Müzik

2 Kasım 2014 Pazar

Ben, Sen, O, Yine Ben

Yaşım yirmi yedi. Gençliğimin son düzlüğünü koşuyorum. Sizlere göre 30'lu yaşlar da genç olabilir ama ben öyle görmüyorum. Sonuçta daha olgun bir yaş. Ve ben bu olgunluk durumunu hissetmeye başladım sanki. Kendimi daha büyük hissediyorum. Kendi kendime telkinlerde bulunuyorum. Olm sen artık kocaman adamsın. Kendine olan sorumluluğun büyük falan diyorum. Dikkat edersen kendine olan dedim. Bir başkasına ya da başkalarına karşı sorumluluk hissetmemek inanılmaz güzel bir şey. Kendime ait sorumluluklarım var artık. Aslında bunlar hep vardı ama pek siklemiyordum. Yaşım daha genç, ileride başlarım namaza durumları gibi. Artık başlama vaktinin geldiğini düşünüyorum. Karşılaştığım fırsatlara yüz çevirmeden onları değerlendirmeyi. Ki geride bıraktığım zaman içinde öyle fırsatlara yüz çevirdim ki. Birine anlatsam döver beni. Bazılarını anlattım buralarda çok detaya girmeden. Yani kısaca artık iyi bir şeyler yapmak zamanı geldi. İyi işler. İyi kitaplar, iyi şiyirler, iyi romanlar, iyi senaryolar. Vay amına koyim ruh hastası ibne dedirtecek şeyler yapmak zamanı.  Bu memleketten neden  bir Fincher çıkmasın ya da Hitchcock. Gülümse tabii bence de. Ama büyük düşünmek her zaman iyi  bir şeydir. Ve hep verdiğim bir örnek var; 2010 yılında İstanbul Yenibosna'da insanların tanımadığı, kömürlükten bozma bir dükkanda korsan dvd satan bir adamdım. (Daha detay için Korsan Cd Satan Adamın Tırmandığı Merdivenler adlı yazıya bakabilirsin.)   Hayal ettim. 2014 yılındayız. 6 tane kitabım, çok iyi bir yayıncım ve insanların hayal ettiği bir dergide yazıyorum. Bütün bunlar dört yılda oldu. Aslında dört değil Yirmi sekiz yılda oldu. Sadece dört yıldır göz önünde. Ki daha yaşayacağım zamanlar, olgunlaşacak fikirlerim var. Yani böyle büyük düşünmek ve bu düşünceleri gerçekleştirmek öyle ütopik bir sey değil benim için bugünden 2010'a doğru baktığımda. Bunu muhtemelen anlayamazsınız. Anlayabilmeniz için bir varoşta korsan cd satmanız, dört yıl sonrasında da isimlerini kitap kapaklarında gördüğünüz adamlardan 'vay amına koyim. Bunu sen mi yazdın lan deyyus' gibi inceden götünüzü havalandıran cümleler duymanız lazım. Her şeyden önemlisi de inanmak. Sizin bu satırları okurken kafayı yemiş lan bu ne saçmalıyo diye düşünmeniz gibi değil mesela. Ben kendime inandığım için bunları rahatça söyleyebiliyorum. Ve bu zamana kadar başardıklarımla da kendimle gurur duyuyorum. Bu yazıda bahsettiklerimi de başardığımda gururdan o kadar çok ağlayacağım ki. Gören bir yakınım ölmüş sanacak. Ki yavaş yavaş da oluyor bu. Askerden döndüğümde sinemaya ayağımı sokmuş oluyorum. Bir senaryo ile. Sonra da bir film nasıl çekilir, onu öğreneceğim. Sonra bir senaryo daha. Üçüncü senaryomu ise kendim çekmek istiyorum. Eğer o zamana kadar yeterli donanım sahibi olabilirsem.

Her neyse.

Bugün hava mükemmel burada. Masmavi bir gökyüzü. Pırıl pırıl. Isıtmayan, dekoratif bir güneş. Dedim daha önce. Kışın hüznü başka güzel. Ağırlığı yok. Hafif. Can yakmaz, bunalıma sokmaz. Yaramaz bir kedi var gibi ciğerimde. Tırmalar. Kaşındırır. Buruk bir tatlılık var onda. Lise aşklarımı hatırlatır bana. Çocukluğumu. Annem pazardan aldığı balığı kızartırken mutfakta, evi saran ağır balık kokusunun eşliğinde salonda kömür sobasının yanında bir elimde mandalina, diğer elimde kalem, önümdeki deftere hayatım boyunca nefret ettiğim matematik dersimi yapmaya çalışmam... Bu tür naif şeyler gelir  benim aklıma kışın. Kışın hüznü güzel çünkü. Kan yok. İntihar yok. Morglar, adli tıplar, otopsi raporları. Hiçbiri yok. Sıcak bir bardak çay, sıcak bir oda, tütün ve şarkılar var. Bir de tatlı tatlı kaşınan izi kalmış eski yaralar.

Az evvel camdan baktım. Melhanay geldi  aklıma. İlk buluştuğumuz gün. Bana ilk sarılması. O gün de böyle bir hava vardı. Ne kadar naif bir çocuktum. Gerçek anlamda çocuktum.

Her neyse.

Batuhan Dedde


Orhan Veli'nin dediği gibi;

Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti


Bu da simdi camdan bakıp gökyüzünü izlerken çocukluğunu düşleyecek insanların fon müziği olsun.


Bölüm Sonu Canavarı:


3 Ekim 2014 Cuma

Kıyametlerden Kıyafetler Diken Terzi

Evet. Eylül bitti ve Ekim geldi. Eylül
bu yıl da bir şeyler aldı götürdü benden. Ve artık Ekimlerden de nefret etmemi sağlayacak şeylerin içinde
kulaçlar atıyorum.

Yaştan mı nedir, artık utanıyorum hüzünden bahsetmeye. Hüznüm utancım oluyor yaşım ilerledikçe. Çünkü artık 30'una ramak kalmış bir adamım. Koca adamlar üzülmez hiç gibi gelir bana. Belki de bunu babamdan öğrendim. O sadece yeşilçam filmlerinde ağlardı. Filmler güzel bahaneler. Bir de ablamın düğününde ağladı. 

 Her neyse. 


Acıları var herkesin. İnsan, hüznü kadar insandır. Bu ay (Ekim) Ot Dergisinde bunları daha edebi kalıplarla anlatan bir yazım yayınlanacaktı. Yayınlanmadı. Uygun görmediler sanırım. Güzel bir yazı olduğunu düşünüyordum. Acılar gibi. Nasıl herkes kendi yarasının üstüne kapaklanıyorsa. O misal.


Hüzünler diyordum. Sanırım yine yaşla alakası var; insan yaşlandıkça yaşadığı acılar daha kalıcı izler bırakıyor. Soyut olarak. Ama somut şeyler gibi kalıcı. Örneğin stresin biyolojik etkilerini herkes biliyordur. Hücre yapısını bozarak erken yaşlanmaya sebep olmak vs. Bir kere yaşlandığın zaman bir daha gençleşemezsin sonuçta. Bu kalıcı izler de böyle. Hem öyle izler ki yüz yıllar boyu aşındıran rüzgarların belki bir ihtimal ortadan kaldıracağı izler ama ortalama 70 yıl yaşıyoruz sadece ve ben doğal yollardan olursa 45-50 civarında öleceğimi düşünüyorum. Bu sadece bir düşünce. İntihar ederek ölmek istiyorum. Kendi irademle ancak bu dünyaya kendi kendi yazdığım ve yönettiğim bir filmi izletmeden bileklerimi kesmem. Buna and içtim. Bu ne kadar sürer bilmiyorum. Çok da önemsemiyorum. Olursa olur olmazsa da bir huzur evinde ölürüm. Akciğer kanserinden ya da kalp yetmezliğinden ya da yaşlı ve yorgun bir adamın neyden ölmesi gerekiyorsa ondan.

Çok dağıldı sanırım söylemek istediklerim. 

Yaşı ilerledikçe insanın hüzünler daha bir kalıcı hale geliyor.  Edip Cansever diyor ya, acılar da acılaşıyor gittikçe Hilmi Bey, sanki bir azarlanmayla ölümü düşünen çocuklar gibi... Öyle işte tam olarak. İzler kalıyor her zaman. Gençken daha doğrusu bu kadar kahrolmamışken daha kolay oluyor her şey. Daha çabuk kalkıyor, üstünü başını silkeleyip yürümeye devam ediyorsun yürümeye. Ama yaşlı bir boksör, nasıl çabuk kurtulur ki bir sol kroşenin etkisinden. Biyolojik ve fizyolojik olarak imkansız ancak ben de mucizelere inanmıyorum. Kimindi hatırlamıyorum ama, dünyadaki en vahşi şey mucizelerdir diyordu bir adam ya da buna benzer bir şeyler diyordu. 

Kısa bir süre kaldı. Askerliğim bitiyor. Çok şükür. Çok güzel düşüncelerim, çok harika hayallerim vardı. Sanki hüznün panzehirini bulmuş bir Simyacı gibi. Mutlu ediyordu beni bütün bunlar. İnanmıştım da bu panzehiri bulduğuma gerçekten. Cahillik gibi bu. Hani cahil bilmez ya ne yaptığını. İnanç sanırım bütün problemim. İnanmak. Ya da kanmak desek daha doğru olur. İnsan ne tür bir canlı böyle? Bile bunu yapmak. İnanmak. Aynı kemiği aynı yerinden onlarca kırdıran bir şey. Bir yazımda demiştim, insan kendine acı vermekten hoşlanan bir gerizekalı çeşididir. Bence tam da bu. Anlaşılmayan şey ise, gerizekalı olduğunu bildiği halde neden bunda ısrarcı olmak.

Her neyse. 


Hissizleşmek, donuk bir adam olmak kalben, bundan korkuyorum. Ama en başında söylediğim o kalıcı izler bırakan ve artık utandıran şeyler, gün geçtikçe buna evriliyor. Yani hissizleşmek ve donuk bir adamdan kastım, hiçbir şeyi dışarı vurmadan, çok derinlerde boğulan, göğsünde her dakika kıyametlerden kıyamet beğenebileceğin bir adam gibi olmak. Kıyametlerden kıyafetler diken bir terzi olmak... Korktuğum şey bu ve freni boşalan bir kamyon gibi kontrolsüzce gidiyorum tam gaz bu şeye.  Dolayısıyla ileriki yıllarda mükemmel işler başarmış, başarmaya devam eden ve aynı doğrultuda da mutsuz bir adam olacağıma inanıyorum. 


Ben artık vazgeçiyorum mutlu olmaya çalışmaktan. Kendimi bildim bileli bunun için kanlı savaşlar veriyorum resmen ama elde ettiğim tek şey kan kaybı ve içimi istila eden baygın bir sel. Artık kendi hayatıma dair inandığım ya da inandırdıkları tek şey bu. Tıpkı 2.2'nin 4 etmesini öğretip buna inandırdıkları gibi...


Hoşça kalın.


Batuhan Dedde


Bölüm Sonu Canavarları:


Umursamıyorum artık tanrıyı ve şeytanı

Umursamıyorum artık kötü havalarda sigara yakıp denizi izlemeyi
Umursamıyorum artık güneşin doğuşunu ve gökyüzünü
hatta yağmurun yağmasını
Ki yağmurlar, bir peygamber mucizesi olabilirdi.







18 Eylül 2014 Perşembe

Cahiliye Devri

Merhaba;

Bazen buraya yazmayı çok

istiyorum. Üşenme duygumu aştım ama imkan ve vakit sıkıntım var. 

geriye dönüp baktığımda, askerlik bana çok güzel tecrübeler kattı. Yani neden gelmemişim bu zamana kadar, neden beni böyle korkutmuşlar anlam veremiyorum. Anlam veremediğim bir sürü şey gibi.

çok günlük yazıyorum burada ama. Ve ne yazık ki siz hiçbirini okuyamayacaksınız. Hepsini eşim için yazıyorum. Muhtemelen o da okuyamaz ama. Okuyamadan yakmış olurum. 
yeni kitaplar yazmak isterdim burada. Ancak bloga yazamamamla aynı sebepten ötürü, kitap da olmadı. Fakat elimde bir şiyir, bir hikaye kitabı ve de bir evlilik taslağı var. Sonuncusu belki de hayatımda yazdığım en iyi kitap olacak... 

Ama ben yine de çok bunalıyorum. Cansever'in dedigi gibi, "Ne peki? Yere dökülen bir un sessizliği mi?"

Ne kadar garip bir çağda yaşıyoruz. İnsan sevdiğine çektiği acıyı inandırma uğraşına giriyor bir de.  Bu türlüsü çok çetin. Böyle bir çağın içindeyiz. İyi ki öldüler diyorum, Edipler, Cemaller, Kaanlar, Özgeler. Yoksa ne kadar çok incinirlerdi bugünlerde. O günlerde yaşamak ve onlarla birlikte ölmek isterdim. Bir gün öldüğümde mezar taşıma Süreya'nın öldüğü günün tarihini atıp aslında o gün öldü yazınız. 

Bir problemim var sanırım. Hayır, artık sanmıyorum. Büsbütün bana ait bir sorun olarak sırıtıyor bunca acının arasından. Sorunum: sevgi. Yani ben bilmiyorum sevmeyi de sevilmeyi de. Eskiden galiba ben bilmiyorum derdim ama bunca şeyden sonra direkt bilmiyorum diyorum. Çünkü anladım ki benim problem. Bu yüzden mesela, Behzat Ç hiç izlemedim ama ben sevmeyi bilmiyorum gibisinden bir repligi var. Çok içime işlemişti o ilk gördüğümde. 

neyse. Siz nasıl seviyorsunuz? Bana anlatabilir misiniz? Ciddiyim. Yani sevdiğiniz insanı merak ediyor musunuz? Haber alamayınca bu merak git gide yerini sinire bırakıyor mu? Ben askerden gelince bu konuda ciddi psikolojik yardım almak istiyorum. Ta küçüklükten kaynaklanan bir şey bu. Civcivimi öldürmüştüm. Avcumun içinde tepiniyordu. 3 gün olmuştu daha onu alalı. O kadar çok seviyordum ki. Avcumun içinden kurtulup kaçacak sandım. Sıktım bende avcumu. Sonra cok ağladım. Ona zarar verdiğim için kafamı duvara birkaç kez vurdum. Üçüncüye vuruyordum ki annemin tokadı patladı yüzümde. Napıyosun sen gerizekalı diye bağırarak. Nerden öğrendim bilmiyorum bunu. Sevdiğim bir şeye zarar verince bana da zarar gelsin istiyorum. Bu durum hâla böyle. Annnemin tokadının uzanamayacağı yaştayım. 

Gerçekten. Bir sevgi nasıl olmalı? Burayı okuyan, benden yaşça büyük insanlar var. Onlardan biraz tavsiye ve öneri  bekliyorum. Ne yapmalıyım kendimi paramparça etmemek, karşımdaki insanı uzmemek için? 

Neyse.

bir de insan gerçekten dostu düşmanı askerdeyken öğreniyor. 123 gün sonra benim askerliğim bitiyor. Sivilken canım cicim kardeşim diye götümde gezip burada olduğum sürece bi merhaba bile demeyenler,  bugünden sonra da merhaba demesinler. Çünkü annelerini... :) 

neyse.

bana gerçekten sorduğum şeyleri anlatırsanız çok sevinirim. Ben artık avuçlarımı sıkmak istemiyorum...



bölüm  sonu canavarı:
azer Bülbül - iyi değilim.



19 Temmuz 2014 Cumartesi

Ekmek Arası Müslüm Gürses

"Bu gezegene bak. Ne kadar garip bir yaşam. Ve insan ne kadar karmaşık bir hayvan. Acaba ne zaman ölücem ve nasıl? Bu aralar sıklıkla bunu düşünüyorum. Sahi neden yaşıyorum? Neden çekmek zorundayım bu kahrı? Neden para kazanmak zorundayım? Neden ben intihar edecek olsam üzülecek insanlar var? Ben yaşamak zorunda mıyım? Bana sormadılar, doğar mısın diye...

Yaşım 27. Ne zaman bu kadar büyüdüm ben? Ve niye böyle garip hisler çöküyor üzerime. Şu anda olduğu gibi mesela. Gidecek hiçbir yerim yok gibi hissediyorum. Aslında bütün gezegen benim. Birkaç saat sonra ölecekmişim gibi hissediyorum. Hava da öyle kapalı ki bugün, Attila İlhan'ın Kaptan şiirinde anlattığı Fransa'da yaşıyorum sanki şu an. Oturduğum yer Moda çay bahçesi değil de..."

Yukarıda yazılı olanlar benim günlüğümden, günlüğümün bugüne düşen payından bir kısmı. Günlüğüm bu tür şeylerle dolu zaten. Önceki günlüklerim de öyle. Hepsini saklıyorum. Bir gün ben öldüğümde okursunuz.

Bilmiyorum ya. Ben çok sıkıldım.Eksik olan nedir senelerdir çözemedim. Bir şey de yok aslında şu anda biliyor musun? Ne bir kadın tarafından terk edilmişliğim var şu sıralar, ne bir kadına tutulmuşluğum ne de başka bir şey. Garip ama. Garip hissediyorum. Adı nedir bu hissin bilmem ama pis bir şey. Bok gibi yapıştı paçama çıkmıyor da. Hava değişimine geldim. Yoksa kendimi kesecektim ekmek gibi. Dedim düzelirim belki iyi gelir. Daha çok bunaldım. Sanki her şey daha kötü oldu gibi. Size de oluyor mu böyle? Şu anda mesela evli olsam boşanma kararı alırdım. O kadar büyük bir boşluk düşün işte. Durduk yere hem de. 

Bugün öğlen uyandım. Bir fincan kahve ve birkaç sigara ile kahvaltımı yaptım. Sonra dışarı çıktım biraz yürümek istedim. Yürüdüm de. Moda çay bahçesine gittim. Orada da oturdum biraz. Günlük yazdım. Düşündüm falan. Fotoğrafı ben çektim. O manzarada iyice daraldım ve dedim en iyisi eve gideyim de biraz kitapla alakalı çalışayım. Eve geldim. Bütün şevkim kaçtı. Yazmak istiyorum şu anda. Gerçekten deli gibi yazmak hevesi var ama yazasım da yok aynı zamanda. Kafamın içinden imgeler, düşünceler, cümleler geçiyor. Ama yazmaya isteğim yok. "Offf amına koyim yaa" deyip duruyorum kendime. Neden böyle oluyor bilmiyorum. Bir fikrim yok. Keşke bir fikrim olsaydı.

Dünyayı izliyorum bir kenardan. Kollarımı birbirine kavuşturmuş, bir duvara yaslanmış bir şekilde. Ağzımın kenarında tütün. Bazan bir parça küfür. Bazan kızgınlık işte her neyse. Kan gövdeyi götürüyor. Üzülüyorum. Gerçekten bebekler ölüyor. Çocuklar. Anneler. Babalar da ölüyor. Hem babalar neden ölüyor ki? Ben tanrı olsam babaları öldürmezdim. Sonra kendime kızıyorum. İnsanların dertlerine bak kendine bak bir de diyorum. Filistin'li bir adam da olabilirdim. Şu anda babamın, ailemin ya da arkadaşlarımın cesetleri başında ağlıyor da olabilirdim. Bu düşünce de beni rahatlatmıyor. Utanıyorum da demiş miydim? İnsanlar nelerle uğraşıyorlar, ben nelerle uğraşıyorum. Kafamıza bomba düşer mi diye tedirgin olurken insanlar oralarda, yok yere sebepsiz bir buhran için üzülüyorum. Bundan utanıyorum mesela. "Seninki de dert mi lan?" diyorum kendi kendime. Sonra Edip Cansever uzanıyor rafların arasından, "Her şey rengine göre kanar, bilirsin" diyor. Biraz da olsa rahatlıyorum.

Gittim kendimi mutlu ederim diye, bayağıdır istediğim bir dövmeyi yaptırdım. Değişiklik olurdu hem. Oldu da. Birkaç saat. Gerçi hala mutluyum o dövmeyi yaptırdığım için ama... Amalar var işte. Ama ne? İnan ki bende bilmiyorum. Belki de büyümeyi kabullenemiyorum. 27 yaşında olmayı. 3 sene sonra 30 yaşında olacağım gerçeğini. Olabilir mi? Belki. Şu anda ne yapsan mutlu hissedersin? diye soruyorum kendime, cevabım yok verebilecek. Çünkü şu anda nerede olursam olayım, ne yaparsam yapayım bu hissi geçirebilecek bir şey yok. Şu anda dünyanın sahibi olsam bir bidon benzin döküp çakardım kibriti. Uyusam mesela, uyandığımda hiç bilmediğim bir yerde olsam. Adını bilmediğim, dilini, dinini, kültürünü bilmediğim insanların arasında uyansam. Belki bu iyi hissettirirdi kendimi.


Eksik olan nedir bilmiyorum. Yeniden yaratılmam gerekiyordur belki de... Kayış nerede koptu bilmiyorum. Düşünmek de istemiyorum.


Yazayım biraz rahatlarım dedim belki ama...

Bu yazıyı bile kaç saattir yazmaya uğraşıyorum. İki üç kere yayınlarken tam, vazgeçtim ve sildim.

Çıkıp boğanın oraya bağırasım var; 

HAYAT BOK GÜZEL OROSPU ÇOCUKLARI...

Batuhan DEDDE

Bölüm Sonu Canavarı:





14 Haziran 2014 Cumartesi

Væ Victis! vol.2

Selamlar...

Zaman ne çabuk geçiyor değil mi?
Bence öyle. Hatta o kadar hızlı ki. Bu insanlar arasında iletişimsizliğe neden oluyor. Otobanlarda birbirlerinin yanından süratle geçen arabalar gibi geçip gidiyoruz hayatın içinden... Bu da hep eksik yaşamamızı sağlıyor.  

Son zamanlarda fark ettiniz mi? Değişmiştim ben değil mi? Bana öyle gelmişti ya da. Hayatıma dair bir şeyler yapmak telaşına girdim. Bunun için askere bile geldim. Engel olmasın bana diye...

Neyse.

Bundan 4 yıl önce bu geldiğim noktayı hayal edemezdim. İyi bir noktadayım çünkü. Sonra hedeflerim de büyüdü. Baktım ki istediğim zaman gerçekten yapabiliyorum. Dedim ki kendi kendime, neden daha fazlası olmasın. Bütün bu söylediklerim iş anlamında. Yazmak çizmek falan. Son bir yıldır. Hatta ona bir yıldır demeyelim de geçtiğimiz Ekim ayından beri diyelim. Yani Eskişehir'deki cehennemden kurtulup da yeni bir hayata başlama kararı aldığımdan beri. Ben bu zaman zarfı içerisinde değiştiğimi düşünüyorum. 

Daha yüksek profilli işler çıkartmak, mutlu olmamı sağlayacak bir uğraş, stabil, sakin, huzurlu ve mütevazı bir hayat. Bir kadın ve bir kız çocuğu vs...

Nobel de var. Unutmadım elbette. 

Askerden dönünce yıllardan beri yapmak istediğim şeyi yapıp sinema eğitimi falan alacaktım. Biraz Türkiye'de biraz Çek Cumhuriyetinde. Çekler sinemada Allah çünkü.

Sonra dedim gelirim. Kendi senaryolarımı çekerim. Güzel de olur. Var çünkü güzel senaryolarım. Güzel işler yapan adamlar gibi benim de iki gözüm var. Allah'ın bahşettiği ve tek sahip olduğum şey saydığım bir beynim var. Bana kapıları gösterecek güzel abiler de tanıyorum. Yani güzel şeyler yapmak için yeterliydi her şey. Hatta avantajım bile vardı. Yaşım henüz 27. Çok gencim. Başarılı olurum. Türkiye'den bir adam çıkar. Birçok ülkede başarılı olarak gösterilen işler yapar. Filmler, kitaplar. Yapacaktım bunların hepsini. Kafaya koymuş, gecemi gündüzüme katmaya başlamıştım. 

Bütün bunlar tabi ki de vahiyle inmedi. Ben bunları kendi başıma yapacak vizyonda bir adam değilim. Bütün bunları tek başıma yapacak potansiyelim var ama vizyonum yok. Hayatın bokuna batmış, öteki olmuş her yorgun ve kırılmış adam gibi ben de tek başıma kendimi zayıf hissediyorum. Öyle değilsem bile öyle işte.


Neyse. Çok uzatmaya gerek yok.

Bütün bunları yapabileceğimi düşündüren bir enerji vardı. Artık yok. Dolayısıyla bir şey de yok.

Hepinizden Özür dilerim.

Ben artık uğraşmam. Koşturmam peşinden. Vazgeçtim. Vazgeçtiğim şeyler koşturmaca. Örneğin; yeni Zelanda'da bir adama ulaşmaya çalışıyordum. Bir proje için. Bu tür şeyler yok. Nobel yok. Pia yok. Büyük başarılar yok. 

Günün birinde ulusal hatta daha çok bölgesel bir yazar olarak ölmek var. Adımı kazımak varken başarılı işlerin arkasına. Adımın silineceği duvarlara yazıyorum. Bunu tercih ediyorum. 

Üzgünüm. Hiç olmadığım kadar. Ve kendimi kaybetmiş gibi ağlıyorum.

Hayat. Benim en büyük çaresizliğim belki de.

Her şeyden vazgeçtim.

Kusura bakmayın...


Batuhan Dedde

Ahmet Erhan der ki; 

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey.




17 Mayıs 2014 Cumartesi

Yat İçtiması ve Kadınlar

Merhaba


Neresinden başlamalı bilmiyorum. Önce gündeme dair olsun en iyisi. Aslında düşünüyorum da gündeme dair zaten herkes bir şeyler söylüyor ve söylenen her şey boş. Kimse kocasını kaybetmiş kadının acısını anlayamaz ya da babasını kaybeden çocukların. Bunlar empati ile olacak şeyler değil çünkü. %10 bile anlayamazsın... 

O yüzden herkesin başı sağolsun demek en sadesi... Ve o insanlara iyilik yapmak istiyorsanız katillerini unutmayın yeter... Çocuklarınıza anlatın. Tanıdığınız herkese anlatın... Bu bence daha doğru olanı. Sonuçta nereye öfke kusarsan kus katil olan bunu umursamaz. 

neyse...

Askerim. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Bu zamana kadar kaçmıştım. Daha evvel de söylediğim gibi daha büyük bir hayalimi gerçekleştirmek için daha küçük olanı kurban ettim. 

Bu zamana kadar kaçtığım için pişman oldum. Askerlik bir insana gerçekten çok şey katıyormuş. Babam bana "Askere git. Çok şey katar sana" dediğinde "Ben 27 yaşındayım. Bu saatten sonra bana ne katacakmış" diye düşündüm.  Babam haklı çıktı. Çok zaman olmadı daha buraya geleli ama çok şey öğrendim. Hatta şaşıracaksınız ama iyi ki geldim diyorum. 3. gün sanki tezkere almama çok az kalmış gibiydi. Bunda belki senelerdir ailemden ırak, tek başıma yaşamamın etkisi de vardır ama. Buraya gelmekten mutluluk duydum. Bu tür şeyler hissedeceğimi bilsem daha önce gelirdim...

Hayat görüşüm değişti diyebiliriz. Itlik serserilik yine duruyor merak yok... Sadece ne bileyim işte. Bu zamana kadar ne çok basit üzmüşüm kendimi... 

Döndüğüm zaman hayatın altından sandalyeyi çekip uçma zamanı. Geldiğim de ilk işim sivil hayata, sinema üzerine yoğunlaşmak. 5 sene içinde filmlerimi izleyeceksiniz. Senaryosunda ve yönetmen koltuğunda adımın olduğu. Neden olmasın? Daha zekin adamlar değil elbette olanlar. Hatta daha aptalları bile mevcut...

neyse

Bu akşam neden böyle oldu bilmiyorum ama ilk kez keşke evimde, mahallemde falan olsaydım diye iç çektim. Üzüldüm hatta. Yaz başlarken ve biterken harikulade mevsimsel bunalımlar yaşayan biri olarak biraz normal biraz tedirgin karşılamak bu durumu... Tedirgin çünkü bunalımla askerlik çekilmez oluyor.

umarım öyledir bu da.

Romanım çıktı. Okuyanların tepkilerini çok merak ediyorum. Bu benim ilk romanım. Güzel olduğunu hatta süper olduğunun düşünüyordum ama gün geçtikçe acaba? oluyorum...

şu anda radyodan Cengiz Kurtoğlu çalıyor.  Birçok şeyi özlüyorum. Her şey çok güzel olacak geldiğim de. Sabrımın sırrı bu düşünce belki de... 

ve biliyor musunuz, evlenicem. Döndüğümde. Kimle nasıl olacak bilmiyorum. Bir kadına aşık olmayı isterdim. Hazır bahar gelmiş, gönül yayları sivrilmiş girecek yer arıyor falan... 2 yıl oldu. Hislerimi bir belediye otobüsünde yan kesiciye farkında olmadan kaptırdım gibi. Evet. Tam olarak bu. Hatta bayram çocuklarına harçlık verir gibi verdim kadınlara. Mahallenin en efendi çocuğuna verdiğim de oldu, orospu çocuğu arsız yüzsüz piçlere de... Hepsine iyi ki diyorum. Biri hariç. O birinin kim olduğunu pek çok kişi biliyor. Herkes iyi ki oldu çünkü beni ben yaptılar. Karakterimin yoğrulmasında çok faydaları dokundu. O biri ise bok bulaştırdı resmen. (Tuğba falan değil.) 

ve size bir itiraf. Roman var ya. Güya benim son kitabımdı. Planım hazırdı. Hayatıma askerde son verecektim. Bunun için en uygun yer askerlikti. Ama inanın buraya geldiğimden beri ne kadar da gerizekalıca düşünüyorummuş diyorum. Askerlik görevinin ne denli bir değişiklik yaptığını bende az.çok anlayın diye söyledim...

Şimdi size artık olmayan kadınların benim beynime ve hayatıma kazıdığı izlerden bahsetmek istiyorum. İstiyorum çünkü bir şeyler yazasım var.... 

* Biri bana ağzından kaçırmış ve lan demiş ve çok utanmıştı. Çok sevimliydi o utandığı an. 

* Biri beni ilk kez öptü. Kış aylarındaydık. Öpüşürken sümüğüm akmıştı.

* Güzel bir kadınla ilk kez sevişen her çirkin adam gibi ben de hayatım boyunca onunla sevişirim sandım ama sabah uyandığımızda elimi bile tutmadı.

* bir kadına yazık ettim. Ben gidiyorum bile demeden çıktım hayatından. Haberi yoktu. Kapıyı çaldığında öğrendi. Neden yaptım bilmiyorum. Hâlâ...

* sonra bir leke ile tanıştım. O zamanlar hayatımdaki bir kadın olarak sıfatlandırıyordum. Bilemezdim aslında hayatımdaki bir leke olduğunu çünkü kartlar kapalıydı. Ağır yaralı kalkmıştım kumar masasından. 

* Bir gün bir kadına daha yazık ettim. Neden yaptım onu da bilmiyorum. İlkinde olduğu gibi değildi. Bu kez tecrübeliydim. Her gün azar azar öldürdüm onu. Gittiğimi göstere göstere. Sonra gittim. Çok zaman sonra kendime geldiğimde beni affetmesini istemedim ama Özür diledim. Kabul etmeyenler adında bir kulübe üye olmuştu. 

* bir kadına daha gittim. Bayram yeri gibi bir kadın. Elimdeki bütün çaputları saçlarına bağladım. Onu dileyerek. Öyle kötü düştüm ki saçlarından. Vücudum değil ama hayatım kırıldı. Sonra düşündüm. Yazık ettiğim kadınların ardından gelen kadınlar da bana göre bana yazık etmişlerdi. İlahi adalet muhakkak var, diye fısıldadım o gece kendime. 

* Bir kadın için büyük ve ciddi bir fobimi yenip bir haftaya yakın hastanede kaldım. Bir erkek için bu ne demektir en iyi bir erkek anlar. Daha iyi ise kalbi kırık bir erkek anlar... 

* Biri içinde okuldan Istanbul'a doğumgünü kutlamak amacıyla gelmek için yeterli ödenek oluşsun diye faturayı yatırmadım. Şubat ayıydı. Kütahya'da -16 derece hava vardı. Buz gibi suyla çığlıklar atarak duş almış, 37 derece ateşle Haydarpaşa garına ayak basar basmaz bayılmış ve yarım saat de olsa kutlama yapmıştım.

Bunlar gibi bir sürü şey daha var. Peki ne geçti elime? Uyuşturucudan tükenmiş, üzüntüden hurdaya dönmüş bir hayat ve alabildiğine çirkin bir adam. Eskiden en azından sempatiklik vardı. Ciddiyim. Şimdi korkunç. "Sin çirkin digilsin yi" derseniz inanmam. İnsan en iyi kendini bilir. Kaldı ki inanılmaz mutluyum ben çirkin olmaktan. Sadece en azından sempatik bir adam olarak kalmak isterdim. Anlamıyorsunuz. Sempatiksin diyorsanız hâlâ... Size göre sempatik olan ben değilim. Batuhan Dedde. Ben İsmail'den bahsediyorum. Kendimden. 

neyse.

ben artık yazıyı bitireyim. Yazım hataları vb şeyler için kusura bakmayın. Telefondan zor oluyor. Parmaklarim koptu amk. Bunaldı. Bu gece. Rahatlamak istedim sadece.

Ayrıca Microsoft'a android için yaptığı office programı için milyon teşekkür...

Batuhan Dedde

Bu da bölüm sonu canavarı olsun:

Gökhan Türkmen - kurşuni renkler (joy Türk) (yutup yok amk copy paste yapın) 

28 Ocak 2014 Salı

Melhanay

Size, belirli bir yaştan sonra gözyaşı döktürten ve artık olmayan kadınlara değer verin. Onlar sizin en ince noktalarınıza dokunmuşlardır muhakkak…

     Eskiden beri beni takip edenler, bu yazacağım konuyu iyi biliyorlar aslında. Zaten çoğunuz da epeyce eskiden beri takip ediyorsunuz. Bu beni mutlu ediyor. Yani mutlu eden şey şu, beni takip etmeye başladığında henüz liseye giden insanlar, şimdi üniversite mezunu ya da mezun olmak üzereler. Bu şekilde birçok insan tanıyorum. Bu beni mutlu ediyor. Bunun için size teşekkürler.

     Neyse mevzuya gireyim ben.

     Çok eskilerden, sosyal medya dedikleri kavram henüz yokken internette forumlar vardı. Benim yaşımdaki herkes sanırım hayatında en az bir kere herhangi bir forum sitesine takılmıştır. O zamanlar o modaydı çünkü. Facebook, Twitter gibi şeyler yaygın değildi hiç. İşte öyle bir dönemde, bir mizah forumu vardı. İsmi Hepbiri. Forumdan ziyade aile gibiydik oradaki insanlarla. Sürekli zirveler düzenliyor, bir araya geliyor, etkinlikler yapıyorduk. Piknikler, kafelerde buluşup itlik serserilik yapmalar. Bir keresinde hatta bir zirveye elimde megafonla gitmiştim de, İstiklal Caddesini birbirine katmıştık.
     Orada bir üye vardı. Kullanıcı ismi Melhanay olan. Melhanay, onun iki ismi ve soyisminden türetilmiş bir isim. Gerçek ismini söylemeyeceğim. Bilenleriniz varsa onlarda kalsın lütfen. Sıkıntı çıkmasın.

     Neyse.

     Gel zaman git zaman. Ben Melhanay’a duygusal yönelimler içine girdim. Çok güzel bir kadın değildi ama mükemmel bir kadındı. 14 Şubat 1989 doğumlu bu kadın…
     Hayatıma dahil olan birçok kadın gibi o da öncesinde serseri bir it olduğum için çekiniyordu benden. Onu ikna etmek o kadar zor oldu ki. Çok ağladım karşısında. Defalarca. Onu ikna etmek için değil tabii. Sadece o anlarda çok fazla yoğundu her şey. Olması gereken bir şeydi ağlamak. Keşke daha fazla ağlasaydım o zamanlar. Sonrasında çünkü hiçbir gözyaşım o kadar temiz akmadı. Bunun olacağını bilseydim, sürekli ağlardım Melhanay’ın karşısında…

     Onun gibi kimseyle anlaşamadım. Ve biliyorum ki, hayatıma onun gibi tat bırakan kimse girmeyecek bir daha. Asla! Bu zamana kadar olmadı. Bu zamandan sonra hiç olmayacak çünkü artık ben de değiştim. Melhanay, kültürlü bir kadındı. Aynı zamanda serseri bir manyak, derli toplu bir hanımefendi. Sevgilim gibi değildi hiç. Benim için daha çok, dünyaya aynı frekanstan bağlandığım bir kadındı. Çocuk sayılacak bir yaştaydık.

     Günler geçtikçe ben Melhanay’a daha çok gömüldüm. Sevgilimdi de artık. O zamanlar metrobüs yoktu, Bahçelievler civarında yaşıyordum. Belediye otobüsü ile gidiyordum Mecidiyeköy’e. 40-50 dakika sürüyordu yol… 10 dakika bile görecek fırsatım olsa, atlayıp gidiyordum. Keyifle… Hep yanında olmayı isterdim. Melhanay, biraz paranoyak biriydi. Bu davranışlarımın altında bir şeyler arardı hep. Kavga bile ederdik. Ama yine de anlaşırdık hep işte.
     
Ve ne gariptir ki, ona dair bütün detayları hatırlıyorum. Sadece sesini unuttum. Allah kahretsin ki. Çok üzülüyorum bunun için.

     Şöyle ilginç bir özelliğim var, unutmak istediğim şeyleri unutabiliyorum. Hayatımda bağzı kadınları unutmak istedim mesela. İsimleri ve yüzleri dışında hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Gerçekten. Zihnimi kurcalıyorum bazen bunu test etmek için ama hatırlamıyorum. Melhanay’da da bunu yapmayı denedim. Unutmak istedim. Ama beceremedim.
   
  Mesela onunla ilk buluştuğumuz günü hatırlıyorum. İlk buluşmamızı. 17 Mayıs 2006. Çarşamba. Dolmabahçe’de onu bekliyorum. Okuldan çıkıp gelecek. Liseli. :) Bana doğru geldiğini gördüğümde yanında iki tane de çocuk vardı. Çocuklar Melhanay’ı bırakıp elimi sıktıktan sonra gittiler. Ayaküstü tanıştık yani. Ama maksat tanışmak değil elbette. Hani Melhanay benimle ilk kez buluşuyor ya, bir şey falan olursa işte elemanlar benim eşgali aldılar. Bunu hiçbir zaman sormadım ama Melhanay’ın bunu istediğinden eminim…
    
     O ilk geliş anını hatırlıyorum mesela. Bana doğru yürüyor. Yürüdü. Yürüdü… Ben de ona doğru. Sarıldım. Sarıldı. Sarıldık. Sonra elimdeki poşeti ona uzattım. Özel bir şey değildi içindekiler ama çocukluğumun tamamı olan pelüş bir köpek, bebeklik battaniyem, dedemin bana hediye ettiği, Türkiye’deki ilk baskısı olan John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” kitabı. Bunları ona vereceğimi daha önceden söylemiştim. O da böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini söylemişti. Sonra ben çok fazla ısrar edince, zorla da olsa kabul ettirmiştim. Bu benim için iyi bir şeydi. Melhanay’a yaranmak falan değil de, benim için çok önemli olan şeyleri ona teslim edecek kadar güzel şeyler hissediyordum çünkü ona karşı. Benden iyi sahip çıkacağına emindim.

     Beşiktaş çarşının girişinde Garanti Bankasının az ilerisinde sol tarafta bir otopark var. O otoparkın içinde çay bahçesi var. Üzerimde pembe gömlek vardı. Koyu mavi bir kot. Onun üzerinde de beyaz bir tişört vardı, altında da açık haki yeşil bi kargo pantolon.

     Oturduk çay bahçesinde Melhanay’la. Ben bir çay söyledim. O da meyve suyu. Şeftalili. Sonra da bir vişneli meyve suyu söyledim kendime. Çayı içtikten sonra… Sağ çaprazımızdaki masada otuzlu yaşlarda kel bir adam vardı ve yanında hafif balık etli, esmer bir kadın. Bunlarda ciddiyim. Götümden uydurmuyorum. Bu kadar net hatırlıyorum detayları.

     O gün mükemmel bir gündü benim için. Çok kısaydı ama çok mükemmeldi. Çok vakti yoktu zaten onun, biliyordum bunu. Sadece beş dakika bile olsa onu görmek için gelmiştim oraya. Vedalaşma zamanı geldiğinde Beşiktaş’tan Fulya’ya doğru beraber gitmeyi teklif ettim. Onu evine bırakır, oradan da Mecidiyeköy’e geçip otobüse binip siktir olup giderdim. Böyle düşünmüştüm…
     
Biraz yürüdük. Beşiktaş Çarşının oradan Fulya’ya doğru giden bir yol var ya. Oradan işte… O yolda yürüyoruz, Melhanay da durmadan gelme diye söyleniyor. Israr ediyor. O ısrar ediyor gelme diye, ben ısrar ediyorum geleyim diye. En sonunda sert bir çıkış yaptı onunla gitmemem konusunda. Bir şey söylemeden öylece kaldım ben de. Sarıldık. Vedalaştık. Sen git, dedi. Taksi bekleyecekmiş. Tamam dedim. Döndüm gidiyorum. 6-7 adım attıktan sonra arkamı dönüp bakayım dedim. Bir döndüm ki Melhanay yok. Buharlaştı. Bakındım biraz, sahiden yok. Nereye kayboldu diye düşünerek yürümeye devam ettim kendi yoluma…

     Zaman geçtikçe daha çok alıştım ona. Sanırım o da bana.

     Bir gün Şişli Sigorta kurumunda işim var. O tarafta olduğumu söyledim. O gün de evden çıkamıyordu kendisi. Birçok Türk kadınının gençlik döneminde yaşadığı şeyler işte. Bazıları tabii gençlik döneminden sonra da  yaşıyor bu tür şeyler ama konu bu değil. Görüşemeyecektik o gün. Sağlık olsundu. Sonra pat diye mesaj geldi telefonuma. Markete gidiyormuş. Namlı market var, Cevahir’in az ilerisinde, Şişli Camisine giderken. Fransız Hastanesinin yan tarafı. Oraya. Sigorta kurumunun içindeki işim bitmeden bir fırladım o sıcakta. Bir depar attım ki. Ben bile şaşkınım… Kan ter içinde vardım oraya. Daha gelmemişti bile o. Geldiğinde gözleri kocaman açıldı. O sıcakta öyle koşmuşum ki, suratım kıpkırmızı, gömlek sırılsıklam. Sarılacaktı tam, “Dur” dedim. Çok terliyim, sarılma… “Uff” dedi sadece. Daha sıkı sarılırken… Salak mısın nesin der gibi hani.
    
 Markete girdik. Yufka aldık, ekmek aldık, lor peyniri ve kola aldık. Belli ki börek yapılacaktı. Ben de istiyorum börek, dedim. Poşetlerini taşıdım. Sokağın köşesine kadar. Her zaman olduğu gibi. Elit Otelin oralarda bir Yurtiçi Kargo Şubesi var, oraya kadar. Sınır orasıydı.  Ne zaman bir araya gelsek, Yurtiçi Kargonun oradan geri dönüyordum ben. O da evine gidiyordu. Orada hangi apartman, hangi sokak, hiç bilmiyorum. Söylemedi. Muhtemelen oralarda bile değildi. Paranoyasından dolayı orada ayrılıyordu benden.
    
     Yine böyle benzer bir gündü buna. Okulların kapanmasına az bir zaman kalmıştı. Sabah okula gitmemişti. Evden çıkamıyorum yine, demişti. Görüşelim mi? Soruma karşılık… Sonra da, 1 saate kadar evden çıkıp Osmanbey’e gideceğim demişti. Bir şeyler almaya. Ben daha mesajı tamamen bitirmeden yola çıkmıştım bile.

     Önce tek başıma Mecidiyeköy’e geldim. Sonra Melhanay’la birlikte Osmanbey’e gittik. Biber salçası almaya. Bana çok romantik geliyor bu. Evet. Romantizm anlayışım bu şekilde benim. Kırmızı güllerden, kırmızı şaraplardan, dantelli, kırmızı erotik iç çamaşırlarından daha samimi. Biber salçasını aldık. Geri döndük Mecidiyeköy’e. Mecidiyeköy metrosundan çıkarken, yürüyen merdivenlerde sohbet ederken ağzından “lan” lafını kaçırmıştı. Bana lan diye hitap etmişti. Çok da utanmıştı bundan. Ben ise onu kızdırıyordum, utandığı için daha çok üstüne gidiyordum. Ne kadar sevimliydi o an aslında…

     Sonra Yurtiçi Kargonun oradan geri dönüp evime gitmiştim…

     Ona animasyon filmler tavsiye ederdim. Alıp götürürdüm sürekli. Bir sürü animasyon film. Çocukluk etmeyi seviyorduk işte…

     Bodrum’a giderdi her yaz ailesiyle. Gümüşlük’e. Telefonunu hiç götürmezdi yanında. Tatil bitene kadar da ben çaresiz bekledim öyle. Ona mektuplar yazdım. Vermiştim de o mektupları ona. Onun da bana yazdığı mektuplar vardı. 2008 yılında, üniversitedeyken çok fazla uyuşturucu hap kullandığım bir gece, onun bana yazdığı mektupları mutfak lavabosunda yakmıştım. Çok ağlayarak…
    
     Çok güzel resim yapardı Melhanay. Karakalem, yağlı boya. Fotoğrafçılıkla da ilgilenirdi…
     
Orkun hala War Craft oynarken deli ediyor mu acaba onu…

     Çok siyaset tartışırdık. Farklı fikirlerdeydik onunla.

     Doğum günümde bana bir kitap ayracı, bir eskiz kalemi, farklı boyutlarda birkaç not defteri falan almıştı. Hepsi de duruyor hala. Saklıyorum. Hatta not defterlerinden küçük olanda kendi el yazısı ile yazdığı notlar duruyor…
    
     Bir gün yine tartışıyoruz. Cevahir’in en alt katında bir bankta oturduk. Küstük. Küçük çocuklar gibi. Hiçbir şey konuşmuyoruz. Bir şey söylemiyorum ama gönlünü nasıl alırım, ortamın buzlarını nasıl eritirim diye planlıyorum. Sonra aklımda şimşek çaktı işte. Yerimden fırladım. İkinci kattaki oyuncak mağazasına gittim. Tabu kuklasına benzeyen, mor bir pelüş oyuncak vardı. Onu aldım. Sarıldık, barıştık falan…

     Ha unutmadan. Kabadayı isimli filmi beraber izlemiştik sinemada. Ne kadar mutluydum o gün ben.

     Sonra her güzel şey gibi oldu işte.

     Melhanay gitti. Çok akıllı bir kadındı bence. Biliyordu her şeyin boka saracağını. Mahvolacağını. Üzülmeden gitti o. Ben üzüldüm ama olsun. Çok değil. Belki de hep iyi hatırlanmak için gitti. Ben de onda hep iyi anılmak isterdim ama maalesef çok büyük bir yanlış anlama buna engel oldu. Hep de engel olacak. Zaten bu saatten sonra onun için pek de önemli değildir bu konu.

     Ben onu hiç kaybetmek istemedim. Çok direndim başta. Hayatımdan gitmemesi için çok mücadele ettim. Sonra kabullendim durumu… Sonra aklıma geldi. Birkaç yıl sonra. Onunla kontakt kurmamı sağlayacak bir şey. Eşyalarım. Ona değerli şeylerimi vermiştim. Düzgünce istedim. Reddetti. Çirkefleştim. Amaç eşyalar değildi. Umrumda değildi eşyalar. İsterim dedikçe o göndermiyorum dedi. Kaldı ki bana ilk ayrıldığımızda eşyalarımı geri vermeyi teklif etmiş, ben de ona o eşyalara benden daha iyi sahip çıkacağını söyleyip geri çevirmiştim bu teklifini. Haklı olarak bunu belirtiyordu. İkimiz de çok inatçıydık. Belki de tek handikap buydu aramızdaki. Sonra bu durumu da kabullendim. Aradan birkaç yıl daha geçtikten sonra yine eşyaları bahane ederek kendisiyle iletişim kurdum ama bu kez bana eşyaları attığını söyledi. Bunun yalan olduğunu ben biliyordum. O da biliyordu. Başından savmak için söylediği bir yalandı sadece.

O benden nefret ediyor. Sebebi ise çok yazık bir durum benim adıma…

     Melhanay beni terk ettikten sonra saçma sapan bir ilişkim olmuştu. En az ilişki kadar saçma sapan bir kadınla. Bir fotoğrafımız vardı bu kadınla. O en başında bahsettiğim forum sitesinde paylaşmıştım. Fotoğrafın üzerindeki, makinenin attığı tarih yanlıştı. Bunu fark edememiştim ben. Melhanay’ın hayatımda olduğu bir tarihi gösteriyordu Melhanay hayatımda değilken çekilmiş o fotoğraf.

     Melhanay da onu aldattığımı düşünmüş ve benden nefret etmişti. Üstelik paranoyak bir kadını kendi inandığı gerçek dışında, var olan bir gerçeğe inandırmak oldukça zordu.

     Öylece de kaldı bu durum işte… Ben onun hayatında onu aldatan, hatalı bir ilişki olarak kaldım. Ben aslında hep kaldım. Bombok bir şekilde. O gitti.

     Hayatıma bir daha onun gibi bir kadın girmeyecek mesela. Böyle bir gerçekle baş başa kaldım. Onun gibi biri olmayacak bundan eminim. Çünkü bu durum hem onun mükemmel bir kadın olmasıyla alakalı, hem de benim değişmemle. Artık onu öperken utanan bir adam yok mesela. Şimdi öpsem utanmam. Büyüdüm. Bok varmış gibi. Ve ondan sonra hiç çocuksu ağlayamadım. Çok ağladığım oldu elbette ama o kadar çocuksu değildim Melhanay’dan sonra, hiçbir ağlayışımda…

2-3 yıl evvel batuhandedde.com adlı bir sitem vardı işte blog yazılarını yazdığım. Oraya bu minvalde bir yazı yazmıştım. Sonra önce arkadaşı, sonra da Melhanay beni yazılı bir şekilde uyarmıştı… Arkadaşının uyarısı şu şekilde olmuştu;


Doğru olduğunu düşünmüyorum bunun ama… Merak da etmiyor değilim hani.

Geçen yıl Taksim’de bir büfede arkadaşlarımla yemek yerken, o olduğunu hissettiğim ve ona benzeyen bir kadın görmüştüm. Elimdeki ayran bardağını düşürmüştüm. Gidip de konuşamadım tabii. Keşke gitseydim yanına o gördüğüm kadının.

Ve nasıl bir cilvedir bilmiyorum ama…
Geçen yıl, Eskişehir’e taşınmadan önce Melhanay’ı bıraktığım o köşe vardı ya hani, Yurtiçi Kargonun orası. Onun bir arka sokağında oturuyordum…

Birkaç kere Melhanay isminde bir kitap çıkartmayı düşündüm. Kısmet olmadı. Belki bir gün olur. Olmasına yetecek kadar malzeme var elimde…

Bu yukarıda gördüğünüz resimleri de Melhanay yaptı. Kendi elleriyle. Belki bir gün Melhanay diye bir kitap yapar ve bu resimleri de kapak olarak kullanırım. Bana telif hakkı davası açması için. Zaten en son öğrendiğim kadarıyla Hukuk öğrencisiydi…

     Neyse.

Artık bitirelim bu yazıyı.

     Hep güzel hatırlayacağım bir kadın Melhanay. Dönem dönem böyle depreşiyorum. Ama bu bir sevgi değil. Bir aşk da değil. Unutamamak ve acı çekmek de değil. Özlem duymak sadece. Naif bir şekilde. Bu durum 20 yıl sonra da bu şekilde geçerliliğini koruyacak… Çünkü ondan çok güzel şeyler öğrendim. Gerçekten. Bunları 27 yaşında algılamak benim için utanılacak bir şey. O kadın bunları bana 18-19 yaşındayken öğretti ama ben daha yeni algılayabiliyorum. Ne kadar akıllı bir kadın olduğunu buradan anla işte…

Özetle;
 Özlüyoruz Melhanay reyiz. (Sulandırmak lazım yoksa gözlerim sulanacak)

Ne kadar akıllı bir kadındın sen Melhanay ya…

Batuhan Dedde

Bu yazının bölüm sonu canavarı da bu olsun. Çok severdik bunu birlikte... Karşısında ağlarken salya sümük, hep bunu dinlerdim...  İlk o göndermişti bana. Her şey çok güzelken. Sanki bir şeyleri anlatmak istiyormuş gibi o güzel zamanlarda…





13 Ocak 2014 Pazartesi

Hadi Eyvallah

Geçenlerde hoş olmayan birkaç şey yaşadım. Yine eskide olduğu gibi olan günler geldi aklıma. Yaşadığım her şey. Geçen yıl, ondan önceki yıl, onlardan önceki yıllar. Yaşadığım ağır ne varsa. Hepsi.

Bu hoş olmayan birkaç şeyi atlatmaya çalıştığım günlerden birinde. Gece çok geç saatlerde bakkala çıktım. Kahve almaya. Hava da ayaz. Çok soğuk ama çok da açık. Pırıl pırıl gökyüzü. Oturdum kaldırıma. Aya baktım. Yıldızlara falan. Bir şeyler düşündüm. Güldüm sonra da. “Neler atlattın lan Sarı” dedim kendime. “Neler neler amına koyim ya.” Bir daha güldüm. Bu sefer halime. Nasıl alışıyor insan değil mi? Ne kadar garip bir canlı. Karmaşık biyolojik yapısına uygun bir de ruhsal durumları var. Onlar da en az biyolojik yapıları kadar karmaşık işte.

Ne kadar kötü şeyler olmuş zamanında şöyle geçmişe bakıyorum da. Hepsi geçti.  Hepsi iz bıraktı ama. Hayatıma giren çıkan herkes. Dostlarım, arkadaşlarım, sevgililerim… Ne kadar çok insan girip çıktı hayatıma. Bu insanlara o kadar çok teşekkür ediyorum ki. Hepsine. Ayırt etmeden. İyi ya da kötü, çok şey öğrendim. Hepsinden hem de. Kimisinden gerçekten vefalı olmayı öğrendim, kimisinden şerefsiz nasıl olunur onu, kimisinden yemek yapmayı öğrendim, kimisinden sevişirken dinlenilebilecek bir müzik. Hepsinden ama hepsinden mutlaka bir şeyler öğrendim. Bunları düşününce, iyi ki diyorum oldular. Hepsi. Dediğim gibi neler yaşanmışsa yaşansın, iyi ki. O zamanlar böyle düşünemiyordum belki ama, şimdi düşünebiliyorum işte.

Hepsi iyi ki oldular hayatımda. Hepsine teşekkür ediyorum. Bütün bu insanlardan. Cemre hariç. Diğerlerinin aksine o benim çok büyük bir pişmanlığım. Hayatımdaki birkaç pişmanlıktan biri demek de doğru olur…

Bu tür izlerin yanında bir de daha somut izler bıraktılar hayatımda, pek çok insan… Dövmelerim mesela. Mesela kolumdaki façalar. Evet. Kendini kesme de olaylara karşı verilen bir tepki biçimidir. Biraz kanlı ve psikopatça olsa da bu da bi tepki verme biçimi. Dövmelerimin her biri mesela, büyük derstir benim için. Anlamdan ziyade ders. Et Tu Brute’ü mesela, hayatımdaki en son kazı atacak kişi bile değil dediğim birinden yediğim kazıktan sonra yaptırdım. Sen de mi Brütüs, diyordu çünkü Sezar da. Bu birinin örneği. Hepsinin bu tür hikayeleri var. Ders almak için. Unutmamak için. Her an hatırlamak için. Beni ayakta tutan şey bu çünkü. Hırs değil bu. Kin ya da nefret de değil. Gerçekten. Bunların hiçbiri değil. Bu izleri bırakan insanların hiçbiri hayatımda artık yok ve bir daha da olmayacaklar. Sadece bu şekilde izleri kalacak. Ben istediğim için.

Neyse.

Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Ben ilk blog yazıları yazmaya başladığım zamanlarda 17-18 yaşında çocuktum. Şimdi 30’a doğru merdiven dayamış bir adamım. Çok uzak zamana gitmeye bile gerek yok. İlk bu tür şebek şebek yazıları insanlar okusun diye yazmaya başladığımda 22 yaşındaydım. Batuhan Dedde olduğumda yani. 27 yaşındayım şimdi. 3 yıl sonra 30.

Vay be…

Ay sonu askere gidiyorum. Zorla götürülüyorum aslında. Askerlik yapmak istemiyorum çünkü. Kimseye zorla hizmet etmek istemiyorum. Beğenmiyorsan gitçiler burada mı? Vatan hainciler peki?
Birileri silah satıp zengin olacak diye, ben kendimi ölüme götürmek istemiyorum. Anlatabiliyor muyum? Mevzunun vatan millet olmadığını bilmeyen yoktur artık herhalde. Yani ben ölemem. Ölmek istemiyorum. Bir silah tüccarının cebine para girecek diye, bu tür bir ticarette zorla tüketici yapılan biri olmak istemiyorum.

Ben çok uzaklarda, ülkenin dışında bir yerlerdeki harika gün batımı manzaralı kumsalda uzanıp yüksek dozda eroinden ölmek istiyorum. Böyle bir ölüm planım var. O gün o kumsalda dinleyeceğim şarkılar bile hazır…


Ama zorla götürüyorlar işte. Bu ay sonu. 27’sinde gidip sülüsümü alıcam. Nereye çıkacak, nasıl olacak bilmiyorum. Göreceğiz. Yaşayıp.

Neyse.

12 ay yokum ben işte. Bu sırada Rasyonel Şizofreni ve Mesihler Yalnızca Kutsal Masallarda Olur isimli romanım çıkacak…

Roman Mart ayında raflarda.

Selametle…

Kendinize iyi bakın, hoşça kalın, beni unutmayın.

Hadi eyvallah...

Batuhan Dedde

Bu da gitmeden önceki son bölüm sonu canavarı