28 Ocak 2014 Salı

Melhanay

Size, belirli bir yaştan sonra gözyaşı döktürten ve artık olmayan kadınlara değer verin. Onlar sizin en ince noktalarınıza dokunmuşlardır muhakkak…

     Eskiden beri beni takip edenler, bu yazacağım konuyu iyi biliyorlar aslında. Zaten çoğunuz da epeyce eskiden beri takip ediyorsunuz. Bu beni mutlu ediyor. Yani mutlu eden şey şu, beni takip etmeye başladığında henüz liseye giden insanlar, şimdi üniversite mezunu ya da mezun olmak üzereler. Bu şekilde birçok insan tanıyorum. Bu beni mutlu ediyor. Bunun için size teşekkürler.

     Neyse mevzuya gireyim ben.

     Çok eskilerden, sosyal medya dedikleri kavram henüz yokken internette forumlar vardı. Benim yaşımdaki herkes sanırım hayatında en az bir kere herhangi bir forum sitesine takılmıştır. O zamanlar o modaydı çünkü. Facebook, Twitter gibi şeyler yaygın değildi hiç. İşte öyle bir dönemde, bir mizah forumu vardı. İsmi Hepbiri. Forumdan ziyade aile gibiydik oradaki insanlarla. Sürekli zirveler düzenliyor, bir araya geliyor, etkinlikler yapıyorduk. Piknikler, kafelerde buluşup itlik serserilik yapmalar. Bir keresinde hatta bir zirveye elimde megafonla gitmiştim de, İstiklal Caddesini birbirine katmıştık.
     Orada bir üye vardı. Kullanıcı ismi Melhanay olan. Melhanay, onun iki ismi ve soyisminden türetilmiş bir isim. Gerçek ismini söylemeyeceğim. Bilenleriniz varsa onlarda kalsın lütfen. Sıkıntı çıkmasın.

     Neyse.

     Gel zaman git zaman. Ben Melhanay’a duygusal yönelimler içine girdim. Çok güzel bir kadın değildi ama mükemmel bir kadındı. 14 Şubat 1989 doğumlu bu kadın…
     Hayatıma dahil olan birçok kadın gibi o da öncesinde serseri bir it olduğum için çekiniyordu benden. Onu ikna etmek o kadar zor oldu ki. Çok ağladım karşısında. Defalarca. Onu ikna etmek için değil tabii. Sadece o anlarda çok fazla yoğundu her şey. Olması gereken bir şeydi ağlamak. Keşke daha fazla ağlasaydım o zamanlar. Sonrasında çünkü hiçbir gözyaşım o kadar temiz akmadı. Bunun olacağını bilseydim, sürekli ağlardım Melhanay’ın karşısında…

     Onun gibi kimseyle anlaşamadım. Ve biliyorum ki, hayatıma onun gibi tat bırakan kimse girmeyecek bir daha. Asla! Bu zamana kadar olmadı. Bu zamandan sonra hiç olmayacak çünkü artık ben de değiştim. Melhanay, kültürlü bir kadındı. Aynı zamanda serseri bir manyak, derli toplu bir hanımefendi. Sevgilim gibi değildi hiç. Benim için daha çok, dünyaya aynı frekanstan bağlandığım bir kadındı. Çocuk sayılacak bir yaştaydık.

     Günler geçtikçe ben Melhanay’a daha çok gömüldüm. Sevgilimdi de artık. O zamanlar metrobüs yoktu, Bahçelievler civarında yaşıyordum. Belediye otobüsü ile gidiyordum Mecidiyeköy’e. 40-50 dakika sürüyordu yol… 10 dakika bile görecek fırsatım olsa, atlayıp gidiyordum. Keyifle… Hep yanında olmayı isterdim. Melhanay, biraz paranoyak biriydi. Bu davranışlarımın altında bir şeyler arardı hep. Kavga bile ederdik. Ama yine de anlaşırdık hep işte.
     
Ve ne gariptir ki, ona dair bütün detayları hatırlıyorum. Sadece sesini unuttum. Allah kahretsin ki. Çok üzülüyorum bunun için.

     Şöyle ilginç bir özelliğim var, unutmak istediğim şeyleri unutabiliyorum. Hayatımda bağzı kadınları unutmak istedim mesela. İsimleri ve yüzleri dışında hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Gerçekten. Zihnimi kurcalıyorum bazen bunu test etmek için ama hatırlamıyorum. Melhanay’da da bunu yapmayı denedim. Unutmak istedim. Ama beceremedim.
   
  Mesela onunla ilk buluştuğumuz günü hatırlıyorum. İlk buluşmamızı. 17 Mayıs 2006. Çarşamba. Dolmabahçe’de onu bekliyorum. Okuldan çıkıp gelecek. Liseli. :) Bana doğru geldiğini gördüğümde yanında iki tane de çocuk vardı. Çocuklar Melhanay’ı bırakıp elimi sıktıktan sonra gittiler. Ayaküstü tanıştık yani. Ama maksat tanışmak değil elbette. Hani Melhanay benimle ilk kez buluşuyor ya, bir şey falan olursa işte elemanlar benim eşgali aldılar. Bunu hiçbir zaman sormadım ama Melhanay’ın bunu istediğinden eminim…
    
     O ilk geliş anını hatırlıyorum mesela. Bana doğru yürüyor. Yürüdü. Yürüdü… Ben de ona doğru. Sarıldım. Sarıldı. Sarıldık. Sonra elimdeki poşeti ona uzattım. Özel bir şey değildi içindekiler ama çocukluğumun tamamı olan pelüş bir köpek, bebeklik battaniyem, dedemin bana hediye ettiği, Türkiye’deki ilk baskısı olan John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” kitabı. Bunları ona vereceğimi daha önceden söylemiştim. O da böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini söylemişti. Sonra ben çok fazla ısrar edince, zorla da olsa kabul ettirmiştim. Bu benim için iyi bir şeydi. Melhanay’a yaranmak falan değil de, benim için çok önemli olan şeyleri ona teslim edecek kadar güzel şeyler hissediyordum çünkü ona karşı. Benden iyi sahip çıkacağına emindim.

     Beşiktaş çarşının girişinde Garanti Bankasının az ilerisinde sol tarafta bir otopark var. O otoparkın içinde çay bahçesi var. Üzerimde pembe gömlek vardı. Koyu mavi bir kot. Onun üzerinde de beyaz bir tişört vardı, altında da açık haki yeşil bi kargo pantolon.

     Oturduk çay bahçesinde Melhanay’la. Ben bir çay söyledim. O da meyve suyu. Şeftalili. Sonra da bir vişneli meyve suyu söyledim kendime. Çayı içtikten sonra… Sağ çaprazımızdaki masada otuzlu yaşlarda kel bir adam vardı ve yanında hafif balık etli, esmer bir kadın. Bunlarda ciddiyim. Götümden uydurmuyorum. Bu kadar net hatırlıyorum detayları.

     O gün mükemmel bir gündü benim için. Çok kısaydı ama çok mükemmeldi. Çok vakti yoktu zaten onun, biliyordum bunu. Sadece beş dakika bile olsa onu görmek için gelmiştim oraya. Vedalaşma zamanı geldiğinde Beşiktaş’tan Fulya’ya doğru beraber gitmeyi teklif ettim. Onu evine bırakır, oradan da Mecidiyeköy’e geçip otobüse binip siktir olup giderdim. Böyle düşünmüştüm…
     
Biraz yürüdük. Beşiktaş Çarşının oradan Fulya’ya doğru giden bir yol var ya. Oradan işte… O yolda yürüyoruz, Melhanay da durmadan gelme diye söyleniyor. Israr ediyor. O ısrar ediyor gelme diye, ben ısrar ediyorum geleyim diye. En sonunda sert bir çıkış yaptı onunla gitmemem konusunda. Bir şey söylemeden öylece kaldım ben de. Sarıldık. Vedalaştık. Sen git, dedi. Taksi bekleyecekmiş. Tamam dedim. Döndüm gidiyorum. 6-7 adım attıktan sonra arkamı dönüp bakayım dedim. Bir döndüm ki Melhanay yok. Buharlaştı. Bakındım biraz, sahiden yok. Nereye kayboldu diye düşünerek yürümeye devam ettim kendi yoluma…

     Zaman geçtikçe daha çok alıştım ona. Sanırım o da bana.

     Bir gün Şişli Sigorta kurumunda işim var. O tarafta olduğumu söyledim. O gün de evden çıkamıyordu kendisi. Birçok Türk kadınının gençlik döneminde yaşadığı şeyler işte. Bazıları tabii gençlik döneminden sonra da  yaşıyor bu tür şeyler ama konu bu değil. Görüşemeyecektik o gün. Sağlık olsundu. Sonra pat diye mesaj geldi telefonuma. Markete gidiyormuş. Namlı market var, Cevahir’in az ilerisinde, Şişli Camisine giderken. Fransız Hastanesinin yan tarafı. Oraya. Sigorta kurumunun içindeki işim bitmeden bir fırladım o sıcakta. Bir depar attım ki. Ben bile şaşkınım… Kan ter içinde vardım oraya. Daha gelmemişti bile o. Geldiğinde gözleri kocaman açıldı. O sıcakta öyle koşmuşum ki, suratım kıpkırmızı, gömlek sırılsıklam. Sarılacaktı tam, “Dur” dedim. Çok terliyim, sarılma… “Uff” dedi sadece. Daha sıkı sarılırken… Salak mısın nesin der gibi hani.
    
 Markete girdik. Yufka aldık, ekmek aldık, lor peyniri ve kola aldık. Belli ki börek yapılacaktı. Ben de istiyorum börek, dedim. Poşetlerini taşıdım. Sokağın köşesine kadar. Her zaman olduğu gibi. Elit Otelin oralarda bir Yurtiçi Kargo Şubesi var, oraya kadar. Sınır orasıydı.  Ne zaman bir araya gelsek, Yurtiçi Kargonun oradan geri dönüyordum ben. O da evine gidiyordu. Orada hangi apartman, hangi sokak, hiç bilmiyorum. Söylemedi. Muhtemelen oralarda bile değildi. Paranoyasından dolayı orada ayrılıyordu benden.
    
     Yine böyle benzer bir gündü buna. Okulların kapanmasına az bir zaman kalmıştı. Sabah okula gitmemişti. Evden çıkamıyorum yine, demişti. Görüşelim mi? Soruma karşılık… Sonra da, 1 saate kadar evden çıkıp Osmanbey’e gideceğim demişti. Bir şeyler almaya. Ben daha mesajı tamamen bitirmeden yola çıkmıştım bile.

     Önce tek başıma Mecidiyeköy’e geldim. Sonra Melhanay’la birlikte Osmanbey’e gittik. Biber salçası almaya. Bana çok romantik geliyor bu. Evet. Romantizm anlayışım bu şekilde benim. Kırmızı güllerden, kırmızı şaraplardan, dantelli, kırmızı erotik iç çamaşırlarından daha samimi. Biber salçasını aldık. Geri döndük Mecidiyeköy’e. Mecidiyeköy metrosundan çıkarken, yürüyen merdivenlerde sohbet ederken ağzından “lan” lafını kaçırmıştı. Bana lan diye hitap etmişti. Çok da utanmıştı bundan. Ben ise onu kızdırıyordum, utandığı için daha çok üstüne gidiyordum. Ne kadar sevimliydi o an aslında…

     Sonra Yurtiçi Kargonun oradan geri dönüp evime gitmiştim…

     Ona animasyon filmler tavsiye ederdim. Alıp götürürdüm sürekli. Bir sürü animasyon film. Çocukluk etmeyi seviyorduk işte…

     Bodrum’a giderdi her yaz ailesiyle. Gümüşlük’e. Telefonunu hiç götürmezdi yanında. Tatil bitene kadar da ben çaresiz bekledim öyle. Ona mektuplar yazdım. Vermiştim de o mektupları ona. Onun da bana yazdığı mektuplar vardı. 2008 yılında, üniversitedeyken çok fazla uyuşturucu hap kullandığım bir gece, onun bana yazdığı mektupları mutfak lavabosunda yakmıştım. Çok ağlayarak…
    
     Çok güzel resim yapardı Melhanay. Karakalem, yağlı boya. Fotoğrafçılıkla da ilgilenirdi…
     
Orkun hala War Craft oynarken deli ediyor mu acaba onu…

     Çok siyaset tartışırdık. Farklı fikirlerdeydik onunla.

     Doğum günümde bana bir kitap ayracı, bir eskiz kalemi, farklı boyutlarda birkaç not defteri falan almıştı. Hepsi de duruyor hala. Saklıyorum. Hatta not defterlerinden küçük olanda kendi el yazısı ile yazdığı notlar duruyor…
    
     Bir gün yine tartışıyoruz. Cevahir’in en alt katında bir bankta oturduk. Küstük. Küçük çocuklar gibi. Hiçbir şey konuşmuyoruz. Bir şey söylemiyorum ama gönlünü nasıl alırım, ortamın buzlarını nasıl eritirim diye planlıyorum. Sonra aklımda şimşek çaktı işte. Yerimden fırladım. İkinci kattaki oyuncak mağazasına gittim. Tabu kuklasına benzeyen, mor bir pelüş oyuncak vardı. Onu aldım. Sarıldık, barıştık falan…

     Ha unutmadan. Kabadayı isimli filmi beraber izlemiştik sinemada. Ne kadar mutluydum o gün ben.

     Sonra her güzel şey gibi oldu işte.

     Melhanay gitti. Çok akıllı bir kadındı bence. Biliyordu her şeyin boka saracağını. Mahvolacağını. Üzülmeden gitti o. Ben üzüldüm ama olsun. Çok değil. Belki de hep iyi hatırlanmak için gitti. Ben de onda hep iyi anılmak isterdim ama maalesef çok büyük bir yanlış anlama buna engel oldu. Hep de engel olacak. Zaten bu saatten sonra onun için pek de önemli değildir bu konu.

     Ben onu hiç kaybetmek istemedim. Çok direndim başta. Hayatımdan gitmemesi için çok mücadele ettim. Sonra kabullendim durumu… Sonra aklıma geldi. Birkaç yıl sonra. Onunla kontakt kurmamı sağlayacak bir şey. Eşyalarım. Ona değerli şeylerimi vermiştim. Düzgünce istedim. Reddetti. Çirkefleştim. Amaç eşyalar değildi. Umrumda değildi eşyalar. İsterim dedikçe o göndermiyorum dedi. Kaldı ki bana ilk ayrıldığımızda eşyalarımı geri vermeyi teklif etmiş, ben de ona o eşyalara benden daha iyi sahip çıkacağını söyleyip geri çevirmiştim bu teklifini. Haklı olarak bunu belirtiyordu. İkimiz de çok inatçıydık. Belki de tek handikap buydu aramızdaki. Sonra bu durumu da kabullendim. Aradan birkaç yıl daha geçtikten sonra yine eşyaları bahane ederek kendisiyle iletişim kurdum ama bu kez bana eşyaları attığını söyledi. Bunun yalan olduğunu ben biliyordum. O da biliyordu. Başından savmak için söylediği bir yalandı sadece.

O benden nefret ediyor. Sebebi ise çok yazık bir durum benim adıma…

     Melhanay beni terk ettikten sonra saçma sapan bir ilişkim olmuştu. En az ilişki kadar saçma sapan bir kadınla. Bir fotoğrafımız vardı bu kadınla. O en başında bahsettiğim forum sitesinde paylaşmıştım. Fotoğrafın üzerindeki, makinenin attığı tarih yanlıştı. Bunu fark edememiştim ben. Melhanay’ın hayatımda olduğu bir tarihi gösteriyordu Melhanay hayatımda değilken çekilmiş o fotoğraf.

     Melhanay da onu aldattığımı düşünmüş ve benden nefret etmişti. Üstelik paranoyak bir kadını kendi inandığı gerçek dışında, var olan bir gerçeğe inandırmak oldukça zordu.

     Öylece de kaldı bu durum işte… Ben onun hayatında onu aldatan, hatalı bir ilişki olarak kaldım. Ben aslında hep kaldım. Bombok bir şekilde. O gitti.

     Hayatıma bir daha onun gibi bir kadın girmeyecek mesela. Böyle bir gerçekle baş başa kaldım. Onun gibi biri olmayacak bundan eminim. Çünkü bu durum hem onun mükemmel bir kadın olmasıyla alakalı, hem de benim değişmemle. Artık onu öperken utanan bir adam yok mesela. Şimdi öpsem utanmam. Büyüdüm. Bok varmış gibi. Ve ondan sonra hiç çocuksu ağlayamadım. Çok ağladığım oldu elbette ama o kadar çocuksu değildim Melhanay’dan sonra, hiçbir ağlayışımda…

2-3 yıl evvel batuhandedde.com adlı bir sitem vardı işte blog yazılarını yazdığım. Oraya bu minvalde bir yazı yazmıştım. Sonra önce arkadaşı, sonra da Melhanay beni yazılı bir şekilde uyarmıştı… Arkadaşının uyarısı şu şekilde olmuştu;


Doğru olduğunu düşünmüyorum bunun ama… Merak da etmiyor değilim hani.

Geçen yıl Taksim’de bir büfede arkadaşlarımla yemek yerken, o olduğunu hissettiğim ve ona benzeyen bir kadın görmüştüm. Elimdeki ayran bardağını düşürmüştüm. Gidip de konuşamadım tabii. Keşke gitseydim yanına o gördüğüm kadının.

Ve nasıl bir cilvedir bilmiyorum ama…
Geçen yıl, Eskişehir’e taşınmadan önce Melhanay’ı bıraktığım o köşe vardı ya hani, Yurtiçi Kargonun orası. Onun bir arka sokağında oturuyordum…

Birkaç kere Melhanay isminde bir kitap çıkartmayı düşündüm. Kısmet olmadı. Belki bir gün olur. Olmasına yetecek kadar malzeme var elimde…

Bu yukarıda gördüğünüz resimleri de Melhanay yaptı. Kendi elleriyle. Belki bir gün Melhanay diye bir kitap yapar ve bu resimleri de kapak olarak kullanırım. Bana telif hakkı davası açması için. Zaten en son öğrendiğim kadarıyla Hukuk öğrencisiydi…

     Neyse.

Artık bitirelim bu yazıyı.

     Hep güzel hatırlayacağım bir kadın Melhanay. Dönem dönem böyle depreşiyorum. Ama bu bir sevgi değil. Bir aşk da değil. Unutamamak ve acı çekmek de değil. Özlem duymak sadece. Naif bir şekilde. Bu durum 20 yıl sonra da bu şekilde geçerliliğini koruyacak… Çünkü ondan çok güzel şeyler öğrendim. Gerçekten. Bunları 27 yaşında algılamak benim için utanılacak bir şey. O kadın bunları bana 18-19 yaşındayken öğretti ama ben daha yeni algılayabiliyorum. Ne kadar akıllı bir kadın olduğunu buradan anla işte…

Özetle;
 Özlüyoruz Melhanay reyiz. (Sulandırmak lazım yoksa gözlerim sulanacak)

Ne kadar akıllı bir kadındın sen Melhanay ya…

Batuhan Dedde

Bu yazının bölüm sonu canavarı da bu olsun. Çok severdik bunu birlikte... Karşısında ağlarken salya sümük, hep bunu dinlerdim...  İlk o göndermişti bana. Her şey çok güzelken. Sanki bir şeyleri anlatmak istiyormuş gibi o güzel zamanlarda…





13 Ocak 2014 Pazartesi

Hadi Eyvallah

Geçenlerde hoş olmayan birkaç şey yaşadım. Yine eskide olduğu gibi olan günler geldi aklıma. Yaşadığım her şey. Geçen yıl, ondan önceki yıl, onlardan önceki yıllar. Yaşadığım ağır ne varsa. Hepsi.

Bu hoş olmayan birkaç şeyi atlatmaya çalıştığım günlerden birinde. Gece çok geç saatlerde bakkala çıktım. Kahve almaya. Hava da ayaz. Çok soğuk ama çok da açık. Pırıl pırıl gökyüzü. Oturdum kaldırıma. Aya baktım. Yıldızlara falan. Bir şeyler düşündüm. Güldüm sonra da. “Neler atlattın lan Sarı” dedim kendime. “Neler neler amına koyim ya.” Bir daha güldüm. Bu sefer halime. Nasıl alışıyor insan değil mi? Ne kadar garip bir canlı. Karmaşık biyolojik yapısına uygun bir de ruhsal durumları var. Onlar da en az biyolojik yapıları kadar karmaşık işte.

Ne kadar kötü şeyler olmuş zamanında şöyle geçmişe bakıyorum da. Hepsi geçti.  Hepsi iz bıraktı ama. Hayatıma giren çıkan herkes. Dostlarım, arkadaşlarım, sevgililerim… Ne kadar çok insan girip çıktı hayatıma. Bu insanlara o kadar çok teşekkür ediyorum ki. Hepsine. Ayırt etmeden. İyi ya da kötü, çok şey öğrendim. Hepsinden hem de. Kimisinden gerçekten vefalı olmayı öğrendim, kimisinden şerefsiz nasıl olunur onu, kimisinden yemek yapmayı öğrendim, kimisinden sevişirken dinlenilebilecek bir müzik. Hepsinden ama hepsinden mutlaka bir şeyler öğrendim. Bunları düşününce, iyi ki diyorum oldular. Hepsi. Dediğim gibi neler yaşanmışsa yaşansın, iyi ki. O zamanlar böyle düşünemiyordum belki ama, şimdi düşünebiliyorum işte.

Hepsi iyi ki oldular hayatımda. Hepsine teşekkür ediyorum. Bütün bu insanlardan. Cemre hariç. Diğerlerinin aksine o benim çok büyük bir pişmanlığım. Hayatımdaki birkaç pişmanlıktan biri demek de doğru olur…

Bu tür izlerin yanında bir de daha somut izler bıraktılar hayatımda, pek çok insan… Dövmelerim mesela. Mesela kolumdaki façalar. Evet. Kendini kesme de olaylara karşı verilen bir tepki biçimidir. Biraz kanlı ve psikopatça olsa da bu da bi tepki verme biçimi. Dövmelerimin her biri mesela, büyük derstir benim için. Anlamdan ziyade ders. Et Tu Brute’ü mesela, hayatımdaki en son kazı atacak kişi bile değil dediğim birinden yediğim kazıktan sonra yaptırdım. Sen de mi Brütüs, diyordu çünkü Sezar da. Bu birinin örneği. Hepsinin bu tür hikayeleri var. Ders almak için. Unutmamak için. Her an hatırlamak için. Beni ayakta tutan şey bu çünkü. Hırs değil bu. Kin ya da nefret de değil. Gerçekten. Bunların hiçbiri değil. Bu izleri bırakan insanların hiçbiri hayatımda artık yok ve bir daha da olmayacaklar. Sadece bu şekilde izleri kalacak. Ben istediğim için.

Neyse.

Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Ben ilk blog yazıları yazmaya başladığım zamanlarda 17-18 yaşında çocuktum. Şimdi 30’a doğru merdiven dayamış bir adamım. Çok uzak zamana gitmeye bile gerek yok. İlk bu tür şebek şebek yazıları insanlar okusun diye yazmaya başladığımda 22 yaşındaydım. Batuhan Dedde olduğumda yani. 27 yaşındayım şimdi. 3 yıl sonra 30.

Vay be…

Ay sonu askere gidiyorum. Zorla götürülüyorum aslında. Askerlik yapmak istemiyorum çünkü. Kimseye zorla hizmet etmek istemiyorum. Beğenmiyorsan gitçiler burada mı? Vatan hainciler peki?
Birileri silah satıp zengin olacak diye, ben kendimi ölüme götürmek istemiyorum. Anlatabiliyor muyum? Mevzunun vatan millet olmadığını bilmeyen yoktur artık herhalde. Yani ben ölemem. Ölmek istemiyorum. Bir silah tüccarının cebine para girecek diye, bu tür bir ticarette zorla tüketici yapılan biri olmak istemiyorum.

Ben çok uzaklarda, ülkenin dışında bir yerlerdeki harika gün batımı manzaralı kumsalda uzanıp yüksek dozda eroinden ölmek istiyorum. Böyle bir ölüm planım var. O gün o kumsalda dinleyeceğim şarkılar bile hazır…


Ama zorla götürüyorlar işte. Bu ay sonu. 27’sinde gidip sülüsümü alıcam. Nereye çıkacak, nasıl olacak bilmiyorum. Göreceğiz. Yaşayıp.

Neyse.

12 ay yokum ben işte. Bu sırada Rasyonel Şizofreni ve Mesihler Yalnızca Kutsal Masallarda Olur isimli romanım çıkacak…

Roman Mart ayında raflarda.

Selametle…

Kendinize iyi bakın, hoşça kalın, beni unutmayın.

Hadi eyvallah...

Batuhan Dedde

Bu da gitmeden önceki son bölüm sonu canavarı