25 Kasım 2013 Pazartesi

Hesap Özeti

Hayatım bir şeyleri sevmeye çalışmakla geçti. Yirmi yedi yıl. Bir kısmı bir şeyleri sevmeye çalışmakla, bir kısmı bir aileye sahip olma uğraşıyla. Çünkü aile güzel şeydir. Sevginin en somut halidir. Birlikteliğin. Orada öğrenirsin sevmeyi, merhameti, yardımlaşmayı falan. Tabii eğer şanslıysan. İşe kendi ailemden başladım. Onları sevmeyi denedim. İlk bilincim oluşmaya başladığından ergenliğimin son çeyreğine kadar. Sevmeyi denedim diyorum çünkü neden olduğunu yirmi yedi yıldır anlamadığım bir şekilde sıkıntılı durumlar mevcut. İster bağ kopukluğu de, ister aidiyet hissi duyamama de, ister sosyolojik sorunların sosyolojiyi var kılan toplumun en temel taşı olan “çekirdek” dediğimiz aile kavramını şiddetle sarsması de... Ne istersen de. Ne dersen de işte. Bir bağ yok. Olmuyor. Çatışıyorum bir bağın olması için. Sonra da olmaması için. Bu çatışmalar karşılıklı elbette. Tek taraflı değil. Neyse. Çok betimleme yaptım. Düz anlatayım.

İşe ailemi sevmeye çalışmakla başladım. Hazır elde duran ve onarabileceğini düşündüğün bir şey varsa onu onarmaya çalışırsın gidip yenisini almak yerine. Çok kan kaybettim bu uğraşta. Bağzen onlar beni kırıp geçtiler tank gibi, bağzen de ben onları. Bir süre sonra o kadar negatif yüklü oluyorsun ki karşılıklı olarak… Yaptığın hamlelerin ne kadar çirkin olduğunu görmüyor bile gözlerin. Olsun.

Baktım bu iş böyle olacak gibi değil. Bir sırt çantasına birkaç kıyafet, birkaç kişisel eşyayı doldurdum. Montumu giydim. Sigaram ve çakmağımı alıp çıktım evden çocuk aklımla. Rotam belliydi. Madem elde olanı onaramadım kendim yenisini inşa edeyim. Bu gücü buluyordum. Çocukluğun da verdiği bir cahil cesaretiyle… O kapıdan çıktıktan sonraki amacım kendi ailemi kurmaktı. Ne kadar güzel. Hiçbir zaman o kapının arkasında hissettirdiklerimi hissettirmeyecektim ne “eşim” dediğim kadına ne de çocuklarım dediğim varlıklara. Ne görmediysem onu yapacaktım sevgi adına, şefkat adına. Bir sürü manevi hadiseler işte. Paranın ve maddiyatın kıyametin kopmasına kadar olan vakitte satın alamayacağı şeyler. Devir öyle bir devir değil belki ama. Kalbi kırık adamlar hala Yeşilçam filmlerine ağlıyor. Anladın mı?

Yeni rotamda yapmam gereken şey basitti. Bir kadını sevecek, ona bağlanacaktım bütün damarlarımla. Bütün damarlarımı onun damarlarına bağlayacaktım. Tek bir yaşam formu olacaktık. Çocuk aklı işte. Basmıyor bağzı şeyleri ve tecrübesizlik çok kötü biri. Zaman geçtikçe bir sürü şey yaşadım. Kadınları sevdim. Kadınlara aşık oldum. Onlarla tek bir yaşam formuna dönüştüğümü tasarladım. Mutlu oldum. Sonra sırtını dönüp gittiler. Düğümlediğim damarlarımı çözmeme izin vermeden. Pek çok damarım koptu. Parçalarını götürdüler. Sonra kafamın içinde biri yaşamaya başladı. Bir ses. Sürekli bana “O işler öyle olmuyo hacı!” der gibiydi. O zaman tecrübenin ne kadar gerekli bir şey olduğunu anladım. Tecrübe bu siktiğimin vahşi doğasında hayatta kalmanı sağlayacak tek şeydi. Ne para, ne sırtını yaslayabileceğin bir insan ne de başka bir şey. Gereken tek şey tecrübeydi. Paran olmayabilirdi, kimsen olmayabilirdi ki bunlara da ihtiyacın yoktu. Yok olup gitmekle arandaki tek bariyer, “Tecrübe” idi.

İlk kez bir kadını öptüğümde çocukluğumun çok uzakta, geride kaldığını anladım. Sonra başka çok kadınları öptüm. Her öptüğümde de o sarı kafalı, dişleri çürük piç kurusu çok geride kaldı. Ama her öptüğüm kadından da büyük tecrübeler kazandım. Sonra anladım ki bir kadını öptükçe tecrübe sahibi oluyorsun ve tecrübe sahibi oldukça, yani büyüdükçe o küçük piç kurusu ağırlığının altında eziliyor. Çocukluk, doğada hızla eriyip yok olan maddelerden biridir.

Her insan gibi bende aptalca hayaller kurdum. Bunu yapmayan yoktur sanırım? Varsa da yalan söylüyordur. Utanıyordur bu tür hayaller kurduğu için. Kim çocuk olmadı ki? Ya da çocukların sahip olabileceği bir duyguya, kocaman bir insanken bile…

Evliliğimi bir kır düğünü ile taçlandırmayı, alyans yerine parmağa dövme yaptırmayı, bir kız bir erkek çocuk sahibi olmayı, mutlu bir evlilik geçirmeyi ve bunun gibi daha birçok klişe, aptalca ama çocuksu hayaller işte. Bunları kurmayan yoktur. Eminim. Emin olamayan varsa 16-20 yaş arasında tükettiği o 1460 günü bir tarasın zihninde.

Sonra gerçek hayatın, yani pratikte yaşadığın zamanın bu tür naif şeylere yer vermediğini öğreniyor insan. Hayatın literatüründe temiz şeyler yok. Vahşi bir ormanın içinde avlanmak, kan, ölüm ve hayatta kalma savaşı gibi kavramların olması gibi.

Rahmetli dedem, daha ben küçüktüm beni karşısına alıp “Yirmi yaşına girdiğin gün hayatın bitti demektir. Anlamazsın nasıl geçtiğini. Bir bakmışsın elinde baston, camiye gidip geliyorsun!” demişti. Sonra dedem öldü. Sonra ben on dokuz yaşına kadar geldim ve tedirgin olmaya başladım çünkü o adam pek çok kez doğru şeyler söylemişti gerçekleşen. Öyle de oldu yine. Dedem bir kere daha haklı çıktı. Yirmi yaşındayken ne zaman yirmi yedi yaşıma geldim. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Sanki yirminci yaşımı kutlayıp gece yatağa girdim ve sabah uyandığımda yirmi yedi yaşına girmiştim.

Neyse konu çok dağıldı.

Bütün bu evrelerden geçerken artık kendi ailemi kurup onları sevme hayalimden de vazgeçmiştim çünkü teoride güzeldi ama pratikte çirkin şeyler oluyordu. Bir kadını sevip bir aile kurmaktan vazgeçince bu sefer hazır bir aileyi sevmeye karar verdim. Burada da pek çok yanlış yaptım. Bir tanesi hariç. Figen annem. Basri de var ama şimdi konumuz o değil. Gerçi ergen gibi söylenir şimdi ama. Neye. Beni yanıltmayan iyi ki dediğim tek kişi. Ondan önce çok denedim bir aileyi sevebilmeyi. Deneme yanılma, en öğretici bir yöntemdi. Hepsinde de öyle oldu. Ama Figen annem, Deneme-Haklı çıkma yöntemiydi. Ona anne dediğimde Basri henüz orta ikinci sınıfa gidiyordu ve şu anda Basri üniversiteden mezun olacak birkaç yıl sonra. Ebcet hesabına gerek yok yani. Anladın?

Yıllar geçtikçe insanın alışkanlıkları, huyları falan değil ama gerçekten düşünceleri değişiyor. Mesela artık ailemi özlüyorum. Beni dünyaya getiren insanları. Ama uzaktan özlüyorum. Yakınlaşamıyorum. Yakınlaşırsam bu özlem yerini yine eski duygulara bırakacak biliyorum. Soğukluk, öfke, dışlanmışlık, kahrolmak, karışıklık, kaos, nefret, üzülmek ve buna benzer bir sürü kelimeyle ifade edilebilecek duygular. O yüzden özlemek güzel. Yirmi yedi yılda bu duyguyu oluşturabildim. Uğraştım. Şimdi bu duyguyu fiiliyata dökersem yirmi yedi yıllık emeğim boşa gidecek. Bir çuval incir berbat olacak. Bundan adım gibi eminim. O yüzden kurcalamıyorum hiç. Platonik olan duygular, en güzelidir. Çok ciddi diyorum. O kadar yaşanmışlıktan sonra söylüyorum bunu. Başta söylemiştim, tecrübe en önemli şey. Bilgiden, bilmekten bile önemli bence. 

Bunca sene tek başımayken bu ormanın içinde. Normal olarak bir sürü tehlikelerle karşılaştım. Bazıları ölümcül oldu, bazıları öldürmedi ama sakat bıraktı, bazıları da öldürmedi, sakat bırakmadı ama keşke sakat bıraksaydı veya öldürseydi dedirtti. Yanlış insanlara güvenmek, yanlış insanlar tanımak, yanlış şeylere bulaşmak. Bir de açık alanda dolaşıyorsanız çeşitli yırtıcıların hedefi haline gelirsiniz. Ormanda hayatta kalmanın en birinci kuralı iyi kamufle olmaktır. İster av ol ister avcı. İyi saklanamazsan ölürsün ya da aç kalırsın. Bu kelimeleri hep neyşınıl ceyrofik izleyerek öğrendim.

Dolandırdılar. Üzerimden para kazandılar. kalbimi kırdılar, parazit yaşamaya çalıştılar. Yaptılar da bunların hepsini. Başarılı oldular. Bir gün bunların hepsini de anlatacağım ve o sevdiğiniz saydığınız insanların nasıl kimseler olduğunu göreceksiniz. Hatta onlar üzerinden yürüyerek bana ettiğiniz küfürlerden, arkamdan kurduğunuz cümlelerden ve kötü düşüncelerinizden utanacaksınız. Daha evvel bunun örnekleriyle karşılaştım çünkü. Şimdi çok sevdiğim kardeşlerim oldu o daha önceki örnekler de. Çünkü bir şeyin gerçek kısmını görüp gelip kırdığı adamdan pişmanlıkla özür dileyen adam, gerçekten geçmişte yaptığı yanlışın farkında olmayan adamdır. Samimidir. Böyle düşünüyorum.

Aklıma geldi. O sevdiğimi söyledim kadınlar var ya… Onların bir kısmını belki tutunacak bir dal, o aile boşluğunu kapatacak bir çimento olarak gördüm. Bazılarını da ama gerçekten o kadar çok sevdim, o kadar çok inandım ki onlara bu davada bana yoldaş olacaklar diye… İnandığımla kaldım. Ne tutunacak dal olarak gördüklerim ne de gerçekten yoldaş bellediklerim. Hepsi gitti. Sevmek güzel bir şey. Ve kadınlar da öyle. Cemal Süreya bu düşüncelerimi öyle güzel söylemiş ki işte;

“Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum.” 




Neyse çocuklar. Çok uzar bu mevzu…


Hiç yapmam diye düşündüğüm bir şeyi yaptım. Bir karar verdim. Ocak ayında askere gidiyorum. Devletin zorla dayattığı bir görevi yapmak adına. Eğer vatanı benim gibi bir adamın koruyacağına inanıyorsa bu devlet. Bir şey demiyorum. Bunu düşünebilen bir kuruma zaten yüzyıllar boyunca anlatsan sadece anlatmış olursun. Oradaki “benim gibi bir adam” kelimesi yurt düşmanlığı falan değildir. Ben ne anlarım askerlik yapmaktan? Ben ne anlarım silah tutmaktan. Tamam hoyrat bir serseriyken kurusıkıdan bozma tabancalar kullanmışlığım, adam bıçaklamışlığım var ama ben kendimi bile koruyamıyorken koskoca bir toprak parçasının korunmasına nasıl yardımcı olurum? Kadınlardan koruyamamışken göğsümün altında saklı olan bir organımı üstelik. Koskoca memleketi nasıl koruyayım? Ki ben aptalım yani düşman gelse kanıma girse güzel şeyler söylese umut verse alırım içeri hepsini. İnanırım çünkü. Kanmak çok tehlikeli bir hastalıktır. Sonrasında çok kanar insan. Mantıklı şeyler değil hiç bu kurumun yaptığı şeyler. Tamam mantığın bittiği yerde başlıyor bu olay, böyle bir klişesi var ama…
     
İşin özeti benim korumama kalmış bir vatan zaten artık korunamayacak kadar düşmüştür.



Rasyonel Şizofreni var ya. 2 senedir baskısı olmayan o şerefsiz. Yılbaşından sonra (sanırım) raflarda olacak. Yepyeni hali ile ve yine 6.45 kıyağıyla. Yepyeni bir hali var çünkü içinden pek çok yazıyı çıkardım. Beğenmediğim çünkü. Bazılarına “ulan oha ben bunu nasıl beğenip de bastırmışım bu kitaba” bile dedim. İnsan büyüdükçe kendini beğenmeyen şerefsiz bir nankör işte… Ama bu beğenmemenin şerefsizlikle alakası yok. Alakası kendini geliştirmeyle var. Evet. Çok geliştirdim ben kendimi ilk kitaptan son kitaba olan macerada. Siz belki farkında olmayabilirsiniz ama beni en iyi ben bilirim. Yazılar çıkarttım, tekrardan koyacağım yazıların da üzerinden geçtim. Gereksiz cümleleri çıkarttım, bazı cümleleri değiştirdim ve bu kez kitabı iki bölüme ayırdım. Birinci bölüm daha önce Rasyoneli alan insanların bildiği ama bu baskıda değiştirilmiş yazılardan oluşan bir bölüm. İkinci bölüm ise belki (en azından takip edenlerin) merak ettiği o Tahta Putun Mektuplarından bir kısmı var. Bilmeyenler için Tahta Putun Mektupları benim bir kadına yazdığım mektuplardır. Ben öldükten sonra basılacak metinlerdir. Daha önce belirtmiştim bir yerlerde. Baktım millet “Öl de okuyalım” diyor, bunun için dua eden sapıklar bile var. Birkaç tanesini yayınlayayım da götü sağlama alayım dedim. Bu öleyim diye dua etme kısmında ciddiyim. Var öyle sapıklar. Bu da “Kırmızı Eroin” adlı ilk ve son şiir kitabımın tanıtım metnindeki “…daha çok müridi andıran okurları…” kısmını acayip destekliyor.


Şimdi yarım kalan bir roman üzerinde çalışıyorum işte. Rasyonel baskıya hazır bir halde. Birkaç gün içinde göndereceğim Şenol abiye. Yılbaşından hemen sonra da basılır. Yarım kalan romanı tamamlayıp da askere gidiyorum. Ocak dememin sebebi de bu. Belki daha erken biter ve giderim hemen. Hemen gitmeyi istiyorum çünkü. Ocak sonuna kalmaz. Bırakmam. Bitiririm romanı. Öncesi olur ama sonrası olmaz.

Yani askere 6 tane hatta 6.5-7 kitabı olan bir yazar olarak gidiyorum. İyi bir rakam bu bence.

Ve işte zurnanın “zııırtt” dediği son delik…

Sağım solum hiç belli olmuyor. Yirmi yedi yıldır ben bile alışamadım buna. Bugün yaşam enerjisiyle doluyken sabah yatağımdan bir ceset olarak uyanabiliyorum. Ve barut, tabanca, mermi gibi ve buna benzeyen bir sürü ölümcül patlayıcının olduğu bir yere gidiyorum. Sağım solum belli olmaz. Belki giderim ve gelmem. Belki giderim ve çok başka bir adam olarak gelirim. Belki giderim ve bir mayına basarak bacağım olmadan dönerim. Belki bir sikim olmaz. Pirelenmenin lüzumu yok. Bunu diyorum çünkü samimiyet güzel şey biliyorsunuz.


Gelmezsem beni özleyin lan.



Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun;

"Yani benim güzel annem 
Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken 
Oturup yıldızlar içinde kendi buruk kanımı içtim 
Ne garip duygu şu ölmek 
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma" 

diyor...




* Fotoğraftaki sarı saçlı, çürük dişli ve donsuz piç kurusu benim işte. Öptükçe kadınları, geride kalan ben.


11 Kasım 2013 Pazartesi

Eve Dönmek

Selamlar,

Epeyce zaman oldu buralara yazmayalı. Bunun birkaç sebebi var. İlki yeni bir şehir, yeni bir hayat. Huzurum yerindeydi, çok sıkılmadım, sıkıldığım zamanlarda da cepten yedim. Bir şey yazma ihtiyacı duymadım yani.


Kısa bir özet geçeyim, belki bilmeyenler vardır. Geçen yıl Aralık ayında İstanbul'dan kalkıp Eskişehir'e taşındım. Başıma hoş olmayan şeyler gelmişti çünkü. Son 3 yılda kusursuz bir sırayla olduğu gibi. Bu sefer ki daha sancılı ve etkili oldu çünkü evimden uzaktaydım. Yani İstanbul'dan. Ve geldiğim şehirde toplamda 6-7 insan tanıyordum. Bir düşünsene... Bu kez şans bana gülmüştü ama. Güzel insanlarla karşılaştım. Sevdiğim, yaşamaktan keyif aldığım bir şehirde, bir avuç güzel insan tanımak, çok huzurlu bir şeydi. Kalabalık yoktu, az ama öz dostlar vardı. Yaralarımı da sarmaya başlamıştım.

Buraya geldikten bir süre sonra tanıdığınız bir şahıs, daha önceden bozduğu ve tamir için arkadaşına verdiği bilgisayarımı çaldı. Evet, çaldı. Tamir için arkadaşına verdiğinde biz onunla çıkıp buraya yani Eskişehir'e geldik. Kendisi 1 ay sonra (param bitince) İstanbul'a döndü ve o döndükten sonra da bilgisayarı tamire vermediğini öğrendim defalarca istememe rağmen de oyaladı ve göndermedi. Ben de en sonunda başımın gözümün sadakası olsun deyip istemeyi bıraktım. Yaklaşık 1 yıldır benim kendi bilgisayarımı tamir ettirmek yerine onun yarısı kadar özellikleri olan başka aldığı bilgisayarı kullanıyorum.

Ya neyse.

Her zaman ki gibi sonbahar sendromlarım tuttu ve bu kez öyle bir dağıttım ki kendimi. Toparlayacak kimsem de olmadığı için ciğerim söküldü. Bir ara hiç kurtulamayacağımı sandım. Ve sonrasında etrafımdaki güzel dediğim o insanların bir çoğu değişti. Hem de ne değişmek. Aslında bu duruma kendimi düşüren yine kendimim. Ancak ben bir hata yaptıysam, üzerime basılmasına gerek yoktu. Gel gelelim ki işte insan insanı zor zamanında tanıyor. Eskişehir'de harika, mükemmel tecrübeler edindim. Bir kez daha master yapmış oldum insanlar konusunda. Ne diyordu sevgili ve rahmetli Cem Karaca; "Ana, baba, bacı, gardaş dar gününde el olur."

Ve evimi çok özlemiştim. İstanbul'u, Kadıköy'ü falan. Kadıköy benim, beni bırakmayan tek sevgilim. Bir kez ben onu terk ettim ama yüce reyiz Kaan Çaydamlı terk etmek üzerine der ki, "Hayır bu çok erkeklere özgü bir şey ama o terk etmek bir erkeğin bırakıp gitmesi kaçmaktır en fazla. Geri dönmek üzere çıkılmış bir yolculuktur. Yani erkeklerin en büyük bence yanılgısı yolların hep bir yere varmak üzere çıkılacak şeyler olması yönündeki yanılgılarıdır. O yüzden hep bir erkeğin yola çıkması bir kaçıştır. O yüzden erkeklerin yazdığı bütün iyi şarkılar eve dönüş niteliğindedir."

Ne kadar güzel demiş değil mi? Bir de şu var. Evinden ayrılırsan sokakta ezilirsin ama biricik dayıcım Nietzsche (bakmadan bunu yazabiliyorum çünkü o benim dayım!) der ki; "seni öldürmeyen şey seni güçlendirir." Ne kadar klişe bir sözdür bu değil mi? İnsanların klişe yaptığı bir söz ama çok haklı. Velhasıl sokakta ezilirsin ama eve dönmek için iyi şarkılar yazmaya başladığında daha güçlüsündür. Burada çok güzel insanlar tanıdım, çok sağlam tecrübeler edindim. Dedim ya, burası gerçekten bir öğrenci şehri ve ben masterımı yapıp geri dönüyorum. Evime. Sevgilime. Ne kadar güzel. Bu Eskişehir öğretisi sonunda yine bir sürü insandan silkelenmek zorunda kaldım. Zorunluluk yok aslında ama hayat zorla öğreten bir öğretmen. Ağzını burnunu kırar, yine öğretir. Başta acır ama sonradan anlarsın aslında ne kadar lezzetli bir şey yaptığını.

Neyse çocuklar. (Çocuklar diyorum ama burayı eşek kadar insanların da okuduğunu biliyorum. Çocuklar sadece eğlenceli bulduğum bir hitap şekli.)

Birkaç güne Kadıköy'e tekrardan dönüyorum. Ve gerçekten hala güzel insanlar varmış cebimde. Bunu da öğrendim.

Eskişehir'de o kadar zor zamanlar yaşadım ki... Ben her zaman bana yapılan iyilliği de unutmam, kötülüğü de. Zor zamanımda üzerime basıp geçeni, iyi zamanımda sikerim. Damarıma basıldığında nasıl bir orospu çocuğu olduğuma dair şüphesi olan varsa referanslarım var, onlardan dinleyebilirler...

Çok pis şeyler yaşadım burada. Etkisi büyük oldu toparlayacak kimsem olmadığı için. Toparlayacağını düşündüğüm insanlar ise üzerime bastılar. Ayak izleri ben ölene kadar kalacak.

Beni kendime getiren şey ise, geçtiğimiz günlerde 2 günlük yaptığım İstanbul ziyareti oldu. Dündar ağbi, Met-Üst falan. Sağlam laflar ettiler, fırçaladılar, ağzıma sıçtılar ama çok mükemmel yaptılar. Kim olduğumu gördüm. Cebimde kaybettiğim kimliğimi bulup elime sıkıştırdılar hatta beynime çaktılar. Çok teşekkür ediyorum. Türk, hatta Dünya edebiyatına bir yazar kazandırdılar.(Bu son cümlemde ne demek istediğimi 20 yıl sonra falan anlayacaksın bro.)

Neyse...

Eve dönüyorum dedim de... Elbet elimiz boş dönmüyoruz.

Gerekli sermayeyi bulabilirsem. Çok güzel, mükemmel bir şey yapmak isteğiyle geliyorum. Ki böbreğimi satar, yine o parayı bulurum. Bu kadar inanıyorum bu duruma. (Çok büyük bir para değil ama işte benim için büyük bir para)  En geç yılbaşından sonra bu durum gerçekleşmiş olur, sizler de görürsünüz. Zaten çok seveceğiniz, gediklisi olacağınız bir şey olacak bu. Adı bile hazır. Zamanı gelince sizlerle bunu seve seve de paylaşırım.


Son olarak,

Eskişehir'e dair en çok özleyeceğim şey, sabaha karşı kafayı çekip de odamın camından mükemmel izlenen gün doğumunu izlemek olacak.


Ve
Merhaba sevgilim.


Bu da bölüm sonu canavarı olsun



Müzik sevenlere de bir not bırakayım,

Burası benim sevdiğim, beğendiğim her telden müzikleri paylaştığım sayfa. Bana ait.

Kırmızı Record Tuşlu Teyp