalbim daha yavaş atıyor kuşkusuz. Ne güzel bir cümledir. Dinlemenizi tavsiye ederim bunu Abdullah Özdoğan’ın kendi sesinden…

Zaman ne çabuk geçiyor. Pek çok şey yaşadım. Çoğuna siz de şahit oldunuz, paylaştım sizinle. Beni mutlu eden şeylerden biri de bu. Burada insanlarla bir şey paylaşırken rahatsızlık duymuyorum çünkü benim onları benimsediğim kadar insanların da beni benimsediğini hissediyorum. Öyle algılamak istiyorum ya da. Arada tatsız durumlar yaşanıyor elbet ama insanın olduğu yerde bunların olması gayet muteber. Burada henüz liseye giderken beni okumaya başlayıp da şu anda üniversiteden mezun olmak üzere olanlar/mezun olanlar var. Bu çok harika, güzel bir duygu benim için. Bazı okurlarla beraber büyüdüğümü hissediyorum. Hani klişedir, “kısa donlu halini bilirim ben bunun” var ya… İşte öyle diyebileceğim okurlar var. İyi ki varlar. Sağ olsunlar, var olsunlar. Mutlu ediyorlar beni.

Bir sürü aşkım oldu. Neden ve niçin bilemiyorum. Kadın, çok sembolik bir varlıktır ilham konusunda ve bir o kadar da şeytani. Güzel şey aşk. Ve de kötü şey. Şu anda Müslüm Baba çıktı. Ne de pis söylüyor rahmetli, “ilk sigaram bile tatsızdı…

Neyse.

Kadın bir tabudur maalesef bu memlekette. Kadın, kadın vücudu falan... Ki son zamanlarda bu tabu iyice azmış durumda, hamilelere kadar uzandı iş. Bir kadının vücudu bence mükemmel bir estetik, harika bir ilham kaynağı… Bunu en iyi Cemal Süreya kullanabilmiştir. Ve Cemal Süreya’nın bir ayağı her zaman bütün şairlerin omuzundadır. Bence. Sanatla uğraşanlar ne demek istediğimi hissedeceklerdir. Yanlış anlamayın uğraşmayanlar beni anlamaz minvalinde demiyorum bunu. Anlarsınız da, sanatla uğraşan, eser dediğimiz ürünleri ortaya koyan kişiler bunu daha net hissedeceklerdir. Muhabbeti de seviyeye göre ayarlamalı. Bunu bir arkadaş ortamında anlatsam, abaza derler. Ki haklılarda, öyle öğretilmiş çünkü insanlara bu zamana kadar. Kadın vücudu, seksten başka bir şeye yaramazmış gibi empoze edilmiş. Oysa yarıyor, cidden. İlham verici bir şey ulan bir kere. Cemal Süreya şöyle der;

“Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum. "

Belki de tek hatamız bu. Kadınları bu kadar sevmek…

Şairler, hiçbir zaman iyi bir baba, iyi bir sevgili olamayacaklar. Bütün gözlem sonuçlarım bana bunu veriyor. Kendim şairim havalarında değilim ki asla değilim şair falan. Ulan şair adam bütün gün sosyal medyada goygoy yapar mı? Yapar da bu kadar değil. Ben bir şeyler yazabilen, normal olduğunu düşünen bir insanım. Neyse işte. Şairler iyi bir partner olamazlar. Neye partnerlik olursa olsun. Yolları, akılları, geçmişleri ve kalpleri kırık adamlar, hep gitme halindedirler. Hep gitme isteği içinde.

Büyük maceralarımdan biridir, eskiler biliyor. Elf vardı. Geçtiğimiz kış evlendi. Bana “Evleniyorum” dedi attığı bir mesajda. O anda bir geriye gittim. Onunla yaşadıklarıma. Hiçbir şey hissetmedim. Sadece bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı benim için. Bir de eskiyi düşündüm, tahrip ettiğim ruhumu. 1,5 yılda zor sıyrılmıştım saplandığım bataklıktan. Tanrının latifesine bak, şu anda onun bana aşık olduğu benimse ondan kurtulmak istediğim dönemlerde durmadan bana gönderdiği şarkı çıktı. Ne garip bir adam şu tanrı. Geçiyormuş. O zaman anlamıştım. Sahiden geçiyormuş. Eski günlerimdeki Batuhan gözümün önüne gelince anladım. O günlerde bildiğin enkaz gibi dolaşan, uyuşturucu müptelası, antidepresan ilaçlar olmadan ayakta bile duramayan bir adamdım. Ne için? Bir kadını sevdiğim için. O kadın bana ihanet ettiği için. Aynı kadın, bir zaman sonra telefonda bana evleneceğinden bahsediyordu. E kadın aynıydı da değişen neydi?

Dünyaya bak. Ortalık kaynıyor. Her yerde çatışmalar, kaos. Ne pis bir görüntü. Ruh kirliliği yapıyor. Ciddiyim. Hristiyanlar, Müslümanları öldürüyor, Müslümanlar Yahudileri öldürüyor, Yahudiler Müslümanları yakıyor sonra onlar dönüp misilleme yapıyor falan. Ne oluyor oğlum ya? Ne için bütün bunlar. Benim öğrendiğim Allah, zannetmiyorum bütün dinlere bunları yapmaları için bir emir göndersin. Neler oluyor sahiden? Ne için bunlar? Bunun cevabını da sana parayla günah temizleyen kilise versin, bunun cevabını sana Mekke’deki Hilton versin, bunun cevabını sana Beyt-ül-Makdis'te ki esnaf versin…


Bir roman yazıyorum, bahsetmiştim. İkinci bölümünde kaldı öyle. Yazasım gelmiyor. Dostoyevski gibi kumar borcu yapıp kendimi roman yazmaya mecbur edeyim diyorum, pişti bile oynamayı bilmeyen bir adamım, bu türlüsü daha çetin olur. O kadar oyun öğrenip sonra da kumar oynamayı öğrenmektense oturup romanı yazarım.

Üç bölümden oluşuyor roman. Birinci Bölüm: Manana, İkinci Bölüm: Sin Palabras, Üçüncü Bölüm: Ben de bilmiyorum ismi konusunda henüz karar veremedim. Çok gazlanıyorum yazayım diye, başına oturunca bütün havam kaçıyor. Bu aralar her şeye karşı öyleyim gerçi de.  


Şu anda yapmak istediğim tek şey var. Başımı alıp siktir olup gitmek. Ufak bir sırt çantası, hediye edilmiş yarısı dolu bir not defteri, bir kalem, ikinci el kitaplar, bir fotoğraf makinesi, tütün. Hayyam kitapları da olsun yanımda, otostop çekerken otoyol kenarlarındaki yıldızlı gecelerde refüje yaslanıp bir sigara sardıktan sonra açıp okuyayım bağıra bağıra. Yeni şarkılar dinlemek istiyorum ayrıca. Binlerce kilometre yol gidebilirim böylece. Yeni insanlar tanıyabilirim, gördüğüm ilginç şeyleri not alabilirim. Hayatımı bu şekilde sırtımda bir çantayla ülkeden ülkeye dolaşıp tamamlayabilirim. Belki de bütün bunların hepsinin kaynağı, hayatımdaki çıban gibi rahatsız edici şeylerin sancısından kaçmaktır. Bilemiyorum. Psikolojik çözümleme benim işim değil. Zaten çocukluğumu Hades’ten de aşağı bir yere gömdüm.


Büyük bir yolculuk planlıyorum. Maalesef. Maalesef çünkü bu zamana kadar neyi planladıysam elimde parçalandı. Bu yolculuk tek olmayacak. Bir yandaş bulmam lazım yanıma. Belki de aylarca sürecek olan bir yolculuk ve otostopla. Götü yiyen olursa buyursun gelsin. Ne zaman bu yolculuğa çıkacağımı bilmiyorum ama yakın bir zaman olarak düşünüyorum. Ve ne zaman nerede biteceğini bilmiyorum. Beynim nerede durmam gerektiğini, nereden geri dönmem gerektiğini söylerse o zaman bitecek. Belki 3 gün, 5 hafta belki de 9 ay.

En kötüsü de ne biliyor musun? Eylül yaklaşıyor. Eylül'de neler oluyor, biliyorsunuz pek çoğunuz. Korkmaya başladım. Gerçek anlamda.

Neyse. Asıl anlatmak istediğim şeyler başka şeylerdi sanki. Öyle dağıldı ki mevzu, hiç uğraşmayacağım toparlamak için.

Son zamanlarda o kadar mutsuz oluyorum ki, durduk yere hem de. “Ne biçim bir iş bu?” diyorum kendi kendime. Önümüzdeki yıllarda çok mutsuz ama çok güzel işler yapmış bir adam olmayı planlıyorum.

Bu da Bahamalı Martılar’dan gecenize gelsin…

“Bahamalı martılar beni çağırdı,
bir ikinci bahar gecesi,
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik.
Sana tapacağım yalan değildi benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum...”

Bu şiir Poe’nun diye geçer ama ona ait bir şiir değil, internette öyle geziniyordu ben bulduğumda da, ne yalan söyleyeyim araştırmadım çünkü çok fazla Poe kokuyordu. Bunun bir de ses kaydı var, iğrenç. İsmi Liman Kırıntıları. Ben yaptım. Çok ağlamıştım o gün. Defalarca kaydı bozdum. En ağlamadan okuyabildiğim bu olmuştu. Kaydın da ismini değiştirmedim, üşendiğimden… Zaten üşenmesem neler yapacağım da…

 Batuhan Dedde



 Al bu da bölüm sonu canavarı olsun

Ve hayatımın soundtrack’i yapabilirim bu parçayı.

O kadar kırılgan, yorgun, zamanında umut etmiş ve daha bir sürü şey olmuş bir adamın iç sesi gibi…





24 Temmuz 2013 Çarşamba

Demek Ki Neymiş?

Demek ki neymiş? Ne kadar başarılı bir insan olursan ol, ne kadar zeki olursan ol bunlar yeterli
şeyler değilmiş…

Ben hiç sevmem aslında böyle köşe yazarları gibi gündeme dair eleştirel şeyler yazmayı ama bu gündemden ziyade insani tarafı oldukça rahatsızlık veren bir kaypaklık olduğu için. Bu arada kaypak bir hakaret değildir. TDK’nın açıklamasında karşısında “Dönek” yazar.

Hep dediğim bir şey vardır. Bir işte çok başarılı, mükemmel bir usta olabilirsin ama insani tarafın yoksa yani karakteri bozuk biriysen, olmaz o iş. Aynı şekilde bir işte çok başarılı olmayabilirsin, mükemmel bir usta da değilsindir ancak düzgün karakterli bir adamsan yani duruşu olan, omurgalı biriysen yaptığın şeyler senden dolayı sevilir. Çok harika bulunmasa da sempati duyulur. Aklı mantığı kesenler sanırım bu yazının devamını tahmin edebilirler…

Şafak Sezer; çok üst düzey bir şekilde başarılı bulmadığım halde yine de sevdiğim bir adamdı. Pek çok kişiye itici gelir Şafak Sezer ama içten bir adam gibi gelirdi. Hani semtte ki abiler vardır ya zamanının hızlısı sonradan evlenip çoluk çocuğa karışsa da, ortamlara takılmasa da yine de mahallede bir ağırlığı olur. Öyle bir adamdı. Halkın içinde diyorduk. Gezi olaylarında bu tezimiz tavan yaptı. “Helal olsun” dedik. Çatışmaların ortasında yürüdü insanlarla kol kola. Sonra? Sonrası malum…

Okan Bayülgen; ona da aşırı bir hayranlığım olmadı hiçbir zaman ama zekâsını, duruşunu takdir ettiğimiz, güzel bir abimizdi. Anarşist tavırları, sistemin içinde olup da sistemi eleştirmesi, umut verici şeylerdi. Bizim ajanımızdı o sistemin içine soktuğumuz. Gezi’de günlerce ortalıkta dolaştı, yorumlar yaptı, yazılar yazdı ve insanları oraya davet eti. Sonra ne oldu? Onun da sonrası malum.

Şimdi söyleyeceklerim de iki isim için birden geçerli.

Empati duygusu gelişkin bir insanım hatta epeyce diyebilirim bu konuda. Endişe duyuyorlardır elbet. Alıştıkları hayatı kaybetme korkusu, işlerini yitirme, “meşhurluk” olgusunun ellerinden alınması falan. Popülerlik demedim, meşhurluk dedim çünkü sevdiğim bir yazar adamla aynı fikri paylaşıyorum bu konuda. Popülerlik halkın çoğunun benimsenmesiyle oluşan bir olgu ama “meşhur” sıfatı öyle değil. Biz bunu çok karıştırıyoruz. Belki üstünkörü baktığımızda, haklılar. Okan Bayülgen elit bir semtten Bağcılar’a, Yenibosna’ya taşınamaz. Aslında taşınır ama büyük ihtimalle gireceği kimlik bunalımından sonra kendini evinin banyosunda tavana asabilir. Bu hoş bir şey değil. Bir insanın kendini asması… En adi intihar biçimidir bir insanın kendini asması. Bileklerini kesse? Belki. Klişelerde fayda vardır bazı zamanlar.

Bu kadar önemli mi mallar, mülkler, kamera karşısında olmak? Bu kadar önemli Televizyonlarda programlar yapmak? İnsandan insanlığı çıkartırsan ne kalır geriye? Muhtemelen bu adamların çocukları, iyi eğitimler almış kimseler olacak. Zeki olacaklar. Yarın öbür gün o çocuklar demeyecek mi “Baba sen Gezi Parkındaki olaylara katıldın, sonradan neden döndün bu durumdan?” “Siyasetten anlamam, Başbakanımı seviyorum”, “Ben oraya noluyo diye bakmaya gittim” gibi cümleler kursalar, yer mi o çocuklar bunu? Bence yemezler. Ki o cümleleri kurarken nasıl kaçıracaklar gözlerini belki susacaklar ya da konuyu değiştirmeye çalışacaklar. Ne kadar zavallıca bir durum değil mi bir babanın evladı karşısında aciz duruma düşmesi…

Bu isimler, en başında Gezi’de halka destek verip sonradan bunun aksini yapmasalar hatta en başından beri Başbakanı yalasalar, bu yazının da olmayacağını, yazılmayacağını söylememe gerek yok sanırım?

Bir insan karakterini ne için satabilir ki? Hadi Şafak Sezer’i anladık, filmler çekecek, Kültür Bakanlığı’nın fon bütçesinden yüksek miktarlar alarak faydalanacak bu yalama işleminden sonra. Ya Okan Bayülgen? Bu yalama durumları unutulur elbet, ortalık sakinleşir, herkes her şeyi unutur. Ama o dillerindeki kahverengilik geçecek mi? Bunu da sanmıyorum.

Başbakandan farkları var mı sizce? Bence yok. Makam, mevki, mal, mülk için gördük ki insanlar pek çok şeylerini feda edebiliyorlar. O da böyle. Başbakan yani. Bütün bunlar için kendinden bile geçmiş bir durumda. Fedakar bir insan.

Ha unutmadan, bak dikkat edersen Okan Bayülgen’in Banka reklamlarında seslendirme yapmasına bir şey demiyorum çünkü ona karşı olamıyorum maalesef. Çünkü adamın işi bu kardeşim. Bende bir marka olsam, Okan Bayülgen’i kullanırdım birkaç gün öncesine kadar. O adam para kazanmak zorunda sonuçta. Ama bu Gezi Parkı mevzuları, ne ticari bir şeydir ne de ideolojik. İnsanlıkla alakalı bir şey…

Batuhan Dedde

Şafak Sezer’e gelince; onun durumunu Soysuzlar Çetesi’nde Julie Dreyfus çok güzel oynamış…







21 Temmuz 2013 Pazar

Kader Mahkumu

Bayağıdır yazmıyorum buralara. Direnişti, şuydu buydu derken epeyce zaman olduğunu fark ettim. Zaten
etmiştim de… Ne bileyim işte, üşeniyordum. Son aylarda zaten epeyce durgunlaştım. Sebebini bilmiyorum sanki eski fırlama halim yok gibi. Kendimi olgunlaşıyor gibi hissediyorum. Bu beni rahatsız ediyor. Ben olgunlaşmak istemiyorum keko. Böyle iyi. Deli deli takılıyorum işte kendi halimde, kimseye değil sadece kendime zarar vererek. Şaka maka yaşım 26 oldu. Henüz 22 yaşındayken, eski bloğumda 30. Yaşıma az kaldığından ve bundan endişelendiğimden bahsetmiştim. Daha dün yazdım sanki o yazıyı… 4 yılı geçmiş bile. Şimdi kaldı 4 yıl. 4 yıl sonra 30 yaşında olacağım. Neyim var peki geleceğe dair? Kuru kuru hayallerden ve sağlam hedeflerimden başka bir bokum yok. Yetiyor da bunlar. Bir mesleğim yok. “Yazarsın ya!” demeyin. Yazarlık Türkiye’de meslek değil ancak hobi olarak yapılabilecek bir durum. Yani en azından belirli zümrelerin götünü yalamayan insanlar için geçerli bu. Bende o zümreleri yalamayan insanlar grubundayım. Grup yapıyoruz hep beraber. Bazan diyorum ama acaba cemaati bir yapılanmaya mı dahil olsaydım? Para bok. Sonra da irkiliyorum. İnsanın karakteri parayı döver. Dibine kadar kapitalist bir çağda yaşasak da… Ya da ben hala Yeşilçam filmlerinde yaşıyorum. Olsun. İyi yapıyorum. İyi yaptığımı düşünüyorum.

Olgunlaşmak diyorum. Benden yaşça büyük olanlar varsa, bu evrelerde neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini kısacası tecrübelerini benimle paylaşırsa sevinirim. Öğüt güzel bir şeydir.

Sanırım, durgunlaşmamın bununla bir alakası var. Ciddi anlamda endişeleniyorum. 30 yaşıma gelmedim daha ama 30 yaş bunalımı yaşıyorum. Büyümek hiç bu kadar riskli olmadı belki de. Bir yandan da hoşuma gidiyor, ömrüm kısalıyor çünkü… Küçük olanlar, bence büyümeyin. Güzel bir şey değil.

Geleceğime gelince… Sanırım (hissettiğim bu) çok başarılı ama çok mutsuz bir adam olacağım. Bir şeyleri başarabileceğimi düşünüyorum, bu yönde hissediyorum ama hep mutsuz bir adam olacağım. Öylece de öleceğim. Başarı mı mutluluk mu dersen ben sana huzurlu olmak derim. İkisi de değil yani. Mutluluk çünkü geçici bir kavram, kullan at gibi. Küçük küçük parçalar halinde ve büyük mutlulukları bulacağımızı zannedip onları ararken küçük olanları görmüyoruz, bu da mutsuz olmamıza sebep oluyor. Aslında iş küçük parçaları yakalamakta…

Neyse. Zaman geçiyor işte. Tanrıyı bu konuda nasıl suçlayabilirsin ki? Ya da bir insanı ya da bir olguyu, kavramı? Zaman bana göre olgu ya da kavram değildir. Zaman, sadece zamandır. Varlığı yok, bedeni yok, gerçekliği şüpheli ama var ama yok da. Ben özlüyorum daha geçen seneyi bile. Geçen seneyi bile özlüyorsam daha önceki zamanları nasıl şiddetle özlüyorum var gerisini sen hesapla…

Neyse… Ne kadar çok neyse diyorum?

Kader mahkumu kelimesini duymayan yoktur. Çok arabesk gelir kulağa. Ben böyle düşünürdüm. Hani kamyoncu edebiyatı dediğimiz türden. “Kader mahkumu…”

Ben bunun doğruluğuna şahit oldum geçenlerde. Çapulcu isimli kitabımda hangi hikaye olduğunu hatırlamıyorum da bir hikayede Godi diye birinden bahsederim. Godi bu adamın lakabıdır. Mahallenin balicisidir. Gerçek bir karakter bu Godi. Adı Yusuf.

Biz küçükken ondan çok korkardık. Çünkü yanlış olduğunu düşündüğü bir şey yaptığımızda bize bağırır bazan da tokat atardı. Ama çok da korurdu. İlk terbiye öğretmenimiz bir baliciydi yani. Ciddiyim. İyi de bir öğretmendi hem de. Kötü şeyleri yaşayarak tecrübe etmiş bir öğretmen. Bizi tecrübe ettiği şeylerden kollayan korkuya dayalı bir baskı uygulayan bir öğretmen. Belki de tek yanlışı buydu. Korkuya dayalı baskı. Ama bir baliciden bahsediyoruz sonuçta, ondan korkmamak, o çocuk aklımızla mümkün değildi.

99’da gerçekleşen Marmara Depreminden sonra Godi birini yaralı ve 2 sene kadar hapiste yattı. Çıktığında çok başka biriydi. Güvercin beslediği kümesini yıktı kendi elleriyle ilk olarak… Sonra baliden, tinerden uzak durdu. Kümesi de yıktı ki, bali çeken arkadaşları toplaşmasın oraya, bulaştırmasınlar onu. Sonra da bir iş buldu. Ve 2001’den beri de inanılmaz efendi bir adam olmuştu. Yüzüne balici diye bakmayanlar artık evine misafir ediyordu yani. Ah ulan Godi be…

Godi geçenlerde bizim orda parkta birileriyle kavga ediyor. Kavga ettiği adamlarda bizim mahalleden, hatta komşumuz. Ahmet abiyi nasıl dövdüyse, ertesi gün komadayken öldü adam.

Bu adam kader mahkumu değil de nedir? Yazık oldu Godiye… Hiç yatmasa 10 seneden infaz edilir, indirim falan da olsa 7-8 sene yatarı var rahat. O da en az… Geçen 2 yıl önce annesi, geçen yıl da babası rahmetli olduydu. Uyuşturucudan akli dengesini yitirmiş bir abisi ve eskiden kendi gibi olan sonradan hayatını düzene sokan başka bir abisi ile üç kardeş bir arada yaşıyorlardı. Çetin abi ve Godi yani Yusuf, Metin abiye bakıyordu işte… Amına koyim varoş bu yüzden güzel işte. Hayatın bütün orospu çocuğu yanlarını görüyorsun. Git bakayım Nişantaşı taraflarına orada böyle hikayeler, böyle gerçek adamlar bulabilir misin?

Godi’ye yazık oldu be… İçerden çıkacak da falan filan. Bildiğin çok hüzünlendim yani.  İstanbul’daydım geçenlerde, Ahmet abinin öldüğünü duymuştum da kimin öldürdüğü belli değildi. Antalya’ya tatile gittiğimde öyle şeytan dürttü haberlere bakayım dedim. Normalde de hiç adetim değildir girip de internetten haber okumak. Aptala malum olur işte. Siteyi açtığımda karşıma ilk çıkan haber Godi’nin tutuklandığı haberiydi. Ağlayasım geldi birden. Küçükken bize çobanlık eden balici, karşımda duruyordu şimdi öyle elleri kelepçeli bir şekilde. Kapattım hemen fotoğrafı. Godi, damarları ve ciğerleri bali dolu ama yüreği de kocaman adamdı. Hatırlıyorum, küçüktük. Gidip başkalarının kümesinden güvercin çalardı. “Kümes patlatma” sonra işine yaramayacak kuşları satıp önce bize dondurma, çikolata falan alır sonra da kendine bali alıp çekerdi. Bir de şöyle bir durum var, her ne kadar biraz korksalar da bütün mahalle sever gibiydi Godi’yi. Yani düşün 10-12 yaşındayız Godi bizden büyük. Bali çekiyor, biz onun yanında duruyoruz evimizin hemen arkasında. Annem görüyor, arkadaşlarımın anneleri görüyor kimse demiyor kötü, kaka o çocuk diye. Semt pazarlarını bilirsiniz, Godi oradan çıkan kimi görse bizim mahallede oturan poşetleri taşımasına yardım falan ederdi. Mahalle kavgalarında “Godi bizim mahallede oturuyor lan” diye korkuturduk başkalarını. Dayak yediğimizde Godi’ye giderdik “Godi abi bizi dövdüler yukarda ki mahallede” diye… Müdahale ederdi hemen olaya. Çocukları döverdi, biz de keyifle seyrederdik intikamımızın alınmasını…

Kader mahkumu kavramına artık inanıyorum… Ve Godi olarak resmediyor bu kelimeyi duyduğunda beynim direkt olarak.

Neyse ya…

Sikeyim.

O haberin linki de bu…

Haber

Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun. Pek sevmiyorum bu tarzı ama arada hoşuma giden şeyler oluyor bunun gibi mesela. Sözlerini falan filan geç de müzik çok güzel bence.