Müzik

29 Mart 2016 Salı

Adalet ve Kıyamet

"yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum"
Joe Bousquet

Merhaba,

Nasılsın? Ne kadar boktan her şey değil mi? İnsanlar, benliğin, çevreni oluşturan ilahi grafikler, aidiyet hissettiğin ya da hissetmek zorunda kaldığın ülken vs. Her şey olağanca kötücüllüğüyle yükleniyor değil mi? Evet, maalesef öyle.


Memleket diye bir şeyin artık kalmadığını biliyoruz, bu ayan beyan ortada bir durum. Üzerinde hayatta kalmaya çalıştığımız topraklar bir tür özel mülke dönüştü. Bunun etkileri elbette sadece çizilen sınırlarla kalmıyor, çok uzaklardaki başka toprak parçalarında da vuku buluyor. Neden böyle? Bilmiyorum. Aslında biliyorum ama çok fazla özgür bir ülke olduğumuz için düşüncelerimi ifade edersem tutuklanabilirim. Bundan tereddüt ederim. Alçakça bir kumpas yüzünden hapse girmek, kötü bir durum olsa gerek. Görüyoruz bazı iletişim mecralarında, gördüklerimize bile üzülüyoruz, bir de olayı birinci elden yaşamak istemem. Korkaklık mı? Belki de. 

Neyse.

Herkes ne kadar mutsuz. Belirli bir zümre hariç herkes ölüyor mutsuzluktan. Senin benim gibiler için eskiden de boktanlık vardı ama ne bileyim işte, yine de kendimizi bir parça iyi hissetmemizi sağlayan şeyler oluyordu. Örneğin futbol denilen uyuşturucu mesela. Milli takım maçları olurdu, sevinirdik,  bir parça da olsa uzaklaşırdık anlık olarak bütün bu sosyolojik travmalardan. Ya da Fenerin bir Avrupa maçı, sevindirici bir şeydi bizim için. Feneri çıkar başka takım koy, önemli değil. Şimdi bunlar bile yok elimizde. Neden? Milli Takım maçlarında ÖSO bayrağı açılıyor, 9-10 yaşında çocuklar türbanla sahaya çıkarılıyor, tekbirler getiriliyor. Lan ne oluyor? 9-10 yaşındaki çocuğun türban takmasına dair “Aaa İslam karşıtı” diye algılayacak dalyaraklar için şunu söyleyebilirim;  o türbanın takılmasını emrettiği iddiasında bulunduğunuz Allah, buna bûluğ çağı sınırı getiriyor. Bildiğim kadarıyla kızlar 10 yaşında ergenliğine girmiş sayılmıyor? Yani sizin açınızdan bakarak da konuşsak, olay her türlü boklu değnek. Şovdan başka bir sikim değil. Neyse.

Sonra bakıyoruz ki dünya çığırından çıkmış. Birilerinin demokrasi götürerek ortaya çıkmasına sebep olduğu örgüt, birilerinin besili hayvan muamelesi yapmasıyla semirdikçe semiriyor.  Her yeri kana buluyorlar.  Bizim ülkemizin başkenti, Bağdat ile yarışıyor patlayan bombalar konusunda.  Avrupa’da (Fransa) bir terör saldırısı oluyor, bizim ülkemizdeki milli bir maçta saygı duruşu ıslıklanıyor, bu konuda yorum yapan ünlülerin iletilerinin altına “iyi oldu gavurlar geberdi” ve buna benzeyen bir sürü yorumlar yamzılıyor, aynı benzer saldırı bizim ülkemizde olup da insanlar öldüğünde o yorumları yapanlar “Paris oldunuz, Brüksel oldunuz Ankara olacak mısınız?” diye soruyor utanmadan. Neden olsun?  Sen bir önceki patlamada güzellemeler yapıyordun, ölenler için sevinç nidaları atıyordun, şimdi kendi ölülerin için neden duyarlılık bekliyorsun? Ne içiyorsunuz siz?

Batıyı geç. Batı iki yüzlüdür. Bunun da birçok sosyolojik sebebi var. Batının iki yüzlü olması senden fersah fersah ileride olmadığı anlamına mı geliyor? Batı seni neden sevmiyor? Sana yıllardan beri pompalanan bilgi şu; Müslüman olduğun için. Peki kardeşim sen bunun alt metnini hiç düşünmüyor musun?  Sen kendi inancın öyle emrettiği için senin gibi giyinmeni öldürmeye kalktığın için seni sevmiyor olabilir mi? Çok hoş görü dini ya inandığın, sen doğru düzgün sadece kendi inancınla ilgilenen bir adam oldun, bombalar patlatmadın, insanların kafasını kesmedin de onlar yine buna rağmen mi nefret etti? Bütün bunların sosyolojik gözlemini iyi analiz etmek elzemdir.  Gerçekten uyumlu, dürüst, medeni insan olsan, kimse seni inancınla yargılamaz ki.  Kaldı ki inanç diye sunduğun şeyin inançla ilgisi yok. Beşer yapımı dinlere kulak verip onları imal edenleri kâra geçirecek eylemlerin mezesi oluyorsun, başka bir bok değil. Hangi inançtan bahsediyorsun? Hangi dinden? Geçiniz bunları… Bir örnek vereyim belki anlarsınız.

İslamiyetin Endülüs zamanlarında olduğu gibi bugünlere geldiğini düşünelim. (Gerçi Endülüsün ne olduğunu,  o dönemi biliyor musun o da şüpheli ama biraz araştırırsan öğrenebilirsin.) Müslümanlar harika insanlar, üretiyorlar. Üretimde öyle bir üretmek ki tabiri caizse dünyanın anasını ağlatıyorlar.  Yeni teknolojiler, felsefi düşünceler, araçlar, gereçler, her üretim Müslümanların tekelinde. Ortadoğu inanılmaz bir coğrafya, dünyanın kültürel, bilimsel ve ticaret merkezi.  İnsanlar medeni, kendilerini aşmışlar, huzur ve refah içinde yaşıyorlar. Sonra ortaya inandığı dine hristiyanlık diyen medeniyetten yoksun, garip insanlar çıkıyor. Kendi inançları kadınların kapalı giyinmesi gerektiği için, bizim ülkemize ve diğer refahın yüksek olduğu komşu Müslüman ülkeleri tehdit ediyorlar, kadınlarımızın kafalarını kesiyorlar, onları satıyorlar pazarlarda, bize ve inancımıza karşı savaş açıp adına cihad diyorlar hatta kentlerimizde bombalar patlatıyorlar ve bizim kültürel, bilimsel birikimimizin yanına dahi yaklaşacak türden insanlar değiller, kör cahiller, hala kilisenin okyanuslarda dev canavarlar olduğu söylemine inanıyorlar, kadınları cadı diye yakıyorlar, cennetten arsa satıyorlar para karşılığı. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Bu insanlar bir de gelip bizim hayatlarımıza saldırıyorlar. Peki şimdi sen söyle, sever misin Hristiyanları? Yaa…

Toplumsal olarak zaten ne kadar eksilerde olduğumuzu söylemeye gerek yok sanırım. Kimsenin kimselerin iyiliğini istemediği, başarısız olanların başarılı olanların ayaklarını kaydırmaya çalıştığı, tecavüzün ve kendinden zayıfa zulmün kol gezdiği bir coğrafyaya dönüştük. Önceden de bunlar vardı tabii ama bu kadar keskin çizgilerle değildi. Ufak tefek olaylardı. 29 yıldır bu toplumun, bu halkların içinde varım ve ben böyle kutuplaşma, böyle keskin nefrete ilk kez şahit oluyorum. Türkiye hiçbir zaman adil bir coğrafya olmadı ama hiçbir zaman bu kadar da düşük profilli bir ülke değildi.  Ne diyim ki. Gerçekten bir doğal afet vb türden bir şeyler olmalı ve nüfus kırılmalı diye düşünüyorum. Belki çok büyük bir şey bu düşüncem, canice gelebilir. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum.  Şeyhinin sikini öperek , kendini patlatarak bir sürü insanın ölmesine/sakat kalmasına sebep olduğu için cennete gireceğini, ona türlü türlü güzel kadınlar vereceğini düşünebilen bir zihniyetin tohumları da kendisi gibi düşünecektir. Kurtarılma şansı var mı o çocukların? O zihniyeti taşıyan yetişkin bireyler yok edilmeden maalesef yok. Şöyle yok, öyle bir ortamda gelişim gösteren bir çocuk, başka bir hayatın mümkün olduğunu düşünemiyor. Düşünenler vardır ve hatta kurtulanlar ama binde bir, çok az bir rakam değil mi? O çocuk dış dünyaya kapalı, yaşadığı hayattan başka bir hayatın olmadığını zanneden, kapalı devre yetişen bir çocuk. Belki ileride yaş aldıkça başka bir hayatın da olabileceğini görüyor, hissediyor ama öğrenilmiş çaresizlik diye bir terim var, tam da bu durumlar için.

Bir gün bilim adamları bir test yapıyorlar. Bir pireyi alıp kaç cm zıpladığını ölçüyorlar. 50 cm sıçrıyor pire. Onu alıp bir kavanoza kapatıyorlar. Kavanozun yüksekliği 29 cm. pire her zıplamasında kapağa çarpıyor. Bir süre bu şekilde devam ediyor  ve pire bir süre sonra sadece 28 cm zıplıyor. Sonra kavanozdan çıkartıyorlar biraz zaman geçince ve pire açık havadayken de 28 cm’den fazla sıçramıyor.  O çocuk örneğine geri dönecek olursak, o bilim adamlarını yok edip pireyi bir süre rehabilite edersek tekrardan 50 cm sıçrayabildiğini anlayacaktır.

Yanlış mı? Etik olarak belki öyle ama etiğine sokayım etik mi kaldı? Yanlış olabilir bu düşünce ama doğru olmadığı anlamına gelmez.

Bu yüzden biraz gerekli bir şey bu.

Neyse.

Türkiye diyordum, adaletsiz bir ülke diyordum falan.

Ben uzun zamandır işsizim. Bir iş arıyorum.  Bundan 10 yıl önce ilk üniversitemi bırakırken ve peşinden 3 yıl sonra ikinci üniversitemi bırakırken ve bundan 6 yıl önce kazandığım bir üniversiteye kayıt yaptırma gereği duymuyorken şöyle düşünüyordum; ya diploma ne ki? O mu yapıyor işi sanki ben bilgi/tecrübe sahibi olduktan sonra yemişim diplomayı. Bu acayip bir sığırlıkmış. Gerçekten. Kendimi hangi ülkede sanıyordum bunu düşünürken bilmiyorum ama burada yemez bu işler.

Öyle çok ultra yetenekleri, bilgisi, tecrübesi olan bir adam değilim tabii ki. Ama işte ne bileyim, metin yazarlığı, sosyal medya yönetimi gibi konularda tecrübem de var, bilgim de, çalışmışlığım da. Yani bir portföy sahibiyim buna benzer konularda. İş ilanlarına bakıyorum genelde “ilgili bölümlerden mezun” diyor, ya da başka şeyler istiyor. Kendi halinde yetkin bir adam olduğumu düşünüyorum. Ne açıdan yetkin?  Çalıştığım işlerde bilgim/tecrübem/yeteneğim/gelişimim mevcut ama diplomam yok. Ve şu anda o işlerde binlerce bilgisiz/tecrübeli/yeteneksiz/gelişime kapalı ama diploması olan sığırlar çalışıyor. Gerçekten işinin hakkını verenleri tenzih ediyorum tabii ki de ama mesela “babasının arkadaşının PR ajansında” çalışan binlerce sığır var bu ülkede.  Bakın altını çizerek defalarca söylemek istiyorum, gerçekten, yemin ederim ne kendimi yücelttiğim var ne de bir başkasını yerdiğim ama acı gerçekler bunlar maalesef. 29 yaşındayım. 8 kitap yazdım. Bunlar bir şey değil. Kitap yazmak bir sınıf vermez bana. Gerçekten böyle olduğunu düşünüyorum. Ancak, 8 kitap yazan 29 yaşındaki bir adamın başka herhangi bir ülkede göreceği muameleyle şu anda burada gördüğüm muamele bir mi olur sence de? Bence olmaz. Bu kendime yaptığım bir güzelleme değildir. Kesinlikle. Bak şunu bile açıklamaya çalışmak ne kadar üzücü ve sadece bizim ülkemizde olabilecek bir şey.  Ben başka bir ülkede yazarlık yapıyor olsaydım ve kendimce bu kadara üretseydim, bir katkım olsaydı, kesinlikle daha iyi şartlarım olurdu, buna gönülden inanmakla kalmıyor, şahit de oluyorum.

Birkaç yıl önce bir haber görmüştüm. Londra’da bir yazarın evine yakın 3 sokağı trafiğe kapatmıştı belediye. Üstelik adamın böyle bir talebi yok. Sebep? Adam yeni bir kitap çalışmasına başlamışmış. Bakın kimseden böyle bir şey beklediğim yok tabii de. Olayın özünde anlatmak istediğim şey “saygı” görmek ya da tam ifade edemesem de “değer bulmak” gibi bir şey.  Mesela, Norveç’teydi sanırım yanılmıyorsam, bir kitap yayımladığınızda ilk müşteriniz devlet. Evet. Devlet. Bin adet satın alıyor kitabınızı ve devlet kütüphanelerine koyuyor. Amaç? Sadece sana destek olabilmek.

Ben örneğin, işportacılık yaptım geçmişimde, yakın bir zamanda yine aynı işi yapacağım gibi duruyor. Bu asla o işi küçümsediğimden değil, bilakis işporta çok eğlenceli, öğretmen gibi bir iştir. Ama benim bütün enerjimi de çalan bir iş. İnsanlarla uğraşmak çok zor.  Bütün gün sokakta geçirmek, insanlarla uğraşmak, laf anlatmaya çalışmak, çok yorucu. Aranızda bu tür iş yapan varsa kesinlikle beni daha iyi anlayacağını düşünüyorum.

Kitaplar yazıyorum, para kazanmıyor muyum. Kazanıyorum tabii. Ama o paralarla hayatta kalmak imkansız. Anlayabilmen açısından veriyorum bu örneği, sadece yazarak hayatımı kazanacağım dersem, şu anda ülkedeki mülteciler, benden daha iyi şartlarda yaşıyor olurlar. Ülkemizde her şey gibi Telif hakları da müthiş süper ve pek çok üretim yapan insan yerlerde sürünüyor bu yüzden.  Sadece kitaplar yazarak hayatını kazanan insanlar yok mu? Var tabii, olmaz olurlar mı. Bir sürü hem de.  Ama 29 yaşında değil hiçbiri. Birçoğu –ya da hepsi- 40 yaş barajını aşmış insanlar ya da belirli bir kitlenin en şişkin damarını bulup oradan çaktırmadan emen insanlar. Bu ikincisi asla olamam ben.  Birincisini olmaya da çok var daha eğer pes edip vazgeçmezsem bazı şeylerden. 

Neden böyle oluyor bilmiyorum hatta bunları yazarken de utanıyorum çünkü gerçekten çok çok çok yetkin adamlar var, atom mühendisleri var lan bu ülkede işsiz dolaşan. Onların yanında benim sorunum çok zayıf kalıyor ama bireysel bir durum olarak ele aldığında benim sorunum da büyük. Ki burada bahsedilen şey de bireysel bir hadise.  Bak ben yine işporta yapmaya başlamayı düşünüyorum yakın bir zamanda, iş bulamıyorum çünkü. Arıyorum, tarıyorum, yok.  Bu coğrafyada biraz adalet olsaydı, böyle olmazdı benim durumum, hiç kimsenin durumu böyle olmazdı sadece benim değil.  
              
Sadece kitap yazarak geçinebilmem için sanırım bi’ 5 yıl kadar daha beklemem gerekiyor en az. Yani bunun olabilmesi için binlerce kitap satmam gerekiyor, bunun için de belirli bir imaj oluşturmam gerekiyor, “onlar” tarafından kabul görmüş bir imaj. Onlar kim? Edebiyatçı ağbiler. Kıyak ağbiler onlar, jilet gibi ağbiler, kendini “otorite” gören ağbiler. Hiç öyle bir adam olmadım. Yani şuandaki karakterim, imajımı oluşturan bir şey. Yaşım 29 demiştim. İnsanın karakterinin değişmesi için çok fazla geç bir yaş bu. ki neden değiştireyim karakterimi? Ben buyum.  Karşı taraftan bakınca nasıl göründüğümün de farkındayım. İpsiz sapsız, serserinin teki.  Ne edebiyatı? Ne edebiyatçısı? Ne yazarı? Zaten hiçbiri de değilim, kabul etmiyorum bunları.  Edebiyat çok bilmem ama bu işlerin sadece edebiyat bilmekle de olmadığını biliyorum. Üretim kabiliyeti, tanrıdan yapım aşamasında verilen bir lütuftur. Geri kalan her şey buna biçim verir,  artı değer sağlar.  Birtakım insanlar gibi kendimi cilalayıp pazarlayabilsem –ben buna kendini satmak/pazarlamak diyorum- bugün ki konumum çok çok farklı olabilirdi, bunun da farkındayım. Bazı fırsatlarım oldu geçmiş dönemlerde bunu yapabileceğim, o jilet ağbiler gibi kendimi okşayıp, pasparlak sunsam, havada kapılacaktım ama ben böyle bir adamım kardeşim, kabulseniz buyurun, yoksa başka köşeleri kurcalayın, dediğim için bugün sürünüyorum ekonomik olarak. Aslında öyle çok da gideri olan bir adam değilim ben. Masrafım tütün ve kahve, arada bir arkadaşlarla oturup rakı içmekten öte bir faaliyetim yok. Vaktim olduğunda bir şeyler yazıyor ya da bir şeyler okuyorum ama şu anda örneğin adıma açılmış 13 icra mahkemesi var bin liradan dokuz bin liraya varan bir aralıkta borç ifade eden rakamlar. Aklın orada olduğunda üretime de sekte vuruluyor.

Birkaç hafta önce harika bir proje düştü aklıma. Bunu yazmaya başladım. Yazmaya başlamadan önce de bazı bilgilerimi tazelemek, bazı yeni bilgiler öğrenmek adına bir yığın kitap okudum, eksik gördüğüm yerleri kapadım beynimde. Profesyonel bir senaryo yazmaya başladım ki bu türkiye’de çekilecek bir film değil asla. yurtdışında yaşayan arkadaşlarımla da görüştüm bu konuda, olumlu dönüşler, görüşmeler falan. Sonra pat diye durdu ilerleme. Kafamın içinde her şey hazır. Kafamın içindekileri önümdeki bilgisayardan word’e dökecek dermanım, isteğim yok.  Çünkü icralık borçlarım beni rahatsız ediyor, çünkü yarın ne olacağını bilmemek beni rahatsız ediyor, birkaç yıl sonra açlıktan ölüp ölmeyeceğim garanti değil, beş on yıl sonra bir habere “yalnızlıktan ve fakirlikten ölmek üzere olan yazar” diye konu olmayacağım garanti değil. Neden? Neden ya? Ya bu yaşımda bir şeyler yapmaya çalışmışım, az çok zavallıca bir katkı vermişim kendimce, neden amına koyim? Diğer tarafa bakıyorsun, adamın dünyadan haberi yok dünyadan,  kendi taptığı liderinin dünyanın en büyük adamı olduğunu düşünecek kadar akli melekelerinden yoksun ama müteahhitlik yapıyor ve banka hesabında hiç yoksa 2 milyon lira parası var. Neden? Benim banka hesabımda bu paranın yarısı olsa hayatımın geri kalanını sadece okuyarak, üreterek geçiririm. Tek hayalim bu olur, idealim bu olur. Kimsenin parasında da gözüm yok, yanlış olmasın, o kadar çok parada gözüm olmadığı gibi. Bir cumartesi günü “Lan Levin, hadi rakı içmeye gidelim Cumhuriyet meyhanesine” diyemiyorum mesela, Levin de bana diyemiyor. Neden? Paramız yok. Yani çok para kazanmak istemedim hayatımın hiçbir döneminde. İşte dediğim gibi, Levin hadi meyhaneye gidelim bu cumartesi diyebilecek kadar, bir avukat borcunuz var diye beni aradığında “hesap numarası alabilir miyim” diyebilecek kadar paramın olduğunda ben kendimi zengin sayıyorum zaten. Sayacağım.  Bütün bunlar “ulan ben yazarım nasıl aç kalırım” değil. İyi kötü bir bilgi/birikim sahibi adamım, benden sığır binlerce insan taşaklarını avuçlayıp geriniyorsa ben neden bu haldeyim? Üstelik bir müteahhitten daha güzel şeyler inşa ederken?

Ve en acı tarafıysa, bu durumun, bu yapış yapış adaletsizliğin, hiçbir zaman düzelmeyeceğini bilmek. Sabredelim değil mi? “Öteki dünyada” rahat ederiz değil mi? Bunu sana söyleyen adamlar kaç milyon alıyorlar acaba ayda? Nasıl evlerde yaşıyor, nasıl arabalara biniyorlar? Mal mülk, ev araba onların olsun, ben bana huzuru tahsis edecek kadar maddiyat istiyorum. Benim huzurum da oturduğum evin, bindiğim arabanın lüksü değildir.

Bütün bunların dışında, bu dünyanın bir simülasyon olduğunu, bütün bu her şeyin, istediklerimin geçici zanlar olduğunu da biliyorum.  Geçirdiğim 29 yılı göz önüne alınca yıpranma payı vb. sebepleri eklersek maksimum bi 30 yıl daha yaşarım. 30 yıl sonra bu uğruna üzüldüğüm şeyler sadece büyük bir “hiç” olacak benim için. Kendim nasıl bir “hiç” olacaksam, bunlar da öyle olacak. Simülasyon programının dışında kalacağım. Bunlara eyvallah ama, simülasyon da olsa biraz huzurlu hissetmek kimin hakkı değil ki? Bir bilgisayar oyunu oynarken bile “galip” gelmek, kazanımlar elde etmek için oynuyorsun değil mi? Kim yazılımında “galip gelme”, “kazanma” gibi kavramlar olmayan bir oyunu oynar ki? Mantığı yenilmek olan bir oyunu alıp yükler misin bilgisayarına?

Ne diyim ki başka. Allah dahil kimse adil bir gezegen olacağını söylemiyor zaten ama çok küçük ve zavallı bir kitle yemeği kürekle yerken, insan bir parça da olsa o kırıntıdan tatmak istiyor. İstemez mi?
Neyse. Sanırım ifade etmek istediklerimi edebildim, öyle düşünüyorum.

Asıl düşündüğüm şey şu;

Ben bir an önce dünyanın yok olması gerektiğini düşünüyorum.

Nefretler.


Batuhan Dedde 


Duyurumsu Not: Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur, Nisan ayı içerisinde raflarda olacak. Gelişmeler konusunda takipleşelim. 


Bu kadar leş şeyden sonra bari bölüm sonu canavarında ufak bir "neşe" olsun değil mi?